Sonbahar Ankara’ya biraz daha erken gelir sanki.
Şehrin gri gökyüzü, havaya çöken serinlik ve günün daha erken solmaya başlayan ışığı, sonbaharın kendine özgü o hafif melankolisini Ankara’da daha belirgin hissettirir.
2019 Kasım’ında yine böyle bir Ankara gününde yolumuz Ankara Kalesi’ne düşmüştü.
Kale’ye gitmiş olanlar bilir; yolları yokuştur. Dar, Arnavut kaldırımlı sokaklar kimi yerde insan trafiğine bile yetmezken araya otomobiller de girince yürümek biraz sabır ister. Bir yandan yokuşu çıkarsınız, bir yandan kenara çekilip geçen araca yol verirsiniz. Sonra birkaç adım sonra yeniden durur, bir dükkânın vitrinine bakarsınız.
Yine de Ankara Kalesi’nin insanı tekrar tekrar çağıran bir tarafı vardır. Gündelik hayat, tarihin içine karışmıştır orada.
Bir dükkânda, yıllar önce kullanılmış küçük el aletlerine rastlarsınız; hemen yanında eski bir tarım aleti, başka bir vitrinde bakır eşyalar, kilimler ya da küçük antikalar çıkar karşınıza. Birkaç adım ötede rengârenk taşların dizildiği tezgâhlar vardır. Satıcılar, hangi taşın nereden geldiğini, ne işe yaradığını, hangi özelliği taşıdığını sabırla anlatır.
Sokak ilerledikçe Kale’nin başka yüzleri belirir. Sanat atölyeleri, hediyelik eşya dükkânları, antikacılar, küçük galeriler, çay ve kahve içilen mekânlar, yeme içme yerleri birbirine karışır. Bir kapının önünde eski bir eşya dikkatinizi çekerken, birkaç metre sonra bir ressamın atölyesine ya da duvarları tablolarla dolu küçük bir galeriye rastlayabilirsiniz.
Kale’nin çekiciliği biraz da buradadır. Tarih orada yalnız taş duvarlarda durmaz; gündelik hayatın içine karışır. Esnafın sesine, vitrindeki eski bir objeye, bir fincan çayın buharına, bir resmin karşısında durup bakan insana siner.
Biz de o gün, bu sokakların içinde ağır ağır dolaşırken kendimizi Galeri Z’nin kapısında bulduk.
İlk bakışta dikkatimizi çeken şey, mekândaki çeşitlilik oldu. Duvarlarda resimler, camlı büfelerde takılar, bir yanda halılar, başka bir köşede el emeğiyle yapılmış farklı işler vardı. Bir sanat galerisine girmiştik ama mekân kendisini yalnız “resim galerisi” diye tarif etmiyordu. Sanatla zanaatın, eskiyle yeninin, satışla sohbetin birbirine karıştığı başka bir havası vardı.
O yıllarda resimle ilişkim henüz, kendi deyişimle, platonik seviyelerdeydi. Bakıyor, beğeniyor, merak ediyordum; ama ressamları, teknikleri ya da sanat piyasasının dilini bugünkü kadar bilmiyordum.
Galeriyi ağır ağır dolaştık. Duvarlardaki resimlerin önünde durduk, büfelerdeki işleri inceledik, halılara baktık. Bir arının çiçekten çiçeğe dolaşıp bal toplaması gibi, gözümüze takılan her şeyden küçük bir şey alarak turumuzu tamamladık.
Çıkış kapısına doğru yönelmiştik ki yanımıza bir hanımefendi geldi. Gülümseyerek:
“Merhaba, size nasıl yardımcı olabilirim?” dedi.
Teşekkür ettik. Yalnızca gezdiğimizi, mekânı ve içindeki işleri beğendiğimizi söyledik. Biraz konuştuktan sonra hiç beklemediğimiz kadar doğal bir biçimde:
“Vaktiniz varsa size bir çay ikram edebilirim.” dedi.
Ne yalan söyleyelim, Kale’nin yokuşları da biraz yormuştu bizi. Üstelik galerinin bir köşesinde, sobanın çevresine dizilmiş koltuklarda oturan birkaç kişinin keyifli sohbeti uzaktan bile hissediliyordu. Arada yükselen kahkahalardan, insanların oraya yalnız bir sergi görmek için gelmediği belliydi.
Çay teklifine hayır demedik.
İyi ki de dememişiz.
Bir çayla başlayan sohbet yaklaşık bir saat sürdü. O bir saat içinde Galeri Z hakkında öğrendiğimiz şey, duvarlara bakarak öğrendiğimizden çok daha fazlaydı. Resimlerden, ressamlardan, halılardan, el işlerinden; bir esere neden yalnız bakılmayıp bazen hikâyesinin de dinlenmesi gerektiğinden konuştuk.
Karşımızdaki hanımefendi galeriyi anlatırken aslında kendisini anlatmıyordu. Bir ressamdan başka bir ressama, bir halıdan başka bir hikâyeye geçiyor; kimi zaman bir sanatçının huyunu, kimi zaman bir eserin nasıl ortaya çıktığını anlatıyordu.
Sohbet ilerledikçe onun yalnız galerinin sahibi olmadığını anladık. Oradaki resimleri biliyor, sanatçıları tanıyor, eserlerin hikâyelerini hatırlıyordu. Daha önemlisi, bütün bunları anlatmayı seviyordu.
O hanımefendi Fatma Tuna’ydı.
Bir saat önce kapısından tesadüfen girdiğimiz Galeri Z’den çıkarken artık elimiz boş değildi. Duvarlarda gördüğüm resimlerden biri özellikle dikkatimi çekmişti: Akdoğan Topaçlıoğlu’nun bisiklete binen kızlar çalışması. O gün resmi de beraberimizde götürdük.
Fatma Hanım ise ayrılırken bize küçük bir nazar boncuğu hediye etti. Resim duvarımıza asıldı, nazar boncuğu da o günün küçük hatırası olarak kaldı.
Fakat asıl kalan, o bir saatlik sohbetti.
Yıllar sonra Fatma Tuna’nın kırk yılı aşan galericilik hayatını dinlerken o Kasım günü başka bir anlam kazandı. Çünkü onun galericilik anlayışının önemli bir tarafı, daha ilk karşılaşmamızda oradaydı: İnsan önce içeri giriyor, oturuyor, bir çay içiyor, konuşuyor, dinliyor, biraz daha bakıyor; sonra bazen çıkarken yanında yalnız bir resim değil, yeni bir dostluk da götürüyordu.
Fatma Tuna ve Galeri Z ile tanışıklığımız böyle başladı.
Dünyayı Dışarıdan Görmek
Fatma Tuna galericiliğe sanat piyasasının içinden gelmedi. Galeri Z’ye uzanan yolun gerisinde, daha önce yaşanmış başka bir hayat deneyimi vardı: yurtdışında geçirilen yıllar, diplomatik çevreler ve Türkiye’ye bir süreliğine dışarıdan bakabilme imkânı.
Bu deneyim, yalnızca eşi Yetki Tuna’nın görevleri nedeniyle yurtdışında bulunmuş bir kadının hikâyesi değildi. Fatma Tuna, 1963’te Almanya’da Türkiye’nin dış temsilciliğinde çalışmaya başlamış, kendi mesleki hayatı içinde farklı toplumlarla ve insanlarla tanışmıştı. Yetki Tuna’yla da bu çalışma ve dostluk çevrelerinin içinde yolları kesişti; tanışıklıkları zamanla evliliğe dönüştü.
Sonraki yıllarda yurtdışı hayatını birlikte sürdürdüler. Özellikle 1977–1981 arasında ABD’de geçirdikleri dönem, ikisinin de hafızasında yalnız diplomatik hayatın resmî tarafıyla değil, gündelik hayatın içinden kalan çok sayıda güzel ve acı - tatlı anılarıyla yer etti. Yeni insanlar, farklı alışkanlıklar, başka hayat biçimleri ve uzun sohbetler, Fatma Tuna’nın dünyaya bakışını da genişletti.
Fakat bu yıllarda onu en çok şaşırtan şeylerden biri, gelişmiş ülkelerde yaşayan bazı insanların Türkiye hakkında ne kadar az şey bildiğini görmekti.
Bir gün bir Amerikalı ayakkabısını beğenir ve nereden aldığını sorar. Fatma Tuna “Türkiye’den” deyince karşısındaki şaşkınlıkla:
“Türkiye’de ayakkabı yapılıyor mu?” diye sorar.
Başka bir konuşmada Türk aile hayatı çok eşlilik üzerinden tarif edilmeye çalışılır. Türkiye, kimi insanların zihninde hâlâ birkaç eski ve eksik kalıptan ibarettir.
