Sabahattin Eyüboğlu'nun, Cumhuriyet’in ilk kuşak aydınları içinde özel bir yeri vardır. Çünkü o, düşünceyi dile, dili kültüre, kültürü de yaşanan yurda bağlamaya çalışan bir kültür adamıydı.
1908’de Akçaabat’ta doğdu. Kütahya ve Trabzon’da okudu. Trabzon Lisesi’nin son sınıfındayken Avrupa’ya eğitim için gönderilen ilk öğrenci kuşağına katıldı. Fransa’da dil, edebiyat ve estetik eğitimi aldı. 1933’te yurda dönünce İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde ders vermeye başladı. Sonraki yıllarda Millî Eğitim çevresinde görev aldı, Halkevleri ve Köy Enstitüleriyle ilgili çalışmalarda yer aldı, sonra yeniden üniversiteye döndü. Bu hayat çizgisi, onun düşünceyi yalnız yazıda bırakmadığını gösteriyor. O'nun için düşünce, eğitimde, kurumlarda, toplumda ve gündelik hayatın içinde karşılığı olan canlı bir alandı.
Eyüboğlu’nun en önemli yanlarından biri, çeviriyi bir dil işi olmaktan çıkarıp bir kültür işi haline getirmesidir. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde kültür dersleri verirken Hasan Âli Yücel’in kurduğu Tercüme Bürosu’nda çalıştı. 1940’ta Orhan Veli Kanık, Nurullah Ataç ve Melih Cevdet Anday’la birlikte Tercüme dergisini çıkardı. Shakespeare, Montaigne, Ömer Hayyam, Platon ve Sartre gibi isimleri Türkçeye kazandırdı. Burada asıl kıymetli olan onun bu işi hangi anlayışla yaptığıdır. Eyüboğlu için çeviri, yalnız yabancı bir metni Türkçeye kazandırmak değildi. Aynı zamanda Türkçenin düşünce dili olarak güçlenmesine katkı vermekti. O, büyük eserler Türkçeye çevrildikçe insanların dünyayı, insanı, sanatı ve toplumu kendi dilleriyle daha iyi konuşup tartışabileceğine inanıyordu. Bu yüzden çeviri, onun gözünde yalnız bir metin aktarma işi değildi. Hasan Âli Yücel’in öncülüğünde, Nurullah Ataç, Bedrettin Tuncel, Sabahattin Ali, Nusret Hızır, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Azra Erhat gibi isimlerin de emek verdiği büyük bir kültür hareketinin parçasıydı. Bu emek sayesinde dünya edebiyatının ve düşünce tarihinin önemli metinleri Türkçeye kazandırıldı. Böylece Türkçe, yalnız günlük konuşmanın değil, düşünmenin, tartışmanın ve yeni kavramlar üretmenin de daha güçlü bir dili haline geldi.
Onu çağdaşları arasından ayıran önemli damarlardan biri de hümanizma, yani insanı merkeze alan kültür ve düşünce anlayışıdır. Ama burada söz konusu olan şey, basit bir Batı özentisi değildir. Bu çizgi, 1938 ile 1943 arasında yayımlanan ve Hilmi Ziya Ülken, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu ile Muzaffer Şerif’in çıkardığı İnsan dergisinde daha belirgin hale gelir. Aylık fikir ve sanat mecmuası olarak yayımlanan bu dergi, insanı, kültürü, medeniyeti, eski ile yeniyi, Doğu ile Batı’yı yeniden düşünmek isteyen bir çevrenin ortak arayışını yansıtıyordu. Eyüboğlu’nun burada taşıdığı ruh şuydu. Kendi toprağına yabancılaşmadan dünyaya açılmak. Dünyaya açılırken de kendini inkâr etmemek. Çünkü o, ne başkalarını olduğu gibi kopyalamayı doğru buluyordu ne de kendi içine kapanıp dünyaya sırt çevirmeyi.

Sabahattin Eyüboğlu denince üzerinde özellikle durulması gereken konulardan biri de halk kültürüne bakışıdır. O, halk şiirine, türkülere, sözlü birikime ve Anadolu’nun kültür kaynaklarına yukarıdan bakan bir anlayışın içinde olmadı. Tersine, Cumhuriyet sonrasında edebiyatın Avrupa’ya yönelmesiyle birlikte halk kültürü ve sanat eserlerinin de değer kazandığını düşünüyordu. Ona göre bu alan, millî geçmişimizin en sağlam dayanaklarından biriydi. Fakat bunu söylerken kabaca folklor övgüsü yapan biri de olmadı. Halk kültürünü donmuş bir müze malzemesi gibi değil, yaşayan bir kaynak gibi görüyordu. Âşık Veysel’e duyduğu ilgi de buradan gelir. Yeni şiirin, halktan kopuk, yalnız dar bir çevrenin anlayacağı yapma bir dil içinde kurulmasına karşıydı. Ama bunun yerine, eskiyi taklit eden geri bir dil de istemiyordu. Aradığı şey daha sahiciydi. Halktan kopmayan, Türkçenin tadını taşıyan, ama bugünün insanına da seslenen bir anlatım.
