Paradigma kavramından, bugünkü kullanılan anlamına en yakın biçimde ilk söz eden Thomas Kuhn’dur. Kuhn 1962’de yayınladığı “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” adlı yapıtında alışılagelmiş bilim anlayışının tamamen dışına çıkan bir yaklaşımla bilimsel çalışmalara yeni bir görüş ve yöntem önerisi getirmiştir. Kuhn’un bir “örnek” olarak tanımladığı paradigma “bir dünya görüşü, bir algı dayanağı, bir izlenceler bütünü, bir perspektif, bir kuram” anlamlarını içinde barındırır.
Onaltıncı yüzyıldan itibaren egemenliğinin sürdüren bilimsel paradigma “dünyayı metafizik bir gözlükten gören” bir dünya görüşünü, bilimsel ve eleştirel bir yaklaşımı savunmaktaydı. Yani din, politika, sanat, ekonomi, felsefe vb. akılcı ve ölçüme dayalı, deneylerle işleyen bir düşünce ve yorum sistematiği ile açıklanmaya çalışılmaktaydı. Aydınlanma Dönemi yada “Akıl Çağı” denilen 18. Yüzyıl sonrası dönemde de bu paradigmanın egemenliğini sürdürdüğünü görmekteyiz. Bacon, Descartes, Galileo, Newton, Voltaire, Rousseau, Kant gibi bilim adamları akılcı dünya görüşü (Pozitivist dünya görüşü) denilen bu görüşün savunucu ve uygulayıcıları olmuşlardır.
Gerçeğin basitliğinin, düzenin ilkesinin hiyerarşi olduğunun, evrenin mekanikliğinin, geleceğin belirlenmiş olduğunun, nedensellik ilişkisinin, nicelikselliğin ve birikim halindeki değişimin ve nesnelliğin vazgeçilmezliğinin altını kalın çizgilerle çizerek belirleyen pozitivist paradigmacıların etkileri 20. Yüzyılın sonlarına kadar bilim dünyasındaki kökleşmiş ve prestijli konumunu korumuştur.
Ancak günümüzde öncül örnekleri 20. Yüzyılın başlarında görülen bir dünya görüşü giderek pozitivist – akılcı paradigmanın yerini almaktadır. Post positivizim, post modern, post kapitalist, post yapısalcı gibi kavramlarla açıklanan bu yaklaşımlar pozitivist paradigmadan oldukça farklıdır: Gerçeğin karmaşıklığını düzenin hiyerarşik değil de heterarşik olduğunu, evrenin holografik, geleceğin belirsiz, değişimin düzensiz, ilişkiler arasında karşılıklı nedensellik olduğu ve bilim adamının katılımcılığını ön plana çıkaran post pozitivist ya da yorumlayıcı paradigma bugün özellikle sosyal bilimleri ilgilendiren disiplinler arasında yaygın ve güçlü bir konuma erişmiştir.
Bilim adamları günümüz dünyasını ve yaşamın sistematiğini açıklamaya çalışırken bir çok araştırma yaparlar. Bu araştırmalarında bir çok araştırma tekniği kullanmakta oldukları bilgimiz dahilindedir. Kabaca nicel ve nitel araştırmalar olarak birbirlerinden ayrılan bu çalışmaların bir olayın, olgunun, durumun, sürecin kökenini, nedensellik ilişkilerini, işleyişini, etkileşimlerini, sonuçlarını açıklamada kaynak, teori, yöntem, araç vb. kullanımlarında farklılıkları vardır ve olacaktır. Ancak 16. Yüzyıldan itibaren gözlemlediğimiz bilimsel, teknolojik, sosyal, tarihsel, ekonomik gelişmelere dair yapılmış çalışmalara, yazılanlara göz attığımızda fizik, kimya, tıp, mühendislik, mimari gibi bilim dallarında çalışmalar yapanların önemli bir bölümünü akılcılık, pozitivistlik, bilimsellik, nesnellik… söylemleri adına daha çok nicel yani ölçülebilir, somut, deneye dayalı, çalışmalar yaptıkları, çalışma öncesinde hipotez öne sürme, çalışma sonuçlarını genelleme, nicelleştirme ve nesnellik… üzerinden evrensel yasalara ulaşma çabalarına giriştikleri anlaşılmaktadır. Örneğin Newton’un “matematiğin ilkeleri” isimli yapıtına baktığımızda evrenin işleyişinin bir makinanın işleyişine benzetildiğini görürüz. Eylem ve davranışları belirleyen yasaların önceden kestirilebileceği gerçekliğin tek ve değişmez olduğu fikrinin tartışılmadığı bu dönemlerde ki çalışmaların zaman içerisinde özellikle sosyal olay ve olguları açıklamakta yetersiz kaldığı anlaşılmıştır. Çünkü insan topluluklarının coğrafi yerleşimleri, tarihsel süreç içerisinde oluşturdukları gelenekleri, görenekleri, kültür birikimleri, yaşanan zamanın gerçeklikleri, gerek toplum bazında gerekse birey bazında ele alındığında kesin, genellenebilir, değişmez, sonucu belirlenmiş yasalarla açıklanamayan bir çok durumun var olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Özellikle din, genel ahlak ilkeleri, sosyolojik olaylar ve gelişmeler, psikolojik kökenli davranış kalıpları ve eylemleri ele alırsak buradaki ne? nasıl? niçin? gibi soruların hem içerikleri hem de yanıtlarının çok çeşitlilik ve bazen birbirlerinden ayrıksılık gösterdiklerini anlamaktayız. Ölçme ve deneye dayalı mekanik bir dünya görüşü sosyal bilimlerin ilgi alanına giren birçok konuyu açıklamakta zorlanabilir. Bilginin mükemmelliği sorgulanabilir. Aynı şekilde bilginin keşfedildiğini yani ortaya çıkarıldığını tarih, sosyoloji, psikoloji gibi disiplinlerin çalışma sistematikleri içinde ele alacak olursak bir keşfetme olgusundan çok, yorumlama ve konstrükte etme (oluşturma) eyleminin var olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü keşfetme yada ortaya çıkarma eylemi kaynak, belge, anlatımın aktarımı gibi durumlar üzerinden çalışır. Oysa tarih içerisindeki olayları ve insanlık durumlarının hepsini belge, kayıt, kanıt bağlamında açıklamamız olanaksızdır. ( Çünkü şu an istesek de bu kaynakların bir kısmına ulaşamayız, tarihsel süreç içerisinde, erimiş, eprimiş, yanmış, yok edilmiş ya da kaybolup gitmiş olabilirler.