Fatma Tuna bu karşılaşmaları bugün anlatırken yalnız soruların tuhaflığı üzerinde durmuyor. Çünkü bazen bir soru, sorulan ülke hakkında olduğu kadar soruyu soran insanın dünyayı ne ölçüde tanıdığı hakkında da bilgi verir. Bir ülkenin ekonomik, bilimsel ya da teknolojik olarak gelişmiş olması, o ülkede yaşayan herkesin başka toplumları ve kültürleri iyi tanıdığı anlamına gelmez.
Onun bu sorular karşısındaki tavrı ise küçümsemek değil, anlatmak olur. Türkiye’de ne üretildiğini, insanların nasıl yaşadığını, kadınların ve aile hayatının gerçekte nasıl olduğunu, el sanatlarını, gündelik kültürü anlatır. Yıllar sonra bu karşılaşmaların kendisini Türkiye’yi tanıtma konusunda iyice “bilediğini” söyleyecektir.
Galeri Z’nin başlangıcındaki duyguyu biraz da burada aramak gerekir.
Fatma Tuna Türkiye’ye döndüğünde aklında yalnız resim yoktu. Halı, kilim, çini, el emeği ve zanaat da onun için Türkiye’yi anlatan birer kültür taşıyıcısıydı. Zamanla bunların yanına resim eklenecek ve Galeri Z, yalnız eserlerin sergilendiği bir mekân olmaktan çıkarak Türkiye’ye dair farklı hikâyelerin bir araya geldiği bir yere dönüşecekti.
Başlangıçta yapmak istediği şey belki de bir sanat galerisi kurmaktan önce, Türkiye’yi gösterebileceği ve anlatabileceği bir yer açmaktı.
Bazen bir kilimle, bazen bir çiniyle, bazen bir resimle; sonraki yıllarda bir tabak yemekle ya da uzun bir sohbetle.
Sanat ile Zanaat Arasında Duvar Yok
Fatma Tuna’nın sanat ve zanaat üzerine söyledikleri, Galeri Z’nin neden klasik bir galeri kalıbına hiçbir zaman bütünüyle oturmadığını da açıklar.
O, zanaatı sanatın karşısına koymuyor. Tam tersine, insanın yaptığı işi iyi yapmasının temelinde emek, tekrar, beceri ve ustalık olduğunu düşünüyor. Bunu anlatırken büyük kavramlara başvurmuyor; gündelik hayatın içinden örnekler veriyor. Yufka açıyorsan iyi açacaksın, ekmek yapıyorsan işini hakkıyla yapacaksın. Bir işi öğreniyorsan elin, gözün ve zihnin o işe alışacak; çalışacak, tekrar edecek, zamanla ustalaşacaksın.
Sanatın bütün bunların üzerine yaratıcılığı, kişisel ifadeyi ve insanı etkileyen o ayrı gücü eklediğini düşünüyor. Ama sanatın emekten, teknikten ve ustalıktan bütünüyle koparılmasına da mesafeli.
Bu yüzden Galeri Z’de resimle halının, kilimin, çininin ve başka el sanatlarının aynı mekânda bulunması onun için bir çelişki değildi. Hepsi başka bir geleneğin, başka bir emeğin ve başka bir ustalığın ürünüydü.
Sanat çevresinde herkes aynı fikirde değildi. Fatma Tuna, dönemin bazı sanat yazılarında Galeri Z’nin “halı dükkânı mı, galeri mi?” diye eleştirildiğini hatırlıyor. Fakat bu eleştiri beklenenin tersine galeriyi daha görünür kılmış, zaten var olan merakı daha da artırmıştı. Galeriye gelenlere, yazıyı okuyup “Bir de biz görelim” diyen yeni ziyaretçiler eklenmişti.
Belki de Galeri Z’yi farklı kılan taraf tam burada ortaya çıkıyordu.
Fatma Tuna’nın dünyasında sanat ile zanaat birbirinin rakibi değildi. İkisinin de arkasında emek, ustalık ve insan vardı. Ve her ikisinin de anlatacak bir hikâyesi.
1983: Cinnah Caddesi’nde Galeri Z
Galeri Z, 1983 yılında Ankara Cinnah Caddesi’nde kapılarını açtı. Çevresinde başkentin kendine özgü sosyal hayatı vardı. Çankaya ve Kavaklıdere hattında büyükelçilikler, yabancı kültür merkezleri, askerî ataşelikler ve bürokrasi çevresi yoğunlaşıyordu. Ankara’nın üniversiteleri ve güçlü akademik çevreleri kentin farklı bölgelerine yayılmış olsa da, bu çevrelerin insanları Çankaya’nın kültür ve sanat hayatıyla sürekli temas hâlindeydi. Cinnah ve çevresinde yaşayan yabancı misyon çalışanları, yakınlardaki Amerikan Kulübü ve özellikle Gazi Eğitim çevresinden gelen sanatçılar, Galeri Z’nin ilk yıllarında oluşan insan ve sanat çevresinin önemli parçaları olacaktı.
Fatma Tuna ise sanat dünyasının içine henüz yeni giriyordu. Galeri Z’nin ilk günlerinde halı, kilim, çini ve el sanatları mekânın önemli bir parçasıydı; resim ise kısa süre içinde galerinin ana damarlarından birine dönüşecekti. Bu geçişte Gazi Eğitim çevresinin ve özellikle Söbütay Özer’in desteğinin önemli bir yeri olduğunu Fatma Tuna bugün de özellikle vurguluyor. Yeni bir galerinin kapısı açılmıştı; fakat o kapının sanatçılarla, izleyicilerle ve koleksiyonerlerle nasıl buluşacağını zaman gösterecekti.

İlk önemli adımlardan biri 1983 sezonundaki karma sergidir. Cemal Güvenç, Oya Kınıklı, Hasan Pekmezci, Hayati Misman, İhsan Çakıcı, Mustafa Ayaz, Sabri Akça, Vedat Can, Nuri Abaç ve Ömer Lütfi Çetin aynı sergide bir araya gelir.

Bugünden geriye dönüp bu isimlere bakınca listenin ağırlığı daha iyi anlaşılıyor. Çünkü o gün Galeri Z’nin duvarlarında eserleri bulunan sanatçıların önemli bir bölümü, sonraki yıllarda yalnız sergileriyle değil, sanat eğitimine yaptıkları katkılar, aldıkları ödüller, yetiştirdikleri öğrenciler ve Türkiye’nin sanat kurumlarındaki görevleriyle de güçlü izler bırakacaktır.
Cemal Güvenç (1925–2013), Türk suluboya resminin saygın isimlerinden biri olacaktır. Malik Aksel ve Refik Epikman’ın öğrencisi olarak Gazi Eğitim’den yetişen Güvenç, doğayı ve çevreyi ince, saydam bir suluboya duyarlılığıyla resmedecek; Suluboya Ressamları Grubu’nun kurucuları arasında yer alacak, Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde ödül alacak ve yarım yüzyılı aşan sanat hayatıyla onurlandırılacaktır. Galeri Z’nin ilk kişisel sergisinin de onunla açılması, genç bir galeri için güçlü bir başlangıçtır.
Oya Kınıklı (1941–2018), Nurullah Berk Atölyesi’nden yetişmiş, Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde çalışmış; Gazi Eğitim’den Anadolu Üniversitesi’ne uzanan akademik hayatında pek çok öğrenci yetiştirmiş bir ressamdır. Figür, özellikle de kadın figürü onun resminin belirgin alanlarından biri olur. Keman ve viyola çalan genç kadınlarıyla tanınan Kınıklı, ilerleyen yıllarda Devlet Resim ve Heykel Sergileri başta olmak üzere çeşitli ödüller kazanacaktır. Fatma Tuna’yla başlayan galeri ilişkisi de zaman içinde uzun bir dostluğa dönüşecektir.
Hasan Pekmezci (1945–) ise bu grubun yalnız ressam değil, sanat eğitiminin kurucu emekçilerinden biri olarak öne çıkan isimlerindendir. Gazi Eğitim’de serigrafi atölyesini kuracak; daha sonra Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde gravür, serigrafi ve litografi atölyelerinin kuruluşunda görev alacak, profesörlüğe yükselecek ve Güzel Sanatlar Enstitüsü müdürlüğü gibi akademik sorumluluklar üstlenecektir. Şili Bienali’ne ve Osaka Trienali’ne seçilecek, yurt içinde ve dışında onlarca kişisel sergi açacak, sanat eğitimi ve özgün baskı alanında kuşaklar yetiştirecektir.
