Tartışma, toplumun bağışıklık sistemi gibidir, iyi çalışırsa küçük yanlışlar büyümeden düzeltilir; bozulursa her eleştiri saldırı sanılır, her soru düşmanlık. Sanat ise bu bağışıklığı zarafetle eğiten bir deneyim okuludur. Aynı sahnede hem itiraz etmeyi hem dinlemeyi öğretir.
Son zamanlarda tartışmaların iki cümlelik sloganlara sıkıştığını; karmaşık bir gerçeğin kolay bir biz-onlar hikâyesine çevrilip nasıl hızla yayıldığını izliyoruz. İnsanların çoğu, konuya bakmadan önce tarafını seçiyor; sonra da seçtiği tarafa uygun gerekçeleri topluyor gibi.
Bu tabloyu yalnız iletişim kirliliği diye okuyunca eksik kalır. Çünkü asıl kırılma, eleştiri kültüründedir.
Eleştiri, düşüncenin nefes borusu olmaktan çıkıp itibar savaşına dönüştüğünde, tartışma toplum sağlığına katkı vermiyor, tam tersine toplumu bulandıran bir gürültüye dönüşüyor.
Eleştiri kültürü, toplumun düşünme metabolizmasıdır, sindiremezse zehirlenir.
Bu yüzden bilinçli düşünme meselesi yeniden aklıma düştü. Sokrates’in sorgulama ısrarını, Epiktetos’un izlenim ile hüküm arasına koyduğu mesafeyi, Aristoteles’in pratik bilgelik fikrini; ve Immanuel Kant’ın "kendi aklını kullanma cesareti” çağrısını okumuştum. Ama günümüzde bu işin nereye evrildiğini de görmek gerekir. Zira bugün yanılma yalnız bireysel bir kusur değil; akışların seçtiği gündem, kışkırtılan öfke ve kolay açıklama iştahıyla büyüyen, toplumsal maliyeti olan bir düzene dönüşebiliyor.
Peki hız çağında eleştiri neden zorlaştı? Hartmut Rosa’nın söylediği gibi modern hızlanma şimdiki zamanı daraltır. Normalde insan yaşadıklarından ders çıkarır; bir dahaki sefer daha isabetli karar vermeye çalışır. Ama tempo arttığında buna fırsat kalmaz. Olaylar üst üste biner, kararlar arka arkaya gelir, gürültü büyür, tecrübe süzülüp bilgiye dönüşemeden bir sonraki mesele kapıya dayanır.
Hız bu yüzden başlı başına iyi değildir, bir çarpan gibidir. Elinizde ne varsa onu büyütür. Paul Virilio’nun uyarısı burada yerini bulur. Teknoloji yalnız imkân üretmez, risk üretimini de artırır. Hız yanlış rotayı düzeltmez, yanlış yere daha çabuk vardırır.
Hız, doğruyu büyütebildiği gibi “yanlışın etkisini” de büyütür.
Eleştiri kültürü hızlandığında şu olur. Eleştiri, düşünceyi arıtmak yerine öfkeyi organize etmeye başlar. O an tartışma “hakikati bulma” değil, “taraftar toplama” işine döner.
Bilinçli düşünme, eleştiriyi saldırıdan ayırma sanatıdır. İnsanların “bilinçli düşünme” deyince yüzünü buruşturması anlaşılır bir şey. Çoğumuz düşünmeyi gündelik akışı bozan bir ek yük sayarız. Oysa hız çağında tatsız olan bilinç değil; bilinçsizliktir. Çünkü bilinçsizlik yalnız yanılmak değil, yanılmanın bedelini çoğu kez başkalarına ödetmektir.
Bilinçli düşünme “daha çok düşünmek” değil; iki kötü huyu dizginlemektir. Acele hüküm ve kendini haklı çıkarma. İkisi birleşince zihin araştırmacı olmaktan çıkar, tribüne döner. Tribün hız ister; eleştiri ise durur ve sorar. “Bu hüküm neye dayanıyor?” Bu soru aynı zamanda şunu da sorar. “Ben şu an fikri mi eleştiriyorum, kişiyi mi? İddiayı mı test ediyorum, kimliği mi koruyorum?” Eleştiri kültürünün temel ayrımı burada başlar. Eleştiri, iddiayı test etmektir. Saldırı, kişiyi/kimliği yaralamaktır.