Bu yaklaşım onu doğal olarak Anadolu fikrine götürdü. Mavi Anadoluculuk dediğimiz çizgide Eyüboğlu çok etkili bir isim oldu. Bu anlayış, Anadolu’yu yalnız bugünün sınırları içinde duran bir toprak parçası olarak değil, İlk Çağ’dan Selçuklu’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar katman katman birikmiş büyük bir kültür coğrafyası olarak okumaya yöneliyordu. Bu bakışta millet kültürle yoğrulmuş bir insan topluluğu olarak düşünülüyordu. Eyüboğlu için Anadolu, bugünü de besleyen büyük bir hafızaydı. Bu yüzden o, kültür yoluyla derinleştiren bir anlayıştan yanaydı. Kökü burada olan ama ufku insanlığa açık bir bakış arıyordu. Bu tavır, kendi kültürüne yaslanan; ama dünyadan öğrenmeye ve insanlığın ortak birikimine açık duran bir tavırdı.

Burada Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu da anmak yerinde olur. Çünkü Sabahattin Eyüboğlu’nun dünyasını düşünürken bu aile bağını atlamak olmaz. Bedri Rahmi, onun kardeşiydi aynı zamanda Türk resminin, şiirinin ve yazı dünyasının da güçlü adlarından biriydi. Anadolu’nun renklerini, kilimlerini, nakışlarını, türkülerini, duvarlarını, köylerini ve insanını resmine de şiirine de taşıdı. Üstelik iki kardeş arasında kültür bağı çok güçlüydü. Bedri Rahmi’nin gençlik yıllarında abisinin gönderdiği resim kitaplarından beslendiği, Paris yolculuğunda da onun desteğini gördüğü biliniyor. Eyüboğlu ailesinde kültür, evin içinde solunan bir havaydı. Sabahattin Eyüpoğlu bunu daha çok yazı, düşünce ve çeviriyle yaptı. Bedri Rahmi Eyüpoğlu ise renk, desen, şiir ve resimle.
Burada önemli bir ayrıntıyı özellikle anmak gerekir. “Mavi Yolculuk” dediğimiz kavramın bile arkasında bu bakış vardır. Bu yolculuğun kurucusu Halikarnas Balıkçısı, isim babası ise Sabahattin Eyüboğlu’dur. Bu ayrıntı, Eyüboğlu’nun kültür anlayışını daha iyi kavramamızı sağlar. Çünkü onun için kıyılar, taşlar, kalıntılar, deniz ve gökyüzü yalnız bir gezi konusu değildi. Bunlar, Anadolu’nun uzun kültür hafızasının parçalarıydı. Mavi Yolculuk da bu yüzden yalnız bir deniz gezisi değil, yurda başka türlü bakma terbiyesiydi.
Onun yazılarına ve kitaplarına bakınca bu bütünlük daha da iyi görülür. Mavi ve Kara, Yunus Emre’ye Selâm, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Fatih Albümüne Bir Bakış, Saklı Kilise, Avrupa Resminde Gerçek Duygusu, Sanat Üzerine Denemeler. Bu eserlerin herbiri Eyüboğlu’nun nasıl bir zihne sahip olduğunu anlatır. Bir yanda Yunus var, bir yanda Pir Sultan. Bir yanda Fatih dönemi resmi, öte yanda Avrupa resmi. Bir yanda Anadolu’nun sesi, öte yanda dünya kültürünün birikimi. O, kültürü parçalı değil, bağlantılı görüyordu. Bizim eksik olduğumuz konulardan biri de budur. Yani, kendi değerlerimizi yeterince tanımadan evrensele yöneliyor; bazen de dünyaya kapanmayı yerli kalmak sanıyoruz. Eyüboğlu iki yolu da aşmaya çalıştı. Bize kendi tarihimize daha dikkatli bakmayı, kendi sesimizi daha bilinçli duymayı öğütledi.
