1936 yılında Charlie Chaplin, sinema tarihinin en eğlenceli sahnelerinden birini çekti.
Bir çelik fabrikasındayız. Üretim bandında parçalar hızla ilerliyor. Chaplin'in görevi önünden geçen parçaların üzerindeki iki somunu sıkmak. Elinde iki anahtar var. Biri sağ elinde, diğeri sol elinde.

Bandın hızı artıyor.
Chaplin önce bandın hızına yetişmeye çalışıyor, sonra telaşlanıyor. Elleri o kadar hızlı hareket ediyor ki sonunda neyi sıktığını bile unutuyor. Üretim bandından uzaklaştığında da elleri durmuyor. Gördüğü her şeyi somun sanıp sıkmaya devam ediyor.
Bir süre sonra kendisini devasa makinenin dişlileri arasında buluyor.
İnsan filmi izlerken gülmeden edemiyor.
Ama Modern Zamanlar filminin bu ünlü sahnesi, güldürürken insanın aklına da bir soru getiriyor.
Makine insanın işini kolaylaştırmak için yapılmıştı. Nasıl oldu da insan makinenin hızına yetişmek zorunda kaldı?
Chaplin bununla da yetinmiyor. Bir başka sahnede fabrikaya yeni bir buluş getiriliyor. İşçileri çalışırken besleyen otomatik yemek makinesi!
İşçinin yemek molasına çıkmasına gerek kalmayacak. Makine yemeği ağzına verecek, o da çalışmaya devam edecek.
Chaplin denek olarak seçiliyor.
Makine önce yemeği ağzına tıkıştırıyor, sonra mısır koçanını hızla döndürmeye başlıyor. İşler ters gidince yüzüne gözüne yemek bulaşıyor. Sonunda zavallı adamın öğle yemeği tam bir felakete dönüşüyor.

Bu hayalî makineyi bugün bile izlemek eğlenceli. Ama Chaplin'in neyi eleştirdiği çok açık. Üretim süresini artırma isteği, insanın yemek yemeye ayırdığı zamanı bile gereksiz sayacak kadar ileri gidebiliyor.
Üstelik Chaplin bu filmi Büyük Buhran'ın işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik ortamında çekmişti. Film boyunca çalışmak isteyen ama işini koruyamayan insanların hayatını da izliyoruz.
Aradan doksan yıl geçti.
Makineler gelişti. Bilgisayarlar, robotlar, otomasyon sistemleri üretime katıldı. Bugün yapay zekâ da birçok işi insanlardan daha hızlı yapabiliyor.
Peki bütün bu gelişmeler bize daha fazla yaşama zamanı kazandırdı mı?
Biraz bu sorunun peşine düşelim.
Bir günün sekiz saati nasıl kazanıldı?
Bugün sekiz saatlik iş gününü olağan karşılıyoruz.
Oysa sanayi devriminin ilk dönemlerinde birçok fabrikada insanlar günde on iki, on dört, hatta daha fazla saat çalışıyordu. Çocuklar da fabrikalarda, madenlerde ve atölyelerde ağır koşullarda çalıştırılıyordu.
Sanayi üretimi büyüyordu. Buhar makineleri, dokuma tezgâhları ve yeni ulaşım araçları üretim gücünü artırıyordu. Ancak bu ilerlemenin çalışanların hayatına ne ölçüde yansıyacağı büyük bir toplumsal tartışmaydı.
On dokuzuncu yüzyılda işçiler çalışma sürelerinin kısaltılmasını istemeye başladı. Sendikalar, işçi örgütleri ve toplumsal hareketler bu talebi giderek güçlendirdi.
Sekiz saatlik iş günü mücadelesi, 1886 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde düzenlenen büyük işçi eylemleriyle uluslararası emek tarihinin önemli olaylarından biri hâline geldi.
1919'da kurulan Uluslararası Çalışma Örgütü'nün ilk sözleşmesi de sanayide günlük sekiz, haftalık kırk sekiz saatlik çalışma ilkesini benimsedi. Bunun hemen bütün ülkelerde aynı anda uygulandığı düşünülmemeli. Yasal düzenlemelerin yaygınlaşması ve çalışma hayatına yerleşmesi uzun yıllar aldı.
Bugün bize sıradan gelen hafta sonu tatilinin arkasında da böyle bir tarihçe var.