Eleştiri, düşünceye yönelmiş bir merhamettir; saldırı, merhametsiz bir zorbalıktır.
Belirsizlik, kesinlik ihtiyacı ve “kolay açıklama” iştahı, “Tamam, anladım” tuzağının en belirgin refleksidir. Arie W. Kruglanski’nin “kesinlik ihtiyacı” dediği şey belirsizlikte devreye girer, “tamam, anladım” deyip rahatlamak isteriz. Belirsizliği taşıyamayınca hükme sığınır; hükme sığınınca da savunma başlar.
Bu sırada Raymond S. Nickerson’ın “doğrulama yanlılığı” dediği eğilim çalışır. Zihin kanıtı aramak yerine, kanıtı inancına uyduracak parçaları seçer. Üstüne Leon Festinger’ın “bilişsel çelişki” mekanizması biner. Çelişki rahatsız eder; zihin kendini ikna etmeye meyleder. Böylece eleştiri, gerçeği büyütmek yerine “ben haklıyım” duygusunu büyütür. Ve tartışma, toplum sağlığına katkı vermesi gerekirken, toplumun tansiyonunu yükselten bir şeye dönüşür.
Bu noktada bir kavramı özellikle adını koyarak konuşmak gerekir, "cehalet." Cehalet çoğu zaman bir “ayıp” değil, insanın doğal başlangıç hâlidir; hepimiz bir yerlerden başlarız. Asıl ayrım, cehaletin öğrenmeye açık mı yoksa öğrenmeye kapalı mı olduğunda belirir.
Öğrenmeye açık cehalet, “bilmiyorum” diyebilen, soru soran, kaynak isteyen ve fikrini kanıtla güncelleyebilen cehalettir; eleştiri kültürünün görevi bunu küçümsemek değil, güvenli bir öğrenme alanına çevirmektir. Buna karşılık öğrenmeye kapalı cehalet birkaç biçimde kendini gösterir. Yanlış biliyorum (yanlışı bilgi sanmak), bilmediğimi bilmiyorum (aşırı özgüvenle kesin konuşmak) ve bilmek istemiyorum (sorumluluk doğuracağı için kaçınmak). Bir de daha sert bir tür var ki görünür kılmadan korunmak zordur. Yıkıcı/kötü niyetli cehalet. Bu tür, bilmediğini gidermeye çalışmaz; tersine yanlış bilgiyi “taraf” uğruna dolaşıma sokar, kanıt talebini hakaret sayar, düzeltmeyi düşmanlık diye okur ve tartışmayı hakikat arayışı olmaktan çıkarıp bir itibar savaşına çevirir. Bu yüzden bilinçli düşünme ve eleştiri kültürü iki işi aynı anda yapar. Öğrenmeye çalışan cehalete kapı açar (soru, kaynak, yöntem, “hangi kanıt fikrimi değiştirir?” disiplini) ve yıkıcı cehalete karşı sınır koyar (kişiye saldırmadan iddiayı kanıta bağlayan, manipülasyon başladığında tempoyu düşüren, gerekirse tartışmayı durduran bir adab-ı münazara.(1)
Cehaletin kısa haritası:
Masum: “Bilmiyorum.”
Yanlış bilgi: “Biliyorum” (ama yanlış).
Kör cehalet: “Bilmediğimi bilmiyorum.”
Yıkıcı: “Yanlışı araç olarak kullanıyorum.” "Dezenformasyon (kasıtlı yanıltma) / cehalet üretimi"
Karl Popper’ın ısrarı basittir. İyi bir iddia, prensipte yanlışlanabilir olmalıdır. Gündelik hayatta bunun çevirisi şudur. “Hangi kanıtı görürsem ‘tamam, yanılmışım’ deyip fikrimi değiştiririm?” Bu soru eleştiri kültürünü “kavga” olmaktan çıkarır, “test” haline getirir. Çünkü eleştiri, ancak fikri değiştirme ihtimalini içeriyorsa gerçek bir eleştiridir. Aksi halde sadece süslü bir savunmadır.
Bu noktada Richard Feynman’ın uyarısınıda hatırlamak gerekir. Kendini kandırmamak; çünkü kandırılması en kolay kişi sensindir. Eleştiri kültürü aslında şunu öğretir. Toplumun en tehlikeli yanılgısı, “ben yanılmam” iddiasıdır.
Eleştiri kültürü, “benim fikrim”i değil “fikrin dayanıklılığını” önemser.