Sabahattin Eyüboğlu yalnız yazıyla yetinen biri de değildi. Anadolu’nun kültür varlığını görüntü diliyle de görünür kılmaya çalıştı. İstanbul Üniversitesi çevresindeki belgesel çalışmalarında yer aldı. Hitit Güneşi, onun Mazhar Şevket İpşiroğlu ile birlikte yönettiği ilk film olarak anılır. Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü Eyüboğlu’nun kültür anlayışı yalnız yazıdan ibaret değildi. Taşa, kabartmaya, toprağa, kıyıya, resme ve görüntüye de bakıyordu. Anadolu’yu okumak onun için yalnız metin okumak değildi. Yurdu bir sanat ve tarih alanı olarak yeniden görmekti.
Burada asıl dikkat çekici olan, onun bize bıraktığı düşünce terbiyesidir. Bugün Sabahattin Eyüboğlu’nu okurken yalnız bir dönemin kültür tartışmalarını öğrenmiyoruz. Şunu da daha iyi görüyoruz. Bir millet, kendi dilini hor görerek büyüyemez. Kendi halk birikimini değersiz sayarak derinleşemez. Kendi tarihini yalnız övünç ya da utanç konusu yaparak olgunlaşamaz. Eyüboğlu’nun dikkatle baktığı alan da buydu. Türkçenin taşıdığı düşünce gücü, Anadolu’nun kültür birikimi, Türk halk şiiri, türküleri, Yunus’un sözü, Âşık Veysel’in sesi ve bu toprağın yaşama biçimi. Geçmişe ne dokunulmaz bir alan gibi yaklaşmak gerekir ne de sırtımızda taşınan bir yük gibi. Asıl iş, onu anlayarak bugüne taşımaktır. Eyüboğlu’nun yaptığı da buydu. Yunus’a bakarken de, Âşık Veysel’i dinlerken de, Mavi Yolculuk’a çıkarken de, Batı klasiklerini çevirirken de aynı sorunun peşindeydi. Bu toprağın insanı kendi sesini nasıl bulur. Kendi sesini bulurken dünyayla nasıl konuşur.
Bugün kültür sanat alanında çalışan herkesin Sabahattin Eyüboğlu’ndan öğrenebileceği önemli bir şey var. O, bir sergiye yalnız yan yana getirilmiş eserler olarak bakmazdı. Bir söyleşiyi, yalnız söz söyleme işi saymazdı. Bir filmi de yalnız olay örgüsüyle değerlendirmezdi. Ona göre bunların her biri, bir toplumun hafızasına, diline, estetik zevkine ve yaşama biçimine açılan birer kapıdır. Bir şehri, bir taşı, bir türküyü, bir resmi ya da bir çeviriyi tek başına değil, daha büyük bir kültür bütünü içinde anlamaya çalışmak gerekir. Eyüboğlu’nun öğrettiği şey tam da budur. Bakmayı, bağlantı kurmayı, kendi yurdunun değerini bilirken dünyaya da açık kalmayı.
Tam da bu yüzden Sabahattin Eyüboğlu bugün yeniden düşünülmesi gereken bir isimdir. Çünkü kültür sanat alanı zaman zaman derinlikten çok görünürlüğe, içerikten çok etkiye, kalıcılıktan çok günlük gösteriye yöneliyor. Eyüboğlu ise bize daha sağlam bir ölçü bırakıyor. Ona göre kültür, insanı köklerinden koparan değil, kendi birikimini anlayarak olgunlaştıran bir alandır. Sanat da yalnız göze hoş gelen bir süs değil, insana dünyayı, toplumu ve kendini daha dikkatli görmeyi öğreten bir kavrayış biçimidir. Türkçenin imkânı, Anadolu’nun birikimi, Yunus’un sözü, halkın sesi, eski taşların taşıdığı hafıza ve çağdaş dünyanın düşünce ürünleri. Bütün bunlar birbirinden ayrı değil, aynı kültür bütününün farklı yüzleridir.
Sabahattin Eyüboğlu’nu bugün hâlâ önemli kılan şey tam da budur. O, bize kendi tarihimize kuru bir övünçle değil, dikkatle bakmayı öğretir. Kendi kültürümüzü ezber sözlerle değil, bilgili ve derinlikli bir kavrayışla tanımayı hatırlatır. Kendi değerlerimizi anlamanın, dünyaya kapanmak değil; dünyaya kendi sesiyle katılmak olduğunu gösterir. Kültür sanatın önemli yanlarından biri de budur. İnsana yalnız geçmişini değil, önündeki imkânları da düşündürmek.