İnsanlar dinlenebilmek, aileleriyle vakit geçirebilmek, okuyabilmek, eğlenebilmek için mücadele etmişlerdi.
Düşünsenize, bugün bir pazar sabahı rahatça kahvaltı yapabilmenin bile toplumsal bir tarihi var.
Henry Ford neden işçilerine iki gün tatil verdi?
1926 yılında Amerikalı otomobil üreticisi Henry Ford, fabrikalarında haftada beş gün, toplam kırk saatlik çalışma düzenini uygulamaya koydu.
Bu kararın arkasında ilginç bir iktisadi düşünce bulunuyordu.
Ford, üretkenliğin artmasının daha kısa çalışma süresini mümkün kılabileceğini düşünüyordu. Ayrıca dinlenmiş işçilerin daha verimli çalışabileceğini, boş zamanı olan insanların da üretilen mallara talep yaratabileceğini görüyordu.
Ford'un çalışma hayatındaki uygulamaları kuşkusuz yalnızca işçilerin yararını gözeten kararlar değildi. Daha yüksek verimlilik, işgücü devrinin azaltılması ve şirketin ticari başarısı da önemliydi.
Yine de haftada beş günlük çalışma düzeninin yaygınlaşmasında bu uygulamanın etkisi oldu.
Burada ekonomi tarihinin önemli bir gerçeğiyle karşılaşıyoruz.
Bir fabrikanın üretim gücü arttığında elde edilen kazanç farklı biçimlerde paylaşılabilir.
Şirket daha fazla kâr edebilir. Ücretler yükselebilir. Ürünler ucuzlayabilir. Çalışma saatleri kısalabilir. Yeni yatırımlar yapılabilir.
Bunların ne ölçüde gerçekleşeceğini teknoloji tek başına belirlemez. Şirketlerin kararları, ücret pazarlıkları, rekabet koşulları, iş hukuku ve devlet politikaları da sonucu etkiler.
Aynı makine, farklı ekonomik düzenlerde çalışanlara farklı hayatlar sunabilir.
Keynes'in torunlarına bıraktığı soru
1930 yılına gidelim.
Dünya ekonomisi büyük bir krizin içine sürüklenmiş. İşsizlik artıyor, bankalar batıyor, işletmeler kapanıyor.
Tam böyle bir dönemde İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes, Torunlarımızın Ekonomik Olanakları başlıklı ilginç bir deneme yayımlıyor.
Keynes geleceğe bakıyor.
Teknolojinin gelişmesi ve sermaye birikiminin artması sayesinde insanların yüz yıl içinde çok daha yüksek yaşam standartlarına ulaşabileceğini düşünüyor.
Hatta haftada on beş saatlik çalışmanın yeterli olabileceği bir gelecekten söz ediyor. Günde üç saatlik mesailerden bahsediyor.
Ama Keynes'in düşüncesinin daha az hatırlanan bir yanı var.
İnsanlar geçimlerini sağlamak için eskisi kadar çalışmak zorunda kalmadıklarında, boş zamanlarını nasıl değerlendirecekler?
Keynes, bunun insanlık için yeni bir sorun olacağını düşünüyordu. İnsanların boş zamanlarını anlamlı biçimde kullanmayı öğrenmesi gerekecekti.
İlginç olan şu ki 2030 yılına artık yalnızca dört yıl kaldı.
Teknoloji konusunda Keynes'in hayal bile edemeyeceği gelişmelere tanık olduk. Fakat haftada on beş saatlik çalışma, toplumların büyük bölümü için hâlâ uzak bir ihtimal.
Neden?
Çünkü üretkenlik artışının tamamı otomatik olarak çalışma süresinin kısalmasına gitmiyor. Bir kısmı gelirlere, tüketime, şirket kârlarına ve yatırımlara yansıyor. Bazı işlerde daha az insanla daha fazla üretim yapılabiliyor. Yeni işler ortaya çıkarken bazı meslekler önemini kaybediyor.
Üstelik insanların ihtiyaçları ve beklentileri de değişiyor. Dün lüks sayılan pek çok ürün bugün sıradan ihtiyaçlar arasında bulunuyor.
Keynes geleceğin üretim gücü hakkında önemli bir öngörüde bulunmuştu. Ama teknolojinin sağladığı imkânların toplumda nasıl paylaşılacağı sorusu hâlâ önümüzde duruyor.