Geleceğe dair söylemlerde de başka bir durum söz konusudur: evrenin saat gibi düzenli işleyen bir mekanizma işliyor olduğu düşüncesi olayların önceden kestirilebileceğine de gönderme yapar. Oysa ki birçok etkenin bir araya geldiği ve farklı ortamlarda farklı sonuçlar verebilecek durumların belirsizliği daha kabul edilebilir görünmektedir. Keza günümüz koşullarında yüzlerce farklılığın oluşturduğu yüzlerce birbirine benzer ama özelinde birbirinden ayrı durumu basit bir gerçekliğe indirgemek artık olanaksızdır.
Peki post pozitivist paradigma olay, olgu ve durumların hepsini açıklama da yeterli midir? Şu da bir gerçektir ki bilimin açıkladığı bazı nicel sonuçları yok sayamayız. Örneğin **“su, deniz seviyesinde bir atmosferlik basınç altında yüz santigrat derecede kaynar. Bu gözlem, yer kürenin bütün bölgelerinde değişmez bir durumdur. “**Gerçeği karşısında önceden kestirilebilirlik, genellenebilirlik, evrensellik, ölçme, nicelleştirme, nesnel gerçeklik gibi pozitivist paradigmanın özelliklerini kabul etmek durumunda kalırız. Yani suyun yüz santigrat derecedeki kaynama durumu değişmez ancak bunun sosyal bir durum değil de fiziksel bir durum olduğunu söyleyerek tartışma dışında bırakmamız da mümkündür. Ancak öyle bilimsel gerçeklikler vardır ki keşfedildikleri mi yoksa oluşturuldukları mı tartışma götürür. Bundan otuz kırk yıl kadar önce bilim adamları beyinde ki serotonin, melatonin, adrenalin, nöradrenalin gibi bazı kimyasal maddelerin depresyon, anksiyete (endişe hastalığı) obsesif-kompülsif bozukluk (takıntılı-zorlayıcı hastalık) ve şizofreni gibi hastalıklarda beynin bazı bölgelerindeki ölçülebilen miktarlarında eksiklikler veya fazlalıklar ve işleyişlerinde gösterilebilir düzensizlikler saptadılar. Psikiyatri bilimi o tarihten itibaren bu kimyasallara etki eden; miktar ve çalışmalarını değiştiren moleküllerden oluşturulmuş ilaçları kullanmaya başladılar. Hatta bu ilaçların kullanımları Amerikan toplumunda “prozac-man” denilen bir grup insanı tanımlamak için kullanıldı. Tek tek ele alındıklarında bireysel farklılıkları olmakla birlikte ilaçların etkisiyle çağdaş dünyanın güçlüklerine daha tahamüllü daha az çökkün daha donuk, tepkisiz, künt görünüşlü ve duygulanımlarında uçlara yönelmelerde kısıtlılıklar ve ölçülülük içinde gözlemlediğimiz bu insanların benzerleri bugün tüm dünyada ve ülkemizde de vardır. Antidepresan ilaçların kullanımlarının ne kadar yaygın olduğunu biliyor olduğumuzdan yola çıkarak, eğer bu kimyasallar insan duygu durumlarına, eylem ve tepkilerine ve hatta düşünce dünyasına etki ediyorsa, pozitivist bir bakış açısıyla ilaçların içerdiği kimyasalların insanları toplum ortalaması içinde davranan, ölçülü, kontrollü, daha sakin, anlayışlı… vb. insanlar haline getirdiğini bunun da toplumun genel huzuruna faydası bulunduğunu savunduğumuz bir yorumda bulunmuşsak; genelleme, nicelleştirme, nesnel gerçeklik oluşturma hatta önceden kestirilebilirlik gibi özellikleri de savunmuş olmaz mıyız?
