Bugün Ankara’da dolu dolu bir gün geçirdik. Başkent, bir günün içine birden fazla hafıza katmanını sığdırabilecek kadar zengin. Galeride resim, meydanda anıt, taşın içinde tarih.
Günün ilk durağı, Cumhuriyet Gazetesi binasında yer alan Cumhuriyet Sanat Galerisi oldu. Burada, Atatürk portrelerindeki güçlü yorumu ve titiz işçiliğiyle tanınan Nevzat CAN’ın sergisini gezdik. 1945 Ankara doğumlu sanatçı; uzun yıllar Hızır Teppeev’in atölyesinde olgunlaştırdığı çizgisini, üretiminde ağırlıkla “Atatürk Portreleri” ekseninde sürdürmüş bir isim. Nevzat CAN’ı ayrıcalıklı kılan detaylardan biri de Anıtkabir’de iki kez kişisel sergi açmış olması ve üç yağlıboya eserinin Anıtkabir Komutanlığı envanterine girmiş bulunmasıdır.
İkinci durakta ise Nurol Sanat Galerisi’nde, çağdaş görsel anlatının uluslararası ölçekte tanınan temsilcilerinden Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun sergisini gezdik. 1954 Ordu/Mesudiye doğumlu Ekşioğlu, grafik kökenli eğitim çizgisini yıllardır karikatür ve illüstrasyon diline taşıyan; şiirsellik ile ince mizahı aynı karede buluşturabilen ender sanatçılardan. Çalışmalarının farklı ülkelerde çeşitli mecralarda yer bulması; özellikle The New Yorker kapaklarıyla öne çıkması, Ekşioğlu’nun çizgisinin yerelden beslenen bir duyarlılığı evrensel bir anlatıya dönüştürdüğünü gösteriyor.
Üçüncü durakta ise, başkentin kamusal belleğine doğrudan yazılmış bir işin önünde durduk. Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 101. yıl dönümü anısına Genelkurmay Kavşağı’na yerleştirilen “27 Aralık 1919 Kızılca Gün Anıtı.” Yaklaşık 10 metre yüksekliğindeki bu anıt; Atatürk ve Temsil Heyeti’ni, onları karşılayan Ankaralıları ve 16 Türk Devleti + Türkiye Cumhuriyeti vurgusunu aynı kompozisyonda birleştiren güçlü bir simgesel kurguya dayanıyor.
Anıtın sanatçısı, 1963 Yozgat doğumlu heykeltıraş Aslan Başpınar. 1980’lerden bu yana özellikle anıtsal heykel alanında üretim yapan Başpınar, çalışmalarını Ankara’daki atölyesinde sürdürüyor. Kızılca Gün Anıtı’nda ise formun kademeli yükselişiyle 16 devlet vurgusu yukarı doğru taşınırken, en üstte Türkiye Cumhuriyeti işareti belirginleşiyor; kompozisyonda ayrıca 17 figür ve bir rölyef yer alıyor.
Günün son durağında ise resim ve çizgiden taşın hafızasına geçtik. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin restorasyon çalışmalarıyla yeniden görünür kıldığı Ankara Roma Tiyatrosu. Başkentte çoğu zaman gözden kaçan Roma katmanını somut biçimde hatırlatan bu alan, Ankara’nın yalnızca modern bir başkent değil; aynı zamanda binlerce yıllık bir kültür topografyası olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Roma Tiyatrosu’nun bugün geldiği noktayı yerinde görmek, “koruma” fikrinin kâğıt üzerinde kalan bir iyi niyet değil; uzun soluklu bir emek ve kamu sorumluluğu olduğunu açıkça gösteriyor.
Roma Tiyatrosu’nun koruma altına alınması ve yeniden görünür kılınmasında emeği geçen herkesi hem kutluyor hem de teşekkür ediyorum. Prof. Dr. Mehmet Tunçer, Dr. Necati Yalçın ve Bekir Ödemiş ise özel bir teşekkürü hak ediyor. Zira her biri bu sürecin farklı uçlarında, ama aynı hedefte buluşan tamamlayıcı roller üstlendi. Tunçer, uzun süredir Ankara’nın arkeolojik mirasının kamusal gündemde kalması için yazılarıyla, saha takibiyle ve “arkeopark” yaklaşımını savunan ısrarcı hatırlatmalarıyla güçlü bir farkındalık ve koruma dili kurdu. Yalçın ise hem bir Ankaralı hafıza tanığı hem de kültür rotalarının anlatıcısı olarak, Roma Tiyatrosu’nun “gözden kaçan bir kalıntı” değil, kentin yaşayan kültür coğrafyasının parçası olduğunu ısrarla görünür kıldı; yazıları, paylaşımları ve kamusal anlatılarıyla bu alanın sahiplenilmesine sahici bir katkı sundu. Ödemiş ise Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin kültürel miras projelerinde üstlendiği koordinasyon sorumluluğuyla, Roma Tiyatrosu ve çevresindeki arkeopark bütünlüğünün hayata geçmesinde; restorasyon ve çevre düzenleme adımlarının kurumsal düzeyde sürdürülebilir bir programa dönüşmesinde belirleyici bir emek ortaya koydu.
Bu gezide bize eşlik eden kıymetli Prof. Dr. Mehmet Tunçer hocamız, Dr.Necati Yalçın hocamız, ressam Nevzat Can ve heykeltıraş Aslan Başpınar başta olmak üzere, Ankaralı sanatçı ve sanatsever dostlarla bir araya gelmek günün en kıymetli yanıydı. Aynı gün içinde iki ayrı estetik dilin izini sürmek; ardından kentin arkeolojik katmanına dokunmak, Ankara’nın “sanat ve hafıza” hattını daha iyi okumamıza imkân verdi.
Kısacası bugün Başkent’te şunu gördük: Sanat, bir kentin hafızasını görünür kılar; koruma ise o hafızayı geleceğe taşır. Bu iki hattı birleştiren, bu dili çoğaltan, derinleştiren ve kamusal hafızaya emek veren herkese selam olsun.