Bertrand Russell'ın tembellik savunması
Keynes'in yazısından iki yıl sonra, 1932'de İngiliz filozof Bertrand Russell çok daha kışkırtıcı bir başlıkla okuyucuların karşısına çıktı.
Aylaklığa Övgü.
Başlık bugün bile insanı gülümsetiyor.
Çalışmanın erdem sayıldığı, boş oturmanın hoş karşılanmadığı bir toplumda bir filozof çıkıp aylaklığı savunuyor!
Ama Russell'ın kastettiği, sabahtan akşama hiçbir şey yapmadan oturmak değildi.
Russell, toplumun üretim gücü arttıkça insanların daha kısa süre çalışabileceğini düşünüyordu. Günde dört saatlik bir çalışma düzenini tartışmaya açmıştı.
Geri kalan zamanda insanlar okuyabilir, sanatla uğraşabilir, arkadaşlarıyla görüşebilir, yeni beceriler öğrenebilir, kendilerini geliştirebilirdi.
Russell'a göre bunun gerçekleşebilmesi için eğitim de değişmeliydi. İnsanlar boş zamanlarını nasıl değerlendireceklerini öğrenmeliydi.
Russell'ın düşüncesiyle bugünün hayatı arasında ilginç bir ilişki var.
Çocukken resim yapmayı seven, müzikle ilgilenen veya kitap okumaktan büyük zevk alan pek çok insan tanırız. Sonra hayat ilerler. Okul, sınavlar, meslek, iş, aile sorumlulukları...
Bir gün eski bir dostuyla karşılaşır.
“Resme devam ediyor musun?”
“Ah, nerede! Vakit mi var?”
Bu konuşmayı kaç kez duymuşuzdur?
Yıllar geçer. Emeklilik yaklaşır. İnsan geçmişte sevdiği şeylere yeniden dönmek ister.
Bazıları döner de.
Altmış yaşında resim yapmaya başlayanlar, yetmişinde koroya katılanlar, emeklilikte üniversiteye gidenler...
Bu insanların hayatında çok güzel bir şey olur. Uzun süre erteledikleri meraklarına yeniden kavuşurlar.
Ama insanın sevdiği şeyleri yapmak için mutlaka emekliliği beklemesi gerekir mi?
Russell'ın sorusu bugün de geçerli.
Çalışmak insana ne kazandırır?
Burada çalışmanın insan hayatındaki yerini de unutmamalıyız.
Çalışmak geçimimizi sağlamanın en önemli yollarından biri. Aynı zamanda becerilerimizi geliştirebiliyor, başkalarıyla ilişki kurmamızı sağlıyor. Bir işin üstesinden gelmenin, bir şey üretmenin, bir başkasına yararlı olmanın kendine özgü bir mutluluğu var.
Bir marangozun tamamladığı masaya bakarken duyduğu memnuniyeti düşünün.
Bir öğretmenin, yıllar sonra karşılaştığı öğrencisinin başarısını öğrenmesini...
Bir doktorun iyileşen hastasını, bir sanatçının tamamladığı eserini, bir ustanın yetiştirdiği çırağını...
Bu insanların yaptıkları işlerden aldıkları doyumu yalnızca ücretle açıklayamayız.
Çalışma hayatı insana kimlik ve toplumsal aidiyet de kazandırabilir.
Nitekim işsizliğin yarattığı sıkıntılar da bununla ilişkilidir. İnsan işini kaybettiğinde gelirinin yanında gündelik düzenini, mesleki çevresini ve kimi zaman kendine duyduğu güveni de kaybedebilir.
Fakat her iş aynı koşullarda yapılmıyor.
Severek yapılan, karşılığı alınan ve insanın yeteneklerini kullanmasına imkân veren bir işle; güvencesiz, yorucu, sağlığa zarar veren bir işin insan üzerindeki etkisi farklı.
Alman düşünür Karl Marx, on dokuzuncu yüzyılda emeğin yabancılaşması üzerine düşünürken bu ayrımla ilgilenmişti.
Marx'a göre kapitalist üretim ilişkileri içinde işçi, kimi koşullarda kendi ürettiği şeye, çalışma faaliyetine ve diğer insanlara yabancılaşabiliyordu. Özellikle yaptığı iş üzerinde söz sahibi olmamak, üretimi kendi yeteneklerini kullanabildiği bir faaliyet olmaktan uzaklaştırabiliyordu.