Hayati Misman (1945–), özgün baskı ve gravür sanatının güçlü temsilcilerinden biri olacaktır. Gazi Eğitim’den sonra Almanya’da Kassel Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde grafik tasarımı eğitimi alan Misman; Gazi, Bilkent ve Hacettepe üniversitelerinde akademik görevler üstlenecek, profesörlüğe kadar uzanan sanat eğitimi hayatının yanında çizginin belirleyici olduğu kendine özgü resim ve baskı diliyle tanınacaktır.
İhsan Çakıcı (1944–2026) da Gazi Eğitim çevresinden yetişen sanatçı-eğitimcilerdendir. Anadolu uygarlıklarının imgelerini, tarihsel işaretlerini ve kültürel belleğini çağdaş resmin içinde yeniden yorumlayan çalışmalarıyla kendi çizgisini oluşturur. Yıllarca Gazi’de görev yapar; Devlet Resim ve Heykel Sergilerinden uluslararası sanat etkinliklerine kadar çok sayıda sergide yer alır. Anadolu’nun geçmişini bir arkeoloji vitrini gibi değil, yaşayan bir resim malzemesi olarak kullanması onun sanatını ayırt eden özelliklerden biri olacaktır.
İlk karmanın bir başka dikkat çekici ismi **Mustafa Ayaz (1938–2024)**dır. Gazi Eğitim Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra aynı kurumda akademik hayata başlayan Ayaz, ilerleyen yıllarda Hacettepe ve Bilkent üniversitelerinde görev yapacak ve profesör unvanını alacaktır. Çok sayıda ulusal ve uluslararası sergiye katılacak, eserleri Türkiye’nin yanı sıra farklı ülkelerdeki koleksiyonlara girecektir. Yıllar sonra Ankara’da kendi adını taşıyan Mustafa Ayaz Vakfı ve Plastik Sanatlar Müzesi’ni kurması, onun sanatçı kimliğini kişisel üretimin ötesinde kalıcı bir kültür kurumuna taşıyacaktır.
Sabri Akça (1936–2022), öğretmen okulları ve Gazi Eğitim geleneğinin güçlü sanatçı-eğitimcilerindendir. Anadolu doğası, köy yaşamı ve özellikle kış manzaraları onun resminde ayrı bir yer tutar. Uzun yıllar resim öğretmenliği yapacak, daha sonra yetiştiği Gazi’ye hoca olarak dönecek ve pek çok genç sanatçının eğitiminde rol oynayacaktır. Devlet Resim Ödülü ve DYO Resim Yarışması derecesi gibi başarılarla sanat hayatındaki yerini sağlamlaştıracaktır.
Vedat Can (1940–2018), gösterişten uzak sanatçı kişiliği, suluboya ve doğaya dönük çalışmalarıyla bu çevrenin daha sakin ama kalıcı isimlerinden biridir. Gazi Eğitim’de öğrencilikten öğretim üyeliğine uzanan uzun bir bağ kuracak; akademisyenliği boyunca sanat eğitiminin içinde yer alacak ve pek çok öğrenci yetiştirecektir.
Nuri Abaç (1926–2008) ise listedeki en kolay ayırt edilebilecek resim dünyalarından birine sahiptir. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde Léopold Lévy Atölyesi’nden başlayan sanat eğitimi ve mimarlık formasyonu, onun resmindeki kurgu anlayışında kendisini hissettirir. Anadolu söylenceleri, Karagöz, orta oyunu, pazar yerleri, kalabalıklar ve gündelik hayat, onun elinde mizahi ve fantastik bir dünyaya dönüşür. Çok figürlü kompozisyonlarıyla kendine özgü bir anlatı kuran Abaç, zamanla Türk resminin hemen tanınabilen sanatçılarından biri olacaktır.
Ömer Lütfi Çetin (1934–2023) ise bu topluluğa başka bir yoldan gelir. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunudur; resme lise yıllarında ressam Turan Erol’un teşvikiyle başlamış, Ankara’da Lütfü Günay Atölyesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür. Doğaya yönelen izlenimci peyzajlarıyla tanınacak; Devlet Resim ve Heykel Yarışması, DYO ve başka sanat yarışmalarında ödüller kazanacak, eserleri yurt içinde ve dışında koleksiyonlara girecektir.
Bu isimleri yan yana getirdiğinizde Galeri Z’nin ilk karma sergisinde yalnız farklı ressamların değil, Cumhuriyet’in sanat eğitimi birikiminin ve Ankara’nın güçlü sanat çevresinin farklı damarlarının bir araya geldiği görülür. Suluboyadan gravüre, özgün baskıdan yağlıboyaya; figürden peyzaja, Anadolu’nun kültürel belleğinden fantastik anlatıya uzanan geniş bir dünya vardır.
Bütün bunların ortasında ise galericiliği henüz yaşayarak öğrenen Fatma Tuna durmaktadır.
O gün elbette kırk yıl sonrasından bakıp bu sanatçıların hangisinin profesör olacağını, kimin uluslararası bienallere katılacağını, kimin müze kuracağını, kimin yüzlerce öğrenci yetiştireceğini hesaplamıyordu. Önünde eserler ve insanlar vardı. Kimin resminin kime dokunduğunu, hangi sanatçının nasıl çalıştığını, bir eserin nasıl sunulacağını, izleyicinin neye yaklaştığını gözlemliyordu.
Galericilik biraz da böyle öğreniliyordu.
Bir sergi açılıyor, sanatçılar geliyor, insanlar resimlerin önünde duruyor, sorular soruluyor, kimi eser satılıyor, kimi duvarda kalıyor; bütün bunların içinde galericinin gözü de yavaş yavaş yetişiyordu.
Bu nedenle 1983’teki ilk karma sergi, Galeri Z tarihinde yalnızca programın ilk satırlarından biri değildir. Fatma Tuna’nın sanatçıları tanımaya, izleyicisini anlamaya ve Galeri Z’nin nasıl bir yer olacağını keşfetmeye başladığı ilk önemli eşiklerden biridir.
Ardından Cemal Güvenç’in kişisel sergisi gelir.
Galeri Z’nin resimle kurduğu ilişki artık geçici bir arayış değildir.
Cinnah Caddesi’nde açılan kapı, yavaş yavaş bir sanat çevresine açılmaktadır.
Bir Resmi Beğenen İnsan Onu Alabilmeli
Fatma Tuna’nın galericilik anlayışında belirginleşen önemli çizgilerden biri, sanat eserinin yalnız yüksek gelirli insanların ulaşabileceği bir nesne olmaması gerektiği düşüncesidir.
Bunu uzun teorilerle anlatmıyor. Çok daha sade söylüyor: Bir insan bir resme bakıp “Aa, ne güzel” diyorsa, mümkünse onu alabilmeli.
Bu nedenle sanatçılardan zaman zaman daha küçük boyutlarda işler istiyor, fiyatı daha erişilebilir hale getirmeye çalışıyor, gerektiğinde taksit yapıyor. İlk kez resim alan insanı küçümsemiyor; tam tersine, onu özellikle önemsiyor. Çünkü iyi biliyor ki koleksiyoner bir günde ortaya çıkmıyor. Çoğu zaman küçük bir resimle başlayan merak, zamanla başka eserlere, başka ressamlara ve daha dikkatli bakmaya dönüşüyor. İnsan önce bir resmi seviyor, sonra başka bir ressamın adını merak ediyor; duvar değişirken gözü de yavaş yavaş değişiyor.
Fatma Tuna’nın galericiliğinde satış bu nedenle yalnız kasaya giren para değil. Bazen bir insanın sanatla kuracağı uzun ilişkinin ilk adımı.
Bir Sünnet Resminin Önünde
Fatma Tuna’nın hafızasında bazı resimler sanatçısının adından önce sahnesiyle kalmış.
Bunlardan biri Hasip Pektaş’ın sünnet konulu çalışmasıdır.
Resimde bir köy avlusu vardır. Ortada bir sandalye, sandalyede sünnet olacak çocuk; karşısında sünnetçi, çevrede telaşlı anne ile olup biteni izleyen baba… Bir köşede de kedi.
Fatma Tuna yıllar sonra bu resmi anlatırken ayrıntıları hâlâ tek tek hatırlıyor. Çünkü çalışma, Galeri Z’nin özellikle yabancı ziyaretçilerinin önünde uzun süre durduğu resimlerden biri olmuş.
İnsanlar önce bakıyor, sonra soruyor:
“Burada ne oluyor?”
