İoanna Kuçuradi’yi kaybettik.
Haberi alınca, Eylül 2025’te kendisine gönderdiğim e-postayı yeniden açtım. Point Kültür Sanat’ta düzenlemeyi düşündüğümüz “Sanat ve Felsefe” paneline davet etmiştik. Kendisini şahsen tanıma fırsatım olmadı; ancak uzun zamandır konuşmalarını, yazılarını ve çalışmalarını ilgiyle takip ediyordum. İnsan onuru, değer, etik ve insan hakları üzerine söylediklerini önemsiyor, bunları anlatırken koruduğu samimi ve gösterişsiz duruşunu beğeniyordum. Hayat hikayesini kendisinden dinlemeyi çok isterdim.
Davet mektubumuzda, “Felsefe ve insan hakları alanlarındaki öncü çalışmalarınızı ve insan onuru kavramına kazandırdığınız derinlikli katkıları büyük bir takdirle takip ediyoruz” diye yazmıştık. Point Sanat’ta kendisini ağırlayamadık. Şimdi o mektuba başka bir duyguyla bakıyorum. Bir düşünürü kaybettiğimizde arkasından birkaç güzel söz söylemek kolay; onu gerçekten anmak ise ne söylediğini anlamaya çalışmayı ve geride bıraktığı sorularla yeniden karşılaşmayı gerektiriyor.
İoanna Kuçuradi, 4 Ekim 1936’da İstanbul’da doğdu. Zapyon Kız Lisesini ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi, doktorasını 1965’te tamamladı. Atatürk Üniversitesindeki görevinin ardından Hacettepe Üniversitesine geçti ve 1969’da Felsefe Bölümünü kurdu. Bölüm başkanlığını 2003 yılında emekli oluncaya kadar sürdürdü. Türkiye Felsefe Kurumunda uzun yıllar çalıştı; uluslararası felsefe kuruluşlarında genel sekreterlik ve başkanlık görevleri üstlendi, insan hakları eğitiminin gelişmesi için ulusal ve uluslararası düzeyde emek verdi. Dünya Felsefe Günü’nün UNESCO tarafından ilan edilmesindeki katkısı da bu uzun çalışma hayatının parçalarından biriydi. Nietzsche ve İnsan, Schopenhauer ve İnsan, İnsan ve Değerleri, Etik, Sanata Felsefeyle Bakmak, Çağın Olayları Arasında ve Uludağ Konuşmaları gibi eserler bıraktı. Aldığı ödüller ve onursal doktoralar elbette önemliydi; fakat Kuçuradi’nin düşünce hayatımızdaki yerini anlamak için özgeçmişindeki unvanlardan çok, hayatı boyunca ısrarla sorduğu sorulara bakmak gerektiğini düşünüyorum.
İnsan, Değer ve İnsan Onuru
Kuçuradi’nin düşüncesinin merkezinde insan vardır. İnsanın değeri nedir, bir insanı neye göre değerlendiriyoruz, bir davranışa iyi veya kötü derken hangi bilgiye dayanıyoruz, insan haklarının dayanağı nedir? İnsan ve Değerleri bu soruların çevresinde gelişen temel eserlerinden biridir. Aynı insanın, aynı davranışın veya aynı olayın farklı kişiler tarafından birbirinden çok farklı değerlendirilmesi onu kolaycı bir göreliliğe götürmez. Aksine değerlendirme ile bilgi arasındaki ilişkiyi araştırır. Bu ayrımı çok önemsiyorum. Bir insan hakkında kanaat sahibi olmak, onu doğru değerlendirdiğimiz anlamına gelmez. Bir olaya öfkelenmemiz, üzülmemiz veya büyük bir heyecanla destek vermemiz de onu doğru anladığımızı kanıtlamaz.
Bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay; fakat insanlar ve olaylar hakkında hüküm vermek de aynı ölçüde hızlandı. Birkaç cümle, kısa bir görüntü veya sosyal medyada dolaşan bir paylaşım üzerinden kesin sonuçlara varabiliyoruz. Oysa belki de önce sorulması gereken soru oldukça basit: Hakkında hüküm verdiğimiz şeyi gerçekten biliyor muyuz? Kuçuradi’nin değer felsefesinin günümüzde hâlâ güncel olmasının nedenlerinden biri burada aranabilir. Bu soru felsefe kitaplarının sayfalarında kalmıyor; aile ilişkilerinde, çalışma hayatında, medyada, hukukta ve siyasette her gün karşımıza çıkıyor. İnsanı anlamadan değerlendirmeye, olayı bilmeden hüküm vermeye başladığımız anda düşüncenin yerini kanaat, bilginin yerini aidiyet alıyor.