Chaplin'in fabrikadaki hâlini hatırlayın.
İki somunu sıkmaktan başka bir şey yapmıyor. Ürünün bütününü görmüyor. Bandın hızını belirleyemiyor. Ne zaman dinleneceğine bile kendisi karar veremiyor.
Marx'ın yabancılaşma düşüncesini anlatmak için uzun teorik açıklamalar yapılabilir.
Ama Chaplin filminde bunu iki anahtarla anlatmaya yetiyor.
Boş zaman da herkes için aynı değil
Şimdi başka bir insanı düşünelim.
Sabah erkenden işe gidiyor. Akşama kadar çalışıyor. Eve döndüğünde yemek hazırlanacak, çocuklarla ilgilenilecek, ev temizlenecek, ertesi günün işleri düzenlenecek.
Onun çalışma süresi işyerinden çıktığında bitmiyor.
Üstelik bu durum kadınlar açısından daha yaygın.
Uluslararası Çalışma Örgütü'nün küresel araştırmasına göre kadınlar, ücret ödenmeyen bakım ve ev işlerine ayrılan toplam zamanın yüzde 76,2'sini üstleniyor. Bu bulgu, kadınların ücretli işe katılımını ve kendilerine ayırabildikleri zamanı da anlamak bakımından önemli.
Demek ki çalışma saatlerinin kısalması tek başına herkesin daha fazla boş zamana kavuşacağı anlamına gelmiyor.
Evde yapılması gereken işler, çocuk ve yaşlı bakımı, ulaşım süreleri, gelir düzeyi ve yaşam koşulları da hesaba katılmalı.
Aynı şehirde yaşayan iki insanın bir pazar günü birbirinden çok farklı geçebilir.
Biri ailesiyle kahvaltıdan sonra bir sergiye gider.
Diğeri hafta boyunca yapamadığı ev işlerini tamamlamaya çalışır. Bir ressam uzun süredir ertelediği küçük serasını bahçesine kurmak için belini incitir.
Bir başkası ise pazar günü de çalışıyordur. Hastanelerde, otellerde, restoranlarda, ulaşımda, güvenlikte, fabrikalarda...
Toplumun bir bölümünün hafta sonu dinlenebilmesi, başka insanların o gün çalışması sayesinde de mümkün oluyor.
Boş zamanın miktarı kadar insanların o zamanı değerlendirebilecek ekonomik imkânlara sahip olması da önemli.
Gençler çalışmak istemiyor mu?
Son yıllarda gençlerin çalışma hayatına bakışı üzerine çok konuşuluyor.
“Yeni kuşak çalışmayı sevmiyor.”
“Gençler eskisi kadar fedakârlık yapmak istemiyor.”
Bu sözleri duymuşsunuzdur.
Fakat gençlerin çalışma hayatından beklentilerini anlamak için böyle genel hükümler vermek yeterli değil.
Bugünün gençleri farklı koşullarda yetişiyor.
Dijital teknolojilerle büyüdüler. Dünyanın başka ülkelerinde insanların nasıl yaşadığını görebiliyorlar. Farklı meslekleri, çalışma biçimlerini ve hayat tarzlarını tanıyorlar.
Öte yandan barınma maliyetleri, eğitim giderleri, iş bulma güçlükleri ve gelecek belirsizliği pek çok gencin hayatını etkiliyor.
Bir genç iyi eğitim almasına rağmen bağımsız bir hayat kuracak gelire ulaşamıyorsa, çalışmaya ilişkin soruları da değişiyor.
Kaç saat çalışacağım?
Emeğimin karşılığını alabilecek miyim?
Kendime ve sevdiklerime zaman ayırabilecek miyim?
Yaptığım işte gelişebilecek miyim?
Bu soruları yalnızca gençlerin konfor arayışı olarak yorumlamak doğru olmaz.
Üstelik kuşaklar arasında sanıldığı kadar kesin sınırlar da yok. Elli yaşındaki bir çalışanla yirmi beş yaşındaki bir çalışan, iş güvencesi ve insanca çalışma koşulları konusunda benzer beklentilere sahip olabilir. İş bulmak bir dert işte kalabilmek ayrı dert.
Belki de gençlerin sorduğu bazı soruları hepimiz daha önce sormalıydık.
Dört günlük çalışma haftası mümkün mü?
Bu tartışmalar artık yalnızca kitaplarda yapılmıyor.