Fatma Tuna da anlatmaya başlıyor. Resmin ortasında, köy avlusuna konmuş bir sandalyede sünnet olacak çocuk oturuyor; bacakları açık, yüzü ağlamaklı. Hemen yanında sünnetçi, elinde usturasıyla bekliyor. Arkada telaşlı anne, elinde ağzına kadar dolu bir kapla olan biteni izliyor; baba biraz ötede sahneye bakıyor. Bütün bu telaşın kenarında ise bir kedi, gündelik hayat hiç kesilmemiş gibi kendi halinde duruyor. Fatma Tuna yabancı ziyaretçilerine çocuğun neden orada oturduğunu, sünnetçinin kim olduğunu, ailenin neden çevresinde toplandığını ve bütün bu sahnenin Türkiye’deki bir geleneğin parçası olduğunu anlatıyor. Böylece resim, yalnız seyredilen bir görüntü olmaktan çıkıyor; içindeki insanlarla, telaşıyla ve küçük ayrıntılarıyla bir hayat hikâyesine dönüşüyor.
Fatma Tuna’nın yıllar içinde fark ettiği şeylerden biri de bu olmuş: Türkiye’den bir hayat sahnesi taşıyan resimler yabancı ziyaretçilerin özellikle ilgisini çekiyor. Düğünler, kına geceleri, köy hayatı, pazar yerleri, sünnet törenleri ve gündelik yaşamdan sahneler, onlar için yalnız estetik bir tercih değil; ziyaret ettikleri ülkeye dair anlatabilecekleri bir hikâye de taşıyor.
Bir resim Ankara’daki galerinin duvarından iniyor, başka bir ülkedeki eve gidiyor. Bir süre sonra o evde bir misafir karşısına geçip:
“Bu sahne neyi anlatıyor?” diye soruyor.
Resmin sahibi de Türkiye’de duyduğu hikâyeyi yeniden anlatmaya başlıyor. Böylece kültür, sınırları aşıyor ve sanatın içinde yaşamayı sürdürüyor.
Fatma Tuna’nın galericiliğinde sanatla kültürün birbirine değdiği yer biraz burada. O, resmi satarken yalnız ressamın adını söylemiyor; resimdeki hayatı da anlatıyor. Ve bazen bir eser Galeri Z’nin duvarından yalnız alıcısıyla değil, hikâyesiyle birlikte başka bir ülkenin yolunu tutuyor.
Oya Kınıklı: “Ben mi?”
Fatma Tuna’nın sanatçı hikâyeleri içinde Oya Kınıklı’nın yeri ayrı.
Bir gün ona kişisel sergi açmayı teklif ediyor.
Oya Kınıklı’nın ilk tepkisi şaşkınlık oluyor:
“Ben mi?”
Fatma Tuna başlangıçta bu şaşkınlığa pek anlam veremiyor. Sonra karşısındaki sanatçının daha önce yaşadığı bir sergileme deneyiminden incindiğini, yaptığı işin gerektiği ölçüde değer görmediğini ve bunun onda bir kırgınlık bıraktığını anlıyor.
Bu durumda Fatma Tuna’nın teklifi yalnız yeni bir sergi önerisi olmaktan çıkıyor. Bir sanatçının yeniden görülmesi, işinin yeniden ciddiye alınması anlamına geliyor.
Sergi açılıyor.
Ardından başka karşılaşmalar, başka çevreler ve yeni sergiler geliyor. Fakat iki kadın arasındaki ilişki sergi takvimiyle sınırlı kalmıyor; zamanla dostluğa dönüşüyor.
Fatma Tuna bugün Oya Kınıklı’yı anlatırken yalnız sanat tarihinden bir isimden söz etmiyor. Bir tabloyu, söylenmiş bir cümleyi, yıllar önce verilmiş bir sözü, başka bir koleksiyona giden resmi ve o resmin etrafında kalan hatıraları birlikte hatırlıyor.
Sanat dünyasının dışarıdan pek görünmeyen tarafı da biraz burada.
Elbette sözleşmeler, fiyatlar ve komisyonlar var. Ama bunların yanında kırılmak, gönül koymak, yeniden konuşmak, verilen sözü hatırlamak ve yıllar sonra aynı insanı hâlâ sevgiyle anlatmak da var.
Bazı sergiler biter. Bazı ilişkiler ise sergi kapandıktan sonra başlar.
Celalettin Uzmen: “Ah Be Kızım…”
Fatma Tuna’nın anlattığı sanatçı hikâyelerinin bazıları, yalnız Galeri Z’nin değil, karşısındaki sanatçının hayatından da küçük bir pencere açar. Ahmet Celalettin Uzmen böyle isimlerden biridir.
1901’de Midilli’de doğan Uzmen, Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam etme imkânı bulamaz; öğretmenlik yapar ama resimden hiç kopmaz. Kendi kendini yetiştirir, bir dönem Zeki Faik İzer’den ders alır. Özellikle suluboya, peyzaj ve İstanbul görünümleriyle, gelenekçi izlenimci çizgide kendine ait bir resim dili kurar. Sanat çevresinin içindedir, sergiler açmıştır; fakat Fatma Tuna’nın yıllar sonra hatırladığı kadarıyla, Galeri Z’den önce açtığı beş sergide tek bir resim dahi satamamıştır. Bu deneyim, Uzmen’in sergi açma hevesini de önemli ölçüde kırmıştır.
Fatma Tuna’nın yolu ona, oğlu diplomat Deniz Uzmen üzerinden çıkar. Telefon numarasını alır, arar, kendisini ve Galeri Z’yi tanıtır; ardından Celalettin Uzmen’in sergisini açmak istediğini söyler.
Karşı taraftan uzun bir açıklama gelmez:
“Ben sergi açmıyorum.”
Telefon kapanır.
Fatma Tuna şaşkınlıkla Deniz Uzmen’e durumu anlatır. Deniz, babasının huyunu bildiği için pek şaşırmaz; hafifçe tebessüm edip:
“Bir daha ara,” der.
Fatma Tuna tekrar arar. Bu kez karşıdaki ses onu tanımaktadır ama cevap değişmez:
“Kızım, dedim ya ben sergi açmayacağım.”
Telefon bir kez daha kapanır.
Başka biri burada “İstemiyor işte” deyip vazgeçebilirdi. Fatma Tuna’nın karakterinde ise ikinci “hayır” her zaman son cevap değildir. Bir süre bekler, sonra yeniden telefon eder. Bu defa sergiden hiç söz etmez:
“Celal Bey, biz sizi ziyaret etmek istiyoruz.”
Bu kez kapı aralanır.
“Gelin.”
Fatma ve Yetki Tuna İstanbul’a, Celalettin Uzmen’in evine giderler. Kapıyı Uzmen değil, güler yüzlü eşi açar. İlk telefon görüşmelerindeki o kısa ve sert cümlelerin ardından karşılarında beklediklerinden daha sıcak bir ev vardır. Uzmen’in eşi onları içeri buyur eder; oturma ve yemek bölümünün birlikte düzenlendiği geniş salon-salamanjeye geçerler. Salonun iki kanatlı ferforje kapıları balkona, balkon da güzel bir manzaraya açılmaktadır.
Celalettin Uzmen de oradadır. Telefondaki mesafesi bütünüyle kaybolmuş değildir; biraz ciddi, biraz temkinli, biraz da karşısındaki genç kadının ne söyleyeceğini merak eden bir hali vardır. Fatma Tuna ise konuşmaya, sormaya ve karşısındakini anlamaya hazırdır.
Güzel manzaraya açılan o salonda sohbet böyle başlar. İlk dakikalarda sergiden çok birbirlerini tartarlar sanki. Fatma Tuna konuşur, Uzmen dinler; kimi zaman kısa cevaplar verir, kimi zaman sessiz kalır. Fakat sohbet ilerledikçe telefondaki “Ben sergi açmıyorum” diyen adamın sertliği yavaş yavaş çözülmeye başlar.
Bir süre sonra Uzmen yerinden kalkıp birkaç resim getirir. Ardından birkaç tane daha. Fatma Tuna’nın dikkati artık bütünüyle eserlerdedir. Uzmen bir yandan hâlâ sergi açmaya niyeti yokmuş gibi davranmakta, öte yandan yıllardır yaptığı işleri birer birer önlerine çıkarmaktadır.
Fatma Tuna resimlere baktıkça merakı artar ve sonunda dayanamaz:
“Celal Bey, bunlar çok güzel. Niye sergilemiyorsunuz?”
Sohbetin yönü o anda değişir.
Uzmen daha önce sergiler açtığını ama sonuç alamadığını anlatır. İnsanlar resimlere bakmış, beğenmiş ama satın almamıştır. Yeniden aynı hayal kırıklığını yaşamak istememektedir. Üstelik bir sorun daha vardır: resimlerin çerçeveleri yoktur.