Kuçuradi’nin uluslararası düzeyde en fazla tanındığı alanlardan biri insan haklarıydı. İnsan haklarını insanın değerinden hareketle düşünüyordu. İnsan neden korunmalıdır, onurunu çiğnemek ne demektir, hak dediğimiz şey hangi temele dayanır? Bu sorular, insan haklarını hukuk metinlerinin sınırından çıkarıp doğrudan gündelik hayatın içine getiriyor. İnsan onurundan söz etmek kolaydır. Güçlük, bizim gibi düşünmeyen, hayat anlayışımızı paylaşmayan veya çıkarlarımızla çatışan insanın onurunu da gözetebildiğimiz yerde başlar.
Fakat burada beni uzun zamandır düşündüren başka bir sorun var. Duyarlı, empati kurabilen, başkasının hakkını gözeten ve sorumluluk duygusuyla hareket eden insanın bu tavrı, onu sürekli ödün veren tarafa dönüştürmemeli. Bunun en sıradan örneğini hergün trafikte görüyoruz. Yüzlerce insan yoğun trafikte sırasını beklerken biri emniyet şeridinden ilerliyor veya en öne giderek araya girmeye çalışıyor. Bunu bazen beceri, uyanıklık hatta kurnazlık olarak görüyor. Sırasını bekleyen kişi ise kaza çıkmasın, kavga olmasın, trafik daha fazla aksamasın diye yol veriyor. Tek başına bakıldığında küçük bir olaydır. Fakat aynı davranış her gün ve hayatın farklı alanlarında binlerce kez tekrarlandığında, kurala uyan insanların zamanı, sabrı ve dikkati başkalarının sorumsuzluğunu telafi etmek için harcanmaya başlıyor. Sorumlu davranmanın yükü giderek sorumlu insanların üzerinde kalıyor.
İnsan onurunu gözetmek haksızlığa boyun eğmeyi gerektirmez. Karşımızdakinin hakkını korurken kendi hakkımızı ve başkalarının hakkını da koruyabilmeliyiz. Sorumluluk sürekli fedakârlık anlamına gelmeye başladığında ortak yaşamın dengesi bozuluyor. Burada bireyin ahlaki çabası da bir noktadan sonra yetmiyor. Kuralların işlemesi, haksız davranışın avantaj sağlamaması, hukukun ve kurumların sorumlu davrananı koruması gerekiyor. Toplum, kurala uymayanı fiilen ödüllendirmeye başladığında insanlardan sürekli daha anlayışlı, daha sabırlı ve daha fedakâr olmalarını istemek çözüm üretmiyor. Kuçuradi’nin insan onuru üzerine düşüncesi bireyin kendisine çekidüzen vermesi için güçlü bir imkân sunuyor; ancak toplumun genelini kuşatan düşünme ve davranma biçimi sağlıksızsa bireysel erdemin etkisi de sınırlı kalıyor.
Sorumluluk ve Birlikte Yaşamak
İnsan hakkında bana her zaman doğru gelen basit bir ölçü vardır. Bir insanı söylediğinden çok yaptıkları anlatır. Adaletten söz edip başkasının hakkını çiğneyebilir, dayanışmayı savunup sorumluluğu başkasına bırakabilir, insan haklarını anlatırken bize benzemeyen insanların haklarını kolayca gözden çıkarabiliriz. Söylediğimizle yaptığımız arasındaki mesafe büyüdükçe söylediklerimizin ahlaki değeri de azalır. Bu ölçüyü insanlar kadar kurumlar, şirketler, siyasi yapılar ve devletler için de kullanmak gerekir. Söylemle eylem arasındaki mesafe açıldığında güven de azalır.