2022 yılında Birleşik Krallık'ta 61 kuruluşun katıldığı geniş kapsamlı bir dört günlük çalışma haftası denemesi gerçekleştirildi.
Yaklaşık 2.900 çalışan, ücretleri azaltılmadan daha kısa süre çalıştı. Araştırmacılar çalışanların sağlığını, işyerlerinin performansını ve uygulamanın sonuçlarını inceledi.
Cambridge Üniversitesi'nin yayımladığı araştırma sonuçlarına göre çalışanların yüzde 71'i tükenmişlik duygusunun azaldığını bildirdi. Hastalık nedeniyle işe gelinmeyen günlerde ve personel ayrılmalarında da gerileme kaydedildi. Programa katılan 61 kuruluşun 56'sı, deneme sonunda dört günlük çalışma düzenini sürdürmeyi planladığını açıkladı.
Bu sonuçlar ilgi çekici.
Ancak deneyin bütün sektörler ve bütün ülkeler için aynı sonucu vereceğini söyleyemeyiz. Katılımcı kuruluşlar gönüllüydü; çalışma biçimleri, müşteri ilişkileri ve üretim koşulları farklıydı.
Bir yazılım şirketiyle bir hastanenin, bir sanat galerisinin ve bir çelik fabrikasının çalışma sürelerini aynı yöntemle düzenlemek kolay değil.
Yine de bu deneyler çalışma hayatında farklı düzenlemelerin mümkün olduğunu gösteriyor.
Asıl sorulardan biri, verimlilik artışının nasıl değerlendirileceği.
Bir işi sekiz saat yerine altı saatte tamamlayabiliyorsak, kalan iki saatte mutlaka başka bir iş mi yapmalıyız?
Yoksa o zamanı kendimize ayırabilmek de üretkenlik artışının sağlayabileceği kazançlardan biri mi?
Peki insan boş zamanında ne yapar?
Bu soruyu bir sanat kurumunun kapısından içeri girerek düşünelim.
Bir pazar öğleden sonrası.
Bir köşede resimlere bakan insanlar var. Bir masanın çevresinde kitap üzerine konuşuluyor. Genç bir sanatçı ilk sergisi için heyecanlanıyor. Bir başkası ilk kez tanıştığı insanlarla müzik üzerine sohbet ediyor.
O sırada kimse bir üretim bandının hızına yetişmeye çalışmıyor.
Ama insanlar yine de bir şeylerle uğraşıyor.
Bakıyorlar, düşünüyorlar, tartışıyorlar, öğreniyorlar. Kimi bir başkasının anlattıklarından etkileniyor, kimi yıllardır merak ettiği bir konuda yeni bir şey keşfediyor.
Kültür ve sanatla geçirilen zamanın insana sağladığı imkânlardan biri bu.
Hatta çalışmanın anlamı üzerine düşünürken sanatçılara bakmak da ilginç olabilir.
Bir ressam saatlerce resminin başında çalışır. Bir müzisyen aynı parçayı defalarca tekrar eder. Bir yazar tek bir paragraf üzerinde uzun süre uğraşabilir.
Bu faaliyetlerde büyük bir emek vardır.
Ancak bütün bu emeğin karşılığı aynı biçimde ölçülemez. Bir besteyi tamamlamak için harcanan saatle o bestenin insanda bıraktığı etki arasında basit bir hesap ilişkisi kuramayız.
Kaldı ki kültür ve sanat, yalnızca sanatçılar için önemli değil. Bir tiyatro oyununu izlemek, bir romandaki insanları tanımak, bir konserin ardından arkadaşlarımızla konuşmak da hayatımıza başka türlü deneyimler katıyor.
Russell'ın boş zaman üzerine düşüncelerini burada yeniden hatırlayabiliriz.
İnsanın özgürce kullanabildiği zaman, öğrenme ve yaratma imkânlarını artırabilir.
Ama bunun için herkesin sanatçı olması gerekmiyor.
Bahçesinde çiçek yetiştiren biri de, torunuyla oyun oynayan biri de, dostlarıyla uzun bir sohbete dalan biri de zamanını kendisi için anlamlı bir biçimde geçiriyor olabilir.
Hatta hiçbir şey yapmadan oturmak da bazen insana iyi gelir.
Her dakikamızın verimli geçmesi gerektiğini kim söyledi?
