İktisat ve sosyoloji eğitimi almış, uzun yıllar mali yönetim ve iş hayatının içinde bulunmuş biri olarak bazı kavramların insanlar, kurumlar ve toplumlar üzerindeki etkisi her zaman ilgimi çekmiştir. Değer, büyüme, kalkınma, zenginlik, başarı, verimlilik, itibar ve refah gibi kavramlarda bunların arasında yer alıyor.
Bu kavramlarla kitaplarda karşılaştım; fakat asıl karşılıklarını hayatın içinde gördüm. İşletmelerin mali tablolarında, bütçelerinde, yatırım kararlarında, yöneticilerin tercihlerinde, çalışanların hayatında, kamu politikalarında ve toplumun başarı anlayışında…
Zaman geçtikçe şunu daha açık biçimde fark ettim. Aynı kelimeyi kullanıyor, fakat her zaman aynı şeyi anlatmıyoruz. Kavramın gerçek içeriğiyle bize sunulan, bizim anladığımız veya anlamamız istenen içerik arasında zaman zaman ciddi bir mesafe oluşuyor.
İktisat ve muhasebede özün önceliği diye önemli bir ilke vardır. Bir işlemin adına, biçimine ve dışarıdan nasıl göründüğüne değil, gerçekte ne olduğuna bakmayı gerektirir. Bu ilke yalnızca mali tablolar için geçerli değildir. İnsanları, kurumları, toplumsal olayları ve başarı ölçülerini değerlendirirken de aynı düşünsel dikkate ihtiyaç vardır.
Örneğin kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla, bir ülkenin belirli bir dönemde ürettiği toplam ekonomik değerin nüfusa bölünmesiyle hesaplanır. Ülkelerin ekonomik büyüklüğünü ve zaman içindeki gelişimini anlamak bakımından önemli bir göstergedir. Fakat gelirin insanlar arasında nasıl dağıldığını, geniş toplum kesimlerinin ne kadar kazandığını, hayat pahalılığı karşısında nasıl yaşadığını, eğitime ve sağlığa ne ölçüde erişebildiğini tek başına anlatmaz. Dünya Bankasının tanımında da kişi başına GSYH, toplam üretimin yıl ortası nüfusuna bölünmesidir; ortalama verir, dağılımı göstermez.
Toplumun küçük bir bölümü olağanüstü yüksek gelir elde ederken geniş bir kesim geçim sıkıntısı yaşayabilir. Buna rağmen ortalama kişi başına gelir yüksek çıkabilir. Hesaplama yanlış değildir. Yanlışlık, ortalamanın bütün toplumun yaşadığı gerçeklik sanılmasında başlar.
Benzer bir durum “ihracat şampiyonluğu” kavramında görülür. Çok yüksek ihracat yapmak elbette önemli bir ekonomik başarıdır. Ancak yalnızca brüt ihracat tutarına bakarak şirketlerin ülkeye sağladığı gerçek ekonomik katkıyı tam olarak göremeyiz.
İhracat için ne kadar ithal ham madde, ara malı, enerji, teknoloji ve lisans kullanıldı? Ürünün içinde ne kadar yerli emek, yerli bilgi ve yerli katma değer var? Yapılan ihracatın ülkeye bıraktığı net döviz kazancı ne kadar?
Bir şirket on milyar dolarlık ihracat yaparken bunun için sekiz milyar dolarlık ithal girdiye ihtiyaç duyabilir. Başka bir şirket beş milyar dolarlık ihracatını daha yüksek yerli girdi oranıyla gerçekleştirebilir. İlk şirket ihracat sıralamasında öndedir; ikinci şirketin ülke içinde bıraktığı katma değer ve net döviz etkisi oransal olarak daha güçlü olabilir.
OECD’nin geliştirdiği katma değerli ticaret göstergeleri de brüt ihracatın içindeki yerli ve yabancı katma değeri ayırmaya çalışır. Çünkü küresel tedarik zincirlerinde bir mal sınırları geçerken aynı değer birden fazla kez ticaret istatistiklerine girebilir. Ekonomik katkıyı anlayabilmek için toplam satışın yanında ülke içinde yaratılan değere de bakmak gerekir.