Fatma Tuna’nın cevabı gecikmez:
“Çerçevelerini ben yaptırırım.”
O andan sonra sergi düşüncesi yavaş yavaş gerçeğe dönüşmeye başlar. Eserler Ankara’ya taşınır, çerçeveler yaptırılır, davetiyeler hazırlanır. Günler süren emeğin ardından sergi salonu da şekillenmeye başlar.

Açılıştan önce Celalettin Uzmen Galeri Z’nin bir köşesinde sandalyede oturmuş, olup biteni seyretmektedir. Fatma Tuna ise salonda bir o yana bir bu yana gider; bir resmin yerini değiştirir, başka birini biraz yukarı aldırır, geri çekilip bakar, gerekirse yeniden müdahale eder.
Salon nihayet tamamlandığında Uzmen’in yanına oturur. İkisi bir süre birlikte duvarlara bakarlar.
Fatma Tuna sorar:
“Nasıl? Güzel oldu mu? Beğendiniz mi?”

Celalettin Uzmen ona döner. Cevabında, günlerdir uğraşan genç bir kadının emeğini gören yaşlı bir adamın babacanlığı vardır:
“Ah be kızım… Çok yordun kendini. Ne gerek vardı bu kadarına?”
Bu sözün altında biraz da geçmişteki sergilerin bıraktığı hayal kırıklığı vardır. Uzmen, bunca hazırlığın sonunda yine aynı sonucu göreceğini düşünmektedir. Fatma Tuna’nın bütün bu zahmetine biraz da bunun için üzülür.
Fakat o gün Galeri Z’de yalnız Uzmen için değil, Türk resim tarihinin hafızası açısından da özel bir buluşma vardır. Serginin konukları arasında Cumhuriyet dönemi Türk resminin iki önemli ismi, Şefik Bursalı ile Eşref Üren de yer alır.

1903 Bursa doğumlu Şefik Bursalı, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Feyhaman Duran, Namık İsmail ve Avni Lifij gibi Türk resminin önemli isimlerinin çevresinde yetişmiş; özellikle Bursa ve Anadolu peyzajlarıyla tanınmış güçlü bir ressamdır. Konya bozkırından Selçuklu yapılarına, Bursa’nın doğasından Anadolu’nun farklı şehirlerine uzanan resimlerinde ışığı ve rengi kendine özgü bir duyarlılıkla işler. 1936’dan itibaren Güzel Sanatlar Akademisi’nde uzun yıllar hocalık yapar.
Şefik Bursalı’nın Ankara’daki evi de uzun uğraşların ardından bir dönem müze olarak yaşatılır. Fatma Tuna’nın yakın dostu Bediha Bursalı, müzenin açılabilmesi için evi boşaltarak Kültür Bakanlığı’na teslim eder. Fatma Tuna’nın anlattığına göre müze, ziyaretçi sayısının azlığı ve işletme giderlerinin yüksekliği gerekçe gösterilerek yıllar sonra kapatılır; burada sergilenen eserler de mekândan taşınır. Tuna, bugün bu eserlerin nerede bulunduğuna ilişkin kendisinde kesin bir bilgi olmadığını söylüyor.
Bir sanatçının evini, eşyalarını ve eserlerini bir arada tutan böyle bir hafıza mekânının kapalı kalması, yalnız geçmişe ait bir eksiklik değildir. Şefik Bursalı’nın evinin yeniden ziyaretçiye açılması, bir ressamın hatırasını yaşatmanın ötesinde Türk resim tarihinin önemli bir parçasını yeniden kamuyla buluşturmak anlamına gelecektir. Belki de bugün üzerinde durulması gereken asıl mesele, bu kapının neden kapandığından çok, yeniden nasıl açılabileceğidir.
Eşref Üren ise Ankara’nın resim hafızasında ayrı bir yere sahiptir. 1897 İstanbul doğumlu sanatçı, İbrahim Çallı ve Hikmet Onat atölyelerinden Paris’te André Lhote’un çevresine uzanan bir sanat eğitimi geçirir; 1943’te d Grubu’na katılır. Yaşamının ve öğretmenlik yıllarının önemli bir bölümü Ankara’da geçer. Bulvarları, parkları, bağları, bahçeleri, sokakları, kar altındaki mahalleleri ve Gençlik Parkı’yla Ankara’yı yalnız bir başkent olarak değil, gündelik hayatı olan yaşayan bir şehir olarak resmeder.
Yani o gün Galeri Z’nin kapısından içeri giren bu iki insan, serginin çok özel konuklarıdır. Biri Anadolu peyzajının güçlü ustalarından Şefik Bursalı, diğeri Ankara’nın gündelik hayatını resmin hafızasına taşıyan Eşref Üren’dir.
Üstelik Fatma Tuna’nın hatırladığına göre o sıralar ikisinin arası biraz limonidir.
Celalettin Uzmen ise ikisinin de dostudur.
Bu nedenle kendi sergisinin heyecanını yaşayacağı açılış boyunca bir yandan da iki eski dost arasında küçük bir gönül diplomasisi yürütür. Bir süre Şefik Bursalı’nın yanında durur, sohbet eder; sonra salonun öteki tarafına geçip Eşref Üren’in yanına gider. Birinin yanında fazla kalıp ötekini ihmal etmemeye çalışır. Fatma Tuna’nın yıllar sonra gülümseyerek anlattığı bu küçük sahnede Uzmen, kendi resimlerinin arasında dolaşırken aynı zamanda iki eski dost arasındaki havayı da yumuşatmaya çalışmaktadır.
Sanat dünyasının dışarıdan pek görünmeyen taraflarından biri belki de budur. Duvarlarda resimler vardır ama salonun içinde yalnız eserler dolaşmaz; yılların dostlukları, küçük kırgınlıklar, sanatçı gururları ve eski tanışıklıklar da o kalabalığın içindedir.
Celalettin Uzmen o gün kendi sergisinin ressamı olduğu kadar, Şefik Bursalı ile Eşref Üren arasında gönüllü bir dostluk diplomatıdır da.

Derken açılışın başka bir heyecanı başlar.
Bir resim satılır.
Ardından bir başkası.
Sonra bir başkası daha.
Fatma Tuna’nın anlattığına göre sergideki 61 eserin 45’i alıcı bulur. Fakat hikâyenin asıl değeri bu rakamda değildir. Daha önce açtığı sergilerde satış göremeyen bir ressam, ilk kez kendi eserlerinin insanların evlerine gittiğini görmektedir.
Kısa süre önce galerinin köşesinde oturup:
“Ah be kızım, ne gerek vardı bu kadarına?”
diyen adamın karşısında şimdi duvarlar boşalmaktadır.
Fatma Tuna’nın yıllar sonra Celalettin Uzmen’den neredeyse bir baba yakınlığıyla söz etmesinin nedeni de biraz burada aranmalıdır. Başlangıçta telefonunu kapatan, sergi açmak istemeyen o tatlı sert ressamla, kolay vazgeçmeyen genç galerici arasında o gün sergi takvimini aşan bir ilişki doğar.
Celalettin Uzmen 1988’de hayata veda eder; fakat Fatma Tuna için hikâye orada kapanmaz. Yıllar sonra, 2021’de Uzmen’in eserleri Ankara’da yeniden sergileneceği zaman Fatma Tuna Bodrum’a kadar gidip resimleri kendi aracıyla Ankara’ya getirir.
Aradan onlarca yıl geçmiştir.
Bir zamanlar telefonda “Ben sergi açmıyorum” deyip kapatan ressam artık hayatta değildir.
Ama Fatma Tuna hâlâ onun resimlerini taşımaktadır.
Belki de Galeri Z’de kurulan bazı ilişkilerin sergi bittiğinde neden bitmediğini anlatmak için bundan daha güzel bir sahneye gerek yoktur.
Nuri Abaç: Dostluğun Açtığı Kapılar
Fatma Tuna’nın yakın olduğu sanatçılardan biri Nuri Abaçtır.
Abaç’ın kendine özgü resim dilini ayrı sever. Anadolu söylencilerini, Karagöz’ü, orta oyununu, gündelik hayatı ve fantastik figürleri aynı dünyanın içinde buluşturan resimleri, ilk bakışta tanınacak kadar kişisel bir dile sahiptir. Fatma Tuna da bu özgünlüğün farkındadır.
Ama dostluk, galericilikte her zaman kolaylık anlamına gelmez.
Nuri Abaç’ın eserlerinden söz ederken bunu açıkça söyler:
“Biraz pahalıydı.”