Chaplin'in son sahnesi
Filmin başında Chaplin'i bir üretim bandının başında görmüştük. Durmadan somun sıkıyordu. Ne yaptığını bile düşünmeye zamanı yoktu.
Sonunda ise önünde uzanan bir yol var.

Nereye gideceğini bilmiyor ama yanında sevdiği insan bulunuyor. Birlikte yürüyebiliyorlar.
Elbette romantik bir film sahnesiyle yoksulluğun ve işsizliğin gerçek sorunlarını çözemeyiz. Chaplin de bunların ne kadar ağır sorunlar olduğunu film boyunca anlatıyor.
Ama finalde çok insani bir şey hatırlatıyor.
İnsan umut etmek, sevmek, arkadaşlık kurmak, gülmek ve hayatını sürdürmek istiyor.
Çalışmak da bu hayatın önemli bir parçası.
Yalnız çalışma süresini, kazandığımız parayı ve ürettiğimiz malları hesaplarken yaşamak için ne kadar zamanımız kaldığını da düşünmeliyiz.
1930 yılında Keynes, torunlarının çok daha az çalışacağı bir dünya hayal etmişti.
1932'de Russell, insanların boş zamanlarını değerlendirmeyi öğrenmesi gerektiğini savunmuştu.
1936'da Chaplin, bir işçinin makinenin dişlileri arasına sıkışmasını bütün dünyaya gülerek seyrettirmişti.
Bugün onların yaşadığı dünyadan çok daha gelişmiş teknolojilere sahibiz.
Ama gelin, bu pazar kendi ülkemizin gerçeklerine de bakalım.
Tarih 25 Ekim 2026. Türkiye'de aylık net asgari ücret 28.075 lira. TÜRK-İŞ'in son araştırmasına göre dört kişilik bir ailenin yalnızca yeterli ve dengeli beslenebilmesi için gereken tutar 37.801 lira. Aynı ailenin yoksulluk sınırı 123.130 lira. Tek başına yaşayan bir çalışanın aylık yaşam maliyeti bile 48.885 lira.
Üstelik bunlar lüks bir hayatın hesabı değil. Barınmanın, beslenmenin, ulaşımın, eğitimin ve sağlık hizmetlerinin maliyeti.
Bir insan bütün ay çalışıyor, aldığı ücret dört kişilik bir ailenin gıda ihtiyacını bile karşılamıyor. Kirasını, faturalarını, çocuklarının eğitim giderlerini nasıl ödeyecek? Hangi parayla tiyatroya gidecek, kitap alacak, tatile çıkacak? Hangi gönül rahatlığıyla geleceğini planlayacak?
Sadece ülkemizde değil tüm dünyada milyonlarca insan için hayatın temel sorusu artık boş zamanını nasıl değerlendireceği değil, ay sonunu nasıl getireceği.
Bunu yalnızca ekonomik koşullarla açıklayıp geçemeyiz. Ekonomi yönetiminin tercihleri, gelir dağılımı, vergi politikaları ve kamusal kaynakların nasıl kullanıldığı da sorgulanmalı. Ekonomik sıkıntıların yükü, gelirine göre daha ağır fedakârlık yapmak zorunda kalan insanların sırtına bırakıldığında ortada ciddi bir adalet ve yönetim sorunu vardır.
Bir ülkenin yönetim başarısını büyüme rakamlarıyla, yatırımlarla veya yapılan yollarla ölçebiliriz. Ama o ülkede çalışan insanların nasıl yaşadığına da bakmalıyız.
Bir yanda insan emeğinin yerini alabilecek yapay zekâyı konuşuyoruz. Diğer yanda insanlar alın teriyle kazandıkları ücretle insanca yaşayabilmenin hesabını yapıyor.
Bu çelişki de 25 Ekim 2026 tarihinin bir kaydı olarak burada dursun.
Keynes'in düşlediği daha kısa çalışma haftasından, Russell'ın övdüğü boş zamandan söz etmek güzel. Fakat insanların dinlenebilmesi, sanatla ilgilenebilmesi, sevdikleriyle zaman geçirebilmesi için önce geçim kaygısının hafiflemesi gerekiyor.
Hayatımızı kolaylaştırmak için bunca şey icat ettik. Peki bütün bu ilerlemeden kim, ne kadar yararlanıyor?
Ve kendimize daha güzel bir hayat yaşamak için ne kadar zaman ayırabiliyoruz?
İyi pazarlar.