Toplumsal hayatta bununla ilişkili başka bir sorun, mağduriyetin kullanılma biçimidir. Gerçek mağduriyet görülmeli, anlaşılmalı ve mümkünse giderilmelidir. Haksızlığa uğramış bir insanın hakkını savunmak medeni bir toplumun temel sorumluluklarındandır. Fakat mağduriyet kalıcı bir kimliğe ve her davranışı meşru gösteren bir gerekçeye dönüştürüldüğünde başka bir sorun başlar. Geçmişte haksızlığa uğramış olmak bugün başkasına haksızlık yapmayı haklı çıkarmaz. Mağduriyet üzerinden sürekli ahlaki üstünlük üretmek, kişilerin ve toplumların kendi davranışlarını sorgulama yeteneğini de zayıflatır.
Hamaset ve popülizm böyle dönemlerde kolayca güç kazanır. Karmaşık meseleleri birkaç kuvvetli söze indirger, duyguyu bilginin önüne geçirir ve insanların olup biteni anlamalarından çok hangi tarafta durduklarını önemser. İnsanların uyanık olması gereken yerlerden biri de burasıdır. Kim söylüyor, ne söylüyor ve sonunda ne yapıyor? Bu üç soru zaman zaman uzun açıklamalardan daha öğreticidir. Felsefenin işlevlerinden biri de kanaatlerimizi hazır cevaplarla beslemek yerine, kullandığımız kavramları ve verdiğimiz hükümleri sınamayı öğretmesidir.
Sorumluluk meselesini de bu nedenle tek yönlü okuyamıyorum. İnsanın kendisine karşı sorumluluğu vardır; başkalarına, yaşadığı topluma, çevreye ve ortak kurallara karşı da sorumluluğu bulunur. Fakat sorumluluk, duyarlı insanların başkalarının bütün yükünü taşıması anlamına gelemez. Ortak yaşam karşılıklı gözetmeyi gerektirir. Bir insan başkasının hakkını gözetirken kendi hakkından sürekli vazgeçmek zorunda kalıyorsa, burada artık bireysel erdemden çok toplumsal düzeni konuşmak gerekir.
Sanata Felsefeyle Bakmak
Kuçuradi’nin Point Kültür Sanat açısından özellikle önemsediğim yanlarından biri sanat üzerine düşünmesidir. 1980’de yayımlanan Sanata Felsefeyle Bakmak bugün de üzerinde durmaya değer bir eser. Kuçuradi burada trajik olanı, değer çatışmalarını, edebiyat eserlerini ve sanat eserinin değerlendirilmesini ele alır; bir eseri anlamak, kendi alanındaki yerini görmek ve insan açısından taşıdığı değeri değerlendirmek arasında ayrımlar yapar. Sanat ortamında bu ayrımlara ihtiyacımız olduğu açık. Bir eserin yüksek bir fiyata satılması sanatsal değerini kanıtlamaz. Sanatçının tanınmışlığı, eser hakkında çok konuşulması veya önemli bir mekânda sergilenmesi de yeterli ölçü değildir. Eserin kendisine bakmak, ne söylediğini, bunu nasıl söylediğini ve kendi alanına ne kattığını anlamaya çalışmak gerekir.
Bu ayrımın sanatla sınırlı olmadığını düşünüyorum. İş hayatında bir yöneticinin başarısını unvanına, şirketin büyüklüğüne veya birkaç iyi finansal sonuca bakarak değerlendiremeyiz. O sonuçların hangi koşullarda ve hangi kararlarla elde edildiğine, kalıcı olup olmadığına bakmak gerekir. İnsan ilişkilerinde de durum farklı değildir. Görmek ile doğru değerlendirmek arasındaki mesafe hayatın hemen her alanında karşımıza çıkar. Kuçuradi’nin çalışmalarını değerli bulmamın nedenlerinden biri de bu anlayıştır. Ne düşüneceğimizi söylemekten çok, bir insanı, olayı veya eseri değerlendirirken nelere bakmamız gerektiğini düşündürüyor.
Bu düşünce beni Prof. Dr. Türker Kılıç’ın Nasıl Daha İyi ve Güzel Bir Yaşam Kurarız? kitabında üzerinde durduğu bağlantısallık kavramına da götürüyor. Kılıç, nörobilimden hareketle insanın topraktan, sudan, havadan, diğer canlılardan ve içinde bulunduğu ilişkiler ağından bağımsız olmadığını anlatıyor. İnsan kendisini dünyanın merkezinde ve geri kalan her şeyi kendi çevresinde dönüyor sandığında hayatla ilişkisini yanlış kuruyor. Diğer insanlar, doğa ve canlılar giderek kendi amaçlarımız için kullanabileceğimiz nesnelere dönüşüyor. Oysa birbirimizi etkileyerek yaşıyoruz; aldığımız kararların sonuçları bizde bitmiyor.