Fatma Tuna, Nuri Abaç’ın eserlerinden söz ederken onların kendi dönemleri ve sanatçının konumu içinde daha yüksek fiyatlarla değerlendirildiğini de hatırlıyor. Bu, onun için bir eleştiriden çok galericiliğin doğal gerçeklerinden biridir. Her sanatçının, her eserin ve her serginin kendi dengesi vardır; kimi çalışma daha hızlı karşılık bulur, kimi eser ise alıcısıyla buluşmak için daha uzun bir zaman bekler.
Fatma Tuna’nın Nuri Abaç’a duyduğu sanatçı saygısı ve kişisel yakınlık ise bu fiyat meselesinden bağımsızdır. Onun resmini önemser, kendine özgü dünyasını ayrı bir yerde tutar.
Abaç’ın Galeri Z’deki yeri de yalnız kendi eserleriyle sınırlı kalmaz. Başka sanatçıları Fatma Tuna’yla tanıştırır, çalışmalarını görmesini istediği ressamları önerir. Böylece Galeri Z’nin sanatçı çevresi doğal ilişkiler içinde genişler; bir sanatçı başka bir sanatçıya, bir sergi başka bir tanışıklığa kapı açar.
Galeri çevresi biraz da böyle büyür.
Bir sanatçı başka bir sanatçıyı getirir; bir müşteri yanında bir dostuyla gelir; bir sergide tanışan insanlar başka bir sergide yeniden karşılaşır. Zamanla galerinin çevresinde yalnız eserlerden değil, insan ilişkilerinden oluşan görünmez bir bağ dokusu oluşur.
Nuri Abaç’ın Fatma Tuna için değeri biraz da buradadır. Yalnız sevdiği bir ressam değil, Galeri Z’nin çevresini genişleten, başka sanatçılarla yeni yollar açan bir dosttur.
Fatma Tuna’nın kırk yılı aşan galericilik hayatında en kalıcı sermayelerden biri de zaten budur:
Kurulan ilişki ve o ilişkinin zaman içinde başka insanlara açılması.
Hasan ve Şükran Pekmezci: Dostluğun da Tarihi Var
Fatma Tuna’nın Hasan ve Şükran Pekmezci ile ilişkisi, Galeri Z’nin en uzun soluklu ve en insani hikâyelerinden biridir.
Hasan Pekmezci, 1983’te Galeri Z’nin ilk karma sergisinde yer alan sanatçılardandır. O yıllarda başlayan tanışıklık zamanla yakınlığa dönüşür. Fakat uzun ilişkiler her zaman düz bir çizgide ilerlemez; onların hikâyesinde de bir kırgınlık, ardından gelen mesafe vardır.
Bir dönem görüşmeler seyrekleşir.
Fatma Tuna bugün o yılları anlatırken olayın kendisinden çok, arada kaybolan zamana üzülüyor. Çünkü kırgınlık geçebiliyor; fakat geçmiş yıllar geri gelmiyor.
Sonra Ankara Kalesi devreye giriyor.
Yollar yeniden kesişiyor.
Fatma Tuna, Şükran Pekmezci’nin resimlerini yeniden görüyor. Uzun bir aradan sonra bir sanatçının çalışmalarına yeniden bakmak, bazen yalnız resme değil, geçmişte kalan ilişkiye de yeniden bakmak demektir.
Resimleri beğeniyor.
Galeri Z’ye alıyor.
Satışlar başlıyor.
Ama asıl önemli olan, aradaki mesafenin yavaş yavaş kapanması.
Bir zamanlar kırgınlığın ayırdığı insanlar yeniden aynı masaya oturuyor, aynı sergide buluşuyor, konuşmaya başlıyor. Dostluk bir anda eski haline dönmüyor; fakat zamanla yeniden yerini buluyor. Üstelik bu ikinci buluşma, geçmişteki yakınlığın da ötesine geçen, daha derin ve daha sıcak bir dostluğa dönüşüyor.
Fatma Tuna’nın Hasan ve Şükran Pekmezci’den söz ederken taşıdığı sıcaklık biraz da bundan geliyor. O ilişki yalnız başarılı sergilerden, satılan resimlerden ya da sanat çevresindeki ortaklıklardan oluşmuyor. İçinde yakınlık da var, kırgınlık da, uzaklaşma da, yeniden birbirini bulma da.
Belki uzun dostlukların gerçekliği de burada.
Hiç kırılmamakta değil.
Kırıldıktan sonra yeniden konuşabilmekte.
Yıllar sonra bu dostluk Ankara’nın dışına da taşındı. 2026’da Hasan ve Şükran Pekmezci’nin sanat yolculuğunun Kocaeli’de yeniden konuşulduğu buluşmada Fatma ve Yetki Tuna da yanlarındaydı.
1983’te Ankara’da başlayan bir ilişki, kırk yılı aşkın zaman sonra başka bir şehirde, başka bir kuşağın ve başka sanatseverlerin önünde yeniden yan yana geliyordu.
Bu yüzden Hasan ve Şükran Pekmezci hikâyesi Galeri Z’nin yalnız sanat tarihine değil, insan ilişkilerine de kaydettiği hikâyelerden biridir.
Dostluğun da bir tarihi vardır.
Galeri Z’de Çay, Kahve, Tarhana
Bir sanat galerisinin nasıl bir yer olması gerektiğine dair herkesin zihninde başka bir görüntü vardır. Bazı galerilerde insan sesini kendiliğinden alçaltır, yanlış bir yere basacakmış gibi dikkatli yürür, eserlerin karşısında ne kadar durması gerektiğini bile düşünür.
Galeri Z ise zamanla başka türlü bir mekâna dönüşmüş.
Kışın soba yanmış, çay ve kahve eksik olmamış; kimi gün tarhana çorbası yapılmış. Çocuklarıyla gelen aileler rahat etmiş, bir sanatçı uğradığında yalnız eser bırakıp çıkmamış, oturup uzun uzun sohbet etmiş. Fatma Tuna galeriyi yalnız resimlerin duvara asıldığı, eserlerin korunduğu bir yer olarak değil, insanların kendilerini rahat hissedebilecekleri bir buluşma mekânı olarak görmüş.
Bugün akademik bir metinde buna “sosyalleşme ve etkileşim alanı” denebilir. Oysa Galeri Z’de bu kavramlardan önce hayatın kendisi varmış. Soba yakılmış, çay koyulmuş, insanlar oturmuş, sohbet başlamış; sanat da bütün bunların ortasında yerini almış.
2019’da bizim yaşadığımız da bundan farklı değildi. Galeriye yalnız bakmak için girmiştik. Bir çay teklif edildi, oturduk, konuşmaya başladık; bir saat sonra elimizde bir resim, yanımızda küçük bir nazar boncuğu ve aklımızda yeni bir dostlukla çıktık.
Galeri Z’nin ruhunu anlatmak için belki de bundan daha uzun bir tarife gerek yok.
Cinnah’tan Kırkpınar’a, Kırkpınar’dan Kale’ye
Galeri Z’nin Ankara içindeki yolculuğu, yalnız bir işletmenin adres değiştirmesinden ibaret değildi. Cinnah Caddesi’nden Kırkpınar’a, oradan Ankara Kalesi’ne uzanan bu hareket, Fatma Tuna’nın galericilik anlayışının da zaman içinde nasıl genişlediğini gösteriyordu.
Kale’ye geldiğinde yalnız yeni bir dükkân bulmuş olmadı. Tarihî yapılar, antikacılar, eski esnaf, sanat atölyeleri, el sanatları, turistler ve gündelik hayatın birbirine karıştığı başka bir dünyanın içine girdi. Galeri Z artık yalnız kendi kapısının önünden değil, çevresindeki sokaklardan da beslenmeye başlamıştı.
Fatma Tuna’nın Kale’ye bakışı da tek başına Galeri Z’yi büyütmekle sınırlı değildi. Onun zihninde Kale; galerilerin, antikacıların, zanaatkârların, restoranların, sanatçıların, turistlerin ve Ankaralıların bir arada yaşayabildiği canlı bir kültür alanıydı.
Hafızasında kalan büyük organizasyonlardan biri “66 ressam, 666 eser” sergisidir. Eserler tek bir galeriye sıkıştırılmamış, farklı mekânlara yayılmıştı. Böylece sanat bir salonun kapısı arkasında kalmamış, Kale’nin sokaklarına ve gündelik hayatına karışmıştı.
Bu tercih Fatma Tuna’nın şehir ve sanat ilişkisine nasıl baktığını da anlatıyor.