Eleştiri kültürü yöntem kadar dikkatte ister. Düşüncenin ham maddesi dikkattir. Herbert A. Simon’ın cümlesi burada yerine oturur. Bilgi bolluğu dikkat yoksulluğu üretir. Dikkat parçalanınca muhakeme tepkiye iner. Üstelik bazı sistemler bu parçalanmadan kâr ve güç üretir. Shoshana Zuboff’un vurguladığı gibi davranışı öngörme ve yönlendirme ekonomik modele dönüşünce, özerklik yalnız irade değil; tasarım ve teşvik meselesi olur. Bu kısaca şu demektir. Siz “özgürce seçiyorum” sanırken, seçimlerinizin zeminine neyi göreceğiniz, neye maruz kalacağınız, hangi anda dürtüleneceğiniz önceden tasarlanır; böylece dikkatiniz ve davranışınız pazarlama satış teknikleri ve davranışsal tasarım ile kâr ve güç üretmek üzere yönlendirilebilir.
Tartışma kolayca “düşünme” değil “etkileşim” üretmeye başlar. Bu yüzden “eleştiri kültürü” dediğimiz şey sadece ahlâk değil, aynı zamanda dikkat okuryazarlığıdır.
Eleştirinin düşmanı çoğu zaman bilgisizlik değil, aidiyettir. Henri Tajfel ve John Turner’ın gösterdiği gibi “biz-onlar” ayrımı çoğu zaman fikirden önce kimlikle kurulur. Haritaya âşık olunca haritayı eleştirmek, “beni eleştirmek” gibi hissedilir. Kalabalık bu mekanizmayı büyütür. Irving Janis’in “groupthink” çerçevesi, uyum arzusu uğruna gerçekçi alternatiflerin budanabildiğini anlatır. Tartışma “hakikat” yerine “huzur” üretmeye çalışınca eleştiri susturulur; susturulunca da yanlış büyür.
Eleştirinin olmadığı yerde huzur artmaz; sadece hata büyür.
Sanat burada neden kritiktir? Çünkü eleştiriyi “insanca” kılar. Sanatın sürpriz işlevi burada başlar. Sanat, tartışmayı bir “hakaret yarışması” olmaktan çıkarıp bir “anlama disiplini”ne çevirir. John Dewey’nin estetik deneyim fikri şunu ima eder. Sanat, dikkati ve anlamı birlikte yoğuran bir süreçtir; acele hükmü geciktirir.
Simone Weil’in dikkat fikri ise bunu ahlâkla bağlar. Dikkat, başkasına yönelen bir özen biçimidir. Bir eserin önünde durmak, “ben haklıyım” hızını azaltır; “ben ne görüyorum?” sorusunu büyütür. Böylece eleştiri, saldırı olmadan da mümkün hale gelir.
Sanatçıların ve Kültür Sanat Kurumlarının işlevi tam burada kendini gösterir. Sanat, eleştiriyi yumuşatmaz, inceltir. Susturmaz, yavaşlatır. Zayıflatmaz, temellendirir. Sanat mekânı, toplumun tartışmayı prova ettiği güvenli bir sahnedir.
“Peki tüm bunlardan bana ne?” diyenler olabilir. Şunu söyleyebiliriz. Eleştiri kültürü, toplum sağlığıdır. Eleştirinin işlendiği bir yerde hatalar erken yakalanır; öfke daha az bulaşıcı olur; fikirler daha dayanıklı, ilişkiler daha güvenli hale gelir. Eleştirinin olmadığı yerde ise herkes daha “emin” konuşur ama daha az “isabet” olur; çünkü kesinlik artar, denetim azalır.
Kısacası, bilinçli düşünme, sadece bireysel bir zihin terbiyesi değil; toplumsal bir sağlık işidir. Sanat ise bu sağlığın gizli antrenörüdür. Bizi hem durdurur hem olgunlaştırır ve belki en önemlisi, “haklı çıkmayı” değil “hakikate yaklaşmayı” değerli kılar.
Dipnot: (1)- Adab-ı münazara, tartışmanın “kavga”ya değil hakikat arayışına hizmet etmesi için uyulan nezaket ve yöntem kurallarıdır. Kısaca, kişiye değil fikre yüklenmek, delil istemek, söz kesmemek, çarpıtmamak ve itirazı saygıyla yapmak gibi bir tartışma terbiyesi.