Bu farkındalık sorumluluğa başka türlü bakmayı gerektiriyor. “Kendi hayatımdır, istediğimi yaparım” diyerek davranışlarımızın başkaları üzerindeki etkisini yok sayamayız. Öte yandan insandan sürekli kendisini geri çekmesini, kendi hakkından vazgeçmesini ve başkalarının sorumsuzluğunu taşımasını da bekleyemeyiz. Daha iyi bir ortak hayat, insanın kendisini hayatın merkezi saymaması kadar kendi varlığını ve hakkını da yok saymamasını gerektiriyor. Felsefenin kıymeti bazen hazır cevap vermesinde değil, yanlış kurduğumuz soruyu fark ettirmesindedir. Kuçuradi bu imkânı hayatı boyunca iyi kullanan düşünürlerden biriydi.
Kültürel Sermaye ve Geride Kalan
Bir ülkenin kültürel sermayesini müzeleri, üniversiteleri, kitaplıkları, sanat eserleri ve arşivleri oluşturur; fakat insanları hesaba katmadan bu birikimi anlamak mümkün değildir. Kavram üreten, kurum kuran, öğrenci yetiştiren ve kendisinden sonra gelenlere düşünme disiplini bırakan insanlar da o ülkenin kültürel sermayesidir. İoanna Kuçuradi Türkiye’nin bu anlamdaki önemli değerlerinden biriydi. Hacettepe Üniversitesinde bir felsefe bölümü kurdu, öğrenciler yetiştirdi, Türkiye Felsefe Kurumunda yıllarca emek verdi, insan hakları eğitiminin gelişmesi için çalıştı ve Türkiye’de yapılan felsefe çalışmalarının uluslararası düşünce dünyasıyla bağını güçlendirdi.
Düşünce geleneği kısa sürede oluşmuyor. Yeni üniversiteler, müzeler ve kültür merkezleri açılabilir; bunların hepsi gereklidir. Fakat bir ülkenin düşünce birikimi, onlarca yıl boyunca okuyan, yazan, tartışan, öğrenci yetiştiren ve kurumların devamlılığı için emek veren insanların çalışmasıyla meydana gelir. Böyle insanları kaybettiğimizde eksilen şey sadece bir isim olmuyor. Toplumun hafızası, deneyimi ve düşünme imkânlarından biri de eksilmiş oluyor. Kültürel sermayeyi korumak bu nedenle değerli insanları hayattayken dinlemeyi, eserlerini okumayı ve onları sonraki kuşaklarla buluşturmayı da gerektirir.
İoanna Kuçuradi’nin konuşmalarını izlerken beni etkileyen özelliklerinden biri sadeliğiydi. Büyük kavramları yüksek sesle söylemek yerine, o kavramların ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu. Kesin hükümler dağıtmaktan çok kullandığımız kelimelerin altını dolduruyordu. Kendisini Point Kültür Sanat’ta ağırlamayı istememin nedenlerinden biri de buydu. Olmadı. Fakat bir düşünürle karşılaşmak için aynı salonda bulunmak gerekmiyor. İnsan ve Değerleri, Etik ve Sanata Felsefeyle Bakmak elimizde. İnsan hakları üzerine yazdıkları da öyle. Bir düşünürü anmanın iyi yollarından biri, ölümünün ardından birkaç gün güzel sözler söylemekten çok, bıraktığı düşünceyle ilişkimizi sürdürmektir.
Kuçuradi’nin ardından benim aklımda insan onuruyla birlikte sorumluluk kavramı kalıyor. Başkasının hakkını gözetirken kendi sorumluluğumuzu yerine getirmek, kendi hakkımızı korurken başkasının hakkını çiğnememek ve söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki mesafeyi azaltmak gerekiyor. Toplumun da dürüst, duyarlı ve sorumlu davranmanın bedelini sürekli aynı insanların üzerine bırakmaması gerekir. İnsan onuru üzerine düşünmek, sonunda bizi yine davranışlarımıza getiriyor. Çünkü insanı ve birlikte yaşadığımız hayatı nasıl gördüğümüz, en açık biçimde orada belli oluyor.
İoanna Kuçuradi’ye saygıyla.