Onun için Ankara Kalesi yalnız korunacak tarihî yapılardan oluşan bir dekor değildi. Orada hayat sürmeli, insanlar gelmeli, esnaf çalışmalı, sanatçı üretmeli, sanat sokağa ve gündelik yaşama değmeliydi.
Galeriden Sofraya
Fatma Tuna’nın Ankara Kalesi yıllarında yaptığı işlerden biri de restoran işletmekti.
İlk bakışta bu, galericilik hikâyesinin dışına çıkmak gibi görünebilir. Aslında tam tersine, onun kültürü anlatma biçiminin başka bir devamıdır.
Bu kez duvarlarda resimler olduğu kadar sofrada da Türkiye vardır. Tandır kebabı, zeytinyağlılar, ev yemekleri yapılır; yabancı gruplar gelir, mutfağa girer, birlikte yemek hazırlanır. Köfte yoğrulur, dolma doldurulur, ardından yapılan yemek aynı masada birlikte yenir.
Yıllar önce yurtdışında Türkiye hakkında şaşırtıcı sorularla karşılaşan Fatma Tuna ile Ankara Kalesi’nde yabancılara Türk mutfağını anlatan Fatma Tuna arasında uzun bir zaman vardır. Fakat düşüncenin özü değişmemiştir: Türkiye’yi tanıtmak.
Bazen halıyla, bazen kilimle, bazen resimle, bazen bir tabak yemekle. Kimi zaman Ankara’yı gezdirerek, kimi zaman aynı masada oturup uzun uzun sohbet ederek.
Fatma Tuna’nın dünyasında resim ile sofra birbirine uzak değildir. İkisi de bir toplumun nasıl yaşadığını, ne ürettiğini, neye değer verdiğini ve insanlarını nasıl bir araya getirdiğini anlatır.
Müşteriden Dosta
Fatma Tuna’nın yabancı ziyaretçilerle ilgili anılarında aynı çizgi tekrar tekrar karşımıza çıkıyor: İnsan Galeri Z’ye müşteri olarak giriyor, kimi zaman dost olarak çıkıyor.
İngilizce ve Almanca bilmesi elbette işini kolaylaştırmış. Fakat meseleyi yalnız yabancı dil bilgisiyle açıklamak mümkün değil. Fatma Tuna konuşmayı seviyor, karşısındaki insanı merak ediyor, soru soruyor, anlatıyor, dinliyor. Bir yabancı ziyaretçiyi Ankara’da gezdiriyor, başka birini evine yemeğe çağırıyor, bir ressamla bir yabancı misyon mensubunu aynı masada buluşturabiliyor.
Bazen galerici, bazen rehber, bazen tercüman, kimi zaman aşçı, kimi zaman yalnız iyi bir ev sahibi oluyor.
Galeri Z’nin hafızasında bu roller birbirinden kesin çizgilerle ayrılmıyor. Çünkü Fatma Tuna için insan ilişkileri yalnız işin çevresinde kurulmuş bir ağ değil; işin kendisinin önemli bir parçası.
Belki Galeri Z’nin kırk yılı aşkın süre ayakta kalmasını sağlayan en güçlü taraflardan biri de buydu. Eserler değişiyor, sergiler bitiyor, müşteriler gelip gidiyor; ama iyi kurulmuş bir ilişki bazen bütün bunlardan daha uzun ömürlü oluyor.
Geçmişi Silmeden Yeni Olmak
Fatma Tuna’nın genç kuşaklara bakışı da geçmişe takılıp kalan bir insanın tavrı değil.
Çok eski bir gazete yazısını hatırlıyor. 1950’lerde yazılmış bir yazıda "gençlerden şikâyet ediliyor; büyüklerinin yanında rahat oturdukları, sigara içtikleri, eskisi kadar saygılı olmadıkları" söyleniyor. Fatma Tuna yıllar sonra bu yazıyı hatırladığında başka bir şey fark ediyor: Her kuşak, kendisinden sonra gelenleri biraz eksik bulmaya eğilimli.
Bugünün gençlerinin de kendi çağlarının bilgisine sahip olduğunu düşünüyor. Teknolojiyi daha hızlı kullanıyorlar, dünyayı başka yollarla tanıyor, kendilerini başka biçimlerde ifade ediyorlar. Bu yüzden “gençler bozuldu” kolaycılığına mesafeli.
Fakat geçmişin emeğinin değersizleştirilmesine de aynı ölçüde karşı.
Onun düşüncesini belki en iyi şu cümle özetliyor:
“Kendi varlığını, senden öncekinin değerini yok ederek kurma.”
Yeni ol, başka türlü yap, daha iyisini yapabiliyorsan yap; ama senden önce geleni anlamadan küçümseme.
Bu yaklaşım yalnız kuşaklar üzerine bir düşünce değil. Fatma Tuna’nın sanat ve zanaata, ustalığa, emeğe ve galericilik geleneğine bakışının da bir devamı.
Nâzım Hikmet’in “Fırıncı İbrahim Efendi”si
Fatma ve Yetki Tuna koleksiyonunda yer alan eserler arasında Nâzım Hikmet’in “Fırıncı İbrahim Efendi” portresinin yeri ayrıdır.
Nâzım Hikmet, 1940’ta Çankırı Cezaevi’nde aynı koğuşu paylaştığı fırıncı İbrahim Efendi’nin yağlıboya portresini yapar. Eser yıllar sonra Tuna ailesinin koleksiyonuna girer ve zamanla yalnız sahip olunan değerli bir tablo olmaktan çıkar.
Fatma Tuna’nın bu eserle ilişkisini ilginç kılan da budur.
Portreyi satın almak isteyenler olur. Fakat Tuna, bu kadar özel bir eserin yalnızca özel bir evin duvarında kalmasını istemez. İnsanların onu görebileceği, kamusal niteliği olan bir müze ya da kurum söz konusu olduğunda satışa başka türlü bakabileceğini söyler.
Onun açısından mesele yalnız bir esere sahip olmak değildir.
Eserin yaşaması, görülmesi ve hikâyesinin başka insanlara ulaşması da önemlidir.
Bu düşünce, Fatma Tuna’nın kırk yılı aşan galericilik hayatında sık sık karşımıza çıkan bir çizgiyle örtüşür: Sanat, yalnız sahibinin duvarında değil, insanla karşılaştığında anlamını çoğaltır.
2023: Bir Dönemin Kapanışı
Kırk yıl kısa bir zaman değil.
1983’te Cinnah Caddesi’nde başlayan Galeri Z serüveni Kırkpınar’dan Ankara Kalesi’ne uzanmış; bu yılların içine yüzlerce sergi, sayısız sanatçı, ilk kez resim alan insanlar, başka ülkelere giden eserler, kırgınlıklar, barışmalar, soba başı sohbetleri ve uzun dostluklar sığmıştı.
2023’e gelindiğinde Fatma Tuna, Galeri Z’deki aktif galericilik faaliyetlerini sona erdirme kararı aldı.
Bunu büyük bir veda gösterisine dönüştürmedi. Yıllardır yaptığı işe daha uygun bir biçimde, dostlarının bir araya geldiği sıcak bir buluşmayla bu uzun dönemi tamamladı.
Aslında Galeri Z’nin hikâyesi düşünüldüğünde başka türlüsü de biraz tuhaf olurdu. İnsanların yıllarca çay içtiği, sohbet ettiği, resim aldığı, dostluk kurduğu bir mekânın kapanışı da yine insanlarla, sohbetle ve dostlukla olmuştu.
Bir galerinin kırk yıllık sergi takvimini bitirmek başka, o kırk yılda kurulan ilişkileri bitirmek başka şeydir.
Fatma Tuna birincisini yaptı.
İkincisini ise hiç yapmadı.
Bu yüzden 2023’ü Galeri Z hikâyesinin “sonu” olarak görmek eksik kalır. Aktif galericilik sona erdi; fakat galerinin çevresinde oluşan insan ve sanat ağı yaşamaya devam etti.
Sonraki yıllar bunun güzel örneklerini verecekti.
Galeri Bitti, Sofra Devam Etti
2024’te Nurol Sanat Galerisi’nde sanatçılar, akademisyenler, iş insanları ve eski dostların bir araya geldiği buluşma bunun güzel örneklerinden biri oldu.
Bu kez sergi salonunda yalnız resimler konuşulmuyordu.
Masada mantı vardı.
Fatma Tuna, fikrin sahiplerinden ve işin başındaki isimlerden biriydi. Hamurlar açıldı, mantılar kapandı, sohbetler edildi; sonra yapılanlar aynı masada birlikte yenildi.
Dışarıdan bakıldığında bu yalnız keyifli bir dost buluşması gibi görülebilir. Fakat Fatma Tuna’nın kırk yıllık galericilik hayatını bilen biri için sahne son derece tanıdıktır.