Post pozitivist paradigmanın alan çalışmalarında kullanılan nitel araştırmaların da birbirlerinden farklılıkları tabi ki irdelenmesi gereken bir diğer konudur. Kültür analizi, olgu bilim, kuram oluşturma, durum çalışması, eylem araştırması gibi nitel araştırma desenlerinin bazıları kuramsal temellerini sosyoloji, antropoloji ve çevre psikolojisinden (örneğin kültür analizi) bazıları felsefe ve psikolojiden (örneğin olgu bilim) bazıları sosyoloji,psikoloji ve eğitim bilimlerinden (örneğin eylem araştırması) vb. almaktadır. Aynı şekilde veri toplama, veri analizi, raporlaştırma gibi evrelerinde kaynak, yöntem, işleyiş, tanımlama, yorumlama, açıklama farklılıkları da bulunmaktadır. Keza bu desenlerin amaçlarının farklılığını da sorgulayabiliriz. Dolayısıyla bir grup birbirine benzer ortamda ortak yaşayışları olan insanları dahi bir amaç doğrultusunda inceliyorsak bu desenlerden herhangi birini kullanmamız durumunda hem amacımız hem hedef kitlemiz ve bunların örneklemdeki sayısı hem yöntemlerimiz hem de verilerden çıkan sonuçları analiz edip değerlendirmelerimiz arasında farklılıkların görüleceği mümkündür. Buda sosyal bilimler başlığı altında ele alındığında yorum ve değerlendirmelerin “kafa karıştırıcılığı” ve araştırıcının öznelliğinin devreye girmesinin yanlış yapılandırma ve yönlendirmelere yol açabileceği riskini taşır. Yani çerçevedeki görüntünün bütün ayrıntılarını gözden kaçırma olasılığımız ortaya çıkabilir. (Bir grup görme özürlünün bir fili görme dışındaki duyuları ile algılayıp betimlemeye çalışması durumu gerçekleşebilir mi?)
Bir diğer konu nitel araştırma yöntemlerinin kendilerinden kaynaklanan özelliklerinin olduğunun unutulmamasıdır. Her ne kadar nitel araştırmalar nicel araştırmalarda olduğu gibi kurallar ve ilkeler biçiminde değil de uygulayıcı için deneyim ve bakış açısının içinde yer aldığı bir süreçse de her yöntemin olumlu yanları kadar olumsuz yanları da vardır. Örneğin nitel araştırmada örneklem analizi örneklemin büyüklüğünün ne kadar olacağı sorunsalı ile birlikte gider. Araştırma odağının veri miktarının, kuramsal örneklemenin dikkate alınmadığı bir çalışma yanıltıcı sonuçlara neden olabilir. Görüşme yönteminde kayıtlı veya yazılı bilgileri kullanmama eksiklik oluşturabilir. Soru standardının olmayışı yöntemin zayıf yönlerinden biridir ama en riskli yönü gizliliğin ortadan kalkmasına, mahremiyetin aşılmasına bağlı oluşabilecek sosyal sorunlara yol açabilme olasılığıdır. Nitel araştırmaların post pozitivist paradigma bağlamında bilimsel çalışmalarda kullanımı “öznelliği” nedeniyle her zaman tartışmalara karşıt düşünce ve yorumlara farklı yaklaşımlara açık olma durumunu da beraberinde getirir.
Sonuç olarak, sosyal olayları açıklamada nicel araştırma tekniklerini kullanan pozitivist paradigma söylemlerinin de, nicelden ziyade nitel araştırmaya “meyleden” post pozitivist paradigma söylemlerinin de olumlu ve olumsuz yönleri bulunmaktadır. Önemli olan araştırmacının bilim adamı olduğunu “unutmadan” araştırmasını yapılandırması ve sonuçlandırmasında da en “doğru” yaklaşım ve yöntemlerin ne olacağını da bilmesidir.
Kaynakça:
Şimşek, H. ve A.Yıldırım. (2011). “Sosyal Bilimlerde Nitel Araştırma Yöntemleri”, Ankara, Seçkin Yayıncılık. Şimşek, H. “Pozitivisim Ötesi Paradigmatik Dönüşüm ve Eğitim Yönetiminde Kuram ve Uygulamada Yeni Yaklaşımlar”. Hacettepe Üniversitesi, 2.Eğitim Bilimleri Kongresi, 1994, Ankara. Kuş, E. (2007). S. 10 (20), “Sosyal Bilim Metodolojisinde Paradigma Dönüşümü ve Psikolojide Nitel Araştırma”. Türk Psikoloji Yazıları, ( ss. 19-41)
Sağlam Arı G. Ve C. Armutlu, N. Tosunoğlu, “Pozitivist ve Postpozitivist Paradigmalar Cercevesinde Metodoloji Tartısmalarının Yonetim ve Pazarlama Alanlarına Yansımaları” Hacettepe Universitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakultesi Dergisi, Ankara.