Çünkü Galeri Z’de yıllarca yaptığı şeyin özü yine oradadır: İnsanları bir araya getirmek, ortak bir şey üretmek, konuşmak, paylaşmak ve aradaki bağı canlı tutmak.
Bu nedenle Fatma Tuna’nın 2023 sonrasındaki hayatı için “emeklilik” kelimesi pek uygun düşmüyor. Galerinin günlük sorumluluğu, sergi takvimi ve ticari yükü geride kalmış olabilir; fakat kültür sanat hayatından, sanatçılardan ve dostlarından çekilmiş değil.
Tam tersine, sergilerde, buluşmalarda, sofralarda ve yeni dostluklarda görünmeye devam ediyor.
Kendi ifadesine daha yakın söyleyelim:
Kültür, sanat ve dostluk hâlâ tam gaz devam ediyor.
Ankara’dan İzmit’e Uzanan Yeni Bir Halka
“Fırıncı İbrahim Efendi” portresi 2025’te Kocaeli’de Point Kültür Sanat’ta sanatseverlerle buluştu.

Bu sergileme, Fatma Tuna’nın hayatında Ankara dışına uzanan yeni bir dostluk halkasının da parçası oldu.
Fatma ve Yetki Tuna, İzmit ve Kocaeli sanat çevresinde sanatçılarla, akademisyenlerle ve sanatseverlerle yeni ilişkiler kurdu; yeni buluşmaların, sohbetlerin ve ortak hatıraların içinde yer aldı.
Point Kültür Sanat çevresinde gerçekleşen bu buluşmalar, bir bakıma Ankara Kalesi’nde yıllarca sürdürülen o eski alışkanlığın başka bir şehirde yeniden karşılık bulması gibiydi. İnsanlar yine bir serginin, bir resmin ya da bir sanatçının etrafında toplanıyor; sohbet sanatın dışına taşıyor, yeni tanışıklıklar zamanla dostluğa dönüşüyordu.
Fatma Tuna’nın kırk yılı aşan galericilik hayatında defalarca kurduğu o görünmez bağ, bu kez Ankara’dan İzmit’e, Kocaeli’ye uzanıyordu.

2026’da Hasan ve Şükran Pekmezci’nin Kocaeli Üniversitesi ve Point Kültür Sanat iş birliğiyle düzenlenen “Sanat ve Bellek” programında Fatma ve Yetki Tuna yine dostlarının arasındaydı.
1983 Ankara’sında bir sergi çevresinde başlayan sanatçı dostluğu, kırk yılı aşkın zaman sonra İzmit’te başka bir salonda yeniden görünür oluyordu. Aradan geçen yıllar boyunca sergiler açılmış, yollar ayrılmış, yeniden kesişmiş; kırgınlıkların yerini yeniden kurulan yakınlıklar almıştı. Şimdi bütün bu geçmiş, başka bir şehirde, başka bir kuşağın ve yeni sanatseverlerin önünde sessizce devam ediyordu.
Fatma Tuna’nın hayatında sanat çoğu zaman yalnız eserlerle değil, insanlar arasında kurulan ilişkilerle anlam kazandı. Sergiler gelip geçti; fakat sohbet, hatıra ve dostluk kaldı.
Dostluğun da bir tarihi vardır. Ve bazen bir galeri kapandıktan sonra bile o tarih yazılmaya devam eder.

Bir Galeri Ne Zaman Hafıza Olur?
Bir galeri ne zaman gerçekten bir kuruma dönüşür? Kaç sergi açınca, kaç resim satınca, kaç önemli sanatçıyı duvarında ağırlayınca?
Belki bunların dışında başka bir ölçü daha vardır: İnsanlar oraya yalnız işi için değil, hatıraları için de dönmeye başladığında.
Bir ressam ilk satışını hatırlar. Bir koleksiyoner, hayatında satın aldığı ilk resmi. Bir yabancı ziyaretçi, Türkiye’de tanıştığı insanı. Bir dost, yıllar sonra yeniden oturduğu masayı.
Bir galerinin görünen arşivi kataloglardan, davetiyelerden, fotoğraflardan ve sergi kayıtlarından oluşur. Ama bir de hiçbir rafta durmayan, insanların içinde taşınan başka bir arşiv vardır.
Galeri Z’nin asıl büyüklüğü belki de burada.
Fatma Tuna bugün geçmişi anlatırken bir isim başka bir ismi çağırıyor. Bir ressamdan söz ederken birden bir yemek hikâyesine geçiyor; oradan bir diplomat çıkıyor, ardından başka bir sergi, başka bir tablo, eski bir telefon konuşması geliyor. Ankara Kalesi, Amerika, Cinnah Caddesi ve İzmit aynı anlatının içinde birbirine bağlanıyor.
İlk bakışta dağınık görünebilir.
Oysa değil.
Çünkü onun hafızası takvim gibi çalışmıyor; insanlar üzerinden çalışıyor. Bir insan başka bir insanı, bir resim başka bir günü, bir sergi başka bir dostluğu çağırıyor.
Belki de bu nedenle Fatma Tuna’nın hayatını yalnız yıllara ayırarak anlatmak yetmiyor. Tarihler elbette önemli; ama asıl hikâye, o tarihler arasında kurulmuş ilişkilerin içinde yaşıyor.
Duvarlardan İnen Resimlerden Sonra
Bir gün her sergi biter. Resimler duvardan iner; satılanlar yeni evlerine gider, satılmayanlar sanatçıya döner. Davetiyeler çekmeceye, kataloglar rafa kaldırılır ve galeri bir sonraki sergi için yeniden hazırlanır.
Yıllar böyle geçer.
Sonra bir gün, 2023’te, Galeri Z’nin aktif sergi takvimi de kapanır.
Ama bazı şeyler duvardan inmez.
Celalettin Uzmen’in Galeri Z’nin bir köşesinde oturduğu sandalye artık orada olmayabilir; ama “Ah be kızım…” diye başlayan o cümle kalır. Oya Kınıklı’nın “Ben mi?” şaşkınlığı, Hasan ve Şükran Pekmezci’yle kaybedilen ve yeniden bulunan yıllar, Nuri Abaç’ın açtığı yeni sanatçı kapıları, sünnet olacak çocuğun ve köşedeki kedinin bulunduğu o resim, dünyanın başka ülkelerine giden eserler, Kale’de kurulan sofralar, tarhana, mantı, Nâzım Hikmet’in Fırıncı İbrahim’i ve İzmit’te kurulan yeni dostluklar da hafızada yaşamaya devam eder.
Fatma Tuna’nın hayatına bakınca ister istemez şu soru geliyor insanın aklına:
Bir galericinin asıl eseri nedir?
Sattığı resimler mi? Açtığı sergiler mi? Kurduğu koleksiyonlar mı? Sanatçılara açtığı kapılar mı? Yoksa birbirini hiç tanımayacak insanların aynı resmin önünde karşılaşmasını, aynı masaya oturmasını, birbirlerinin hayatına girmesini sağlayabilmek mi?
Belki hepsi.
Ama bütün bunların arkasında başka bir şey daha var:
Hafıza.
Fatma Tuna, 1983’te Galeri Z’nin kapısını açtı; 2023’te aktif galericilik faaliyetlerini sona erdirdi. Fakat hikâyenin kapısını kapatmadı.
Bugün hâlâ bir sergide karşınıza çıkabilir, eski bir sanatçıyı anlatırken yüzündeki ifade değişebilir, bir sofranın başına geçebilir, bir resmi başka bir şehirde insanlarla buluşturabilir ya da hiç tanımadığı biriyle yeni bir dostluğun ilk cümlesini kurabilir.
Bu yazıda onun kırk yılı aşan hikâyesinden yalnız birkaç kapıyı açabildik. Daha anlatılmamış sanatçılar, başka sergiler, satılan ve satılmayan resimler, kırılan ve onarılan dostluklar, Ankara Kalesi’nin başka hikâyeleri, yabancı ziyaretçiler, sofralar ve her biri kendi başına bir yazının başlangıcı olabilecek küçük sahneler var.
İlerleyen haftalarda bu kapıdan yeniden içeri gireceğiz.
Belki başka bir ressamın peşinden, belki Galeri Z’nin duvarından çoktan inmiş bir tablonun hikâyesiyle; belki de Fatma Tuna’nın yine:
“Dur, sana bir şey daha anlatayım…” diye başlayacağı yeni bir anıyla.
Bazı galeriler kapanır. Kültürün, sanatın ve dostluğun hikâyesi ise sürer.