Buradan göstergelerin önemsiz olduğu sonucu çıkmaz. Sorun, bir göstergenin söyleyebileceğinden daha fazlasını ona söyletmeye çalışmaktır. Ciro şirketin büyüklüğü hakkında bilgi verir; nasıl yönetildiğini anlatmaz. Kâr işletmenin finansal sonucunu gösterir; çalışanlarına ve çevresine nasıl davrandığını açıklamaz. Takipçi sayısı görünürlüğü gösterir; düşünsel derinliği kanıtlamaz. Servet ekonomik gücü gösterir; insanın karakterini ortaya koymaz. Fiyat, insanların bir nesne için ne kadar ödeme yapmaya hazır olduğunu gösterir; o nesnenin insan hayatındaki bütün kıymetini ölçmez.
Bu yüzden kavramlar önemlidir. Yanlış tanımlanan bir sorun doğru çözülemez. Eksik ölçülen bir başarı adil değerlendirilemez. Görüntü içeriğin önüne geçtiğinde, gerçek değer kolayca gözden kaybolur.
Değer meselesine biraz buradan bakıyorum:
Bir kavram bize gerçekte ne söylüyor; biz ona, söylemediği hangi anlamları yüklüyoruz?
Değer neden bu kadar güç bir kavramdır?
Değer dediğimizde herkes aynı şeyi anlamıyor.
İktisatçı için değer, ihtiyaç, fayda, kıtlık, emek, değişim ve fiyatla ilgilidir. İşletmeci için gelir, maliyet, kâr, nakit akışı ve rekabet gücü önem taşır. Sosyolog, insanların neyi değerli saydığını belirleyen sınıf, kültür, itibar ve güç ilişkilerine bakar. Ahlak felsefesi, insanın ne uğruna yaşadığını ve başkalarına nasıl davranması gerektiğini sorar. Sanat alanında ise özgünlük, düşünsel derinlik, estetik güç ve zaman içinde bırakılan iz konuşulur.
Bunların hiçbiri yanlış ve gereksiz değildir. Fakat hiçbiri tek başına değerin bütününü açıklayamaz.
Bir şeyin yararlı olmasıyla pahalı olması aynı değildir. Pahalı olmasıyla iyi olması da aynı değildir. İyi olan her şey ekonomik kazanç üretmez. Ekonomik kazanç üreten her şey topluma fayda sağlamaz.
Bir ilacın piyasa fiyatı vardır; insan hayatındaki karşılığı fiyatının çok ötesindedir.
Bir öğretmenin emeği ücretlendirilebilir; öğrencinin düşünce dünyasında yıllar sonra bıraktığı etkinin parasal karşılığı yoktur.
Bir ağacın kereste değeri hesaplanabilir; gölgesi, havaya katkısı, toprağı koruması, çocukluk hatıralarındaki yeri aynı hesaba kolayca girmez.
Bir kültür kurumunun yıllık faaliyetleri ölçülebilir; insanların estetik algısını, düşünme biçimini ve şehirle kurduğu ilişkiyi nasıl değiştirdiği daha uzun bir zamanda anlaşılır.
Değerin güçlüğü burada başlıyor. Değer hem maddi hem manevi, hem kişisel hem toplumsal, hem bugüne hem geleceğe ait bir kavramdır.
Aristoteles: Servet hayatın amacı olamaz
Değer üzerine düşünürken ilk duraklardan biri şüphesiz Aristoteles’tir.
MÖ 4. yüzyılda yaşamış olan Aristoteles, Antik Yunan dünyasının büyük filozoflarından biridir. Mantık, siyaset, ahlak, biyoloji ve doğa üzerine çalışmış; düşünce tarihinin yönünü yüzyıllar boyunca etkilemiştir. Nikomakhos’a Etik adlı eserinde insan için iyi hayatın ne olduğunu araştırmıştır.
Aristoteles’e göre insanın nihai amacı zenginlik değildir. Servet, başka amaçlara ulaşmak için kullanılan bir araçtır. İnsan para sayesinde barınabilir, eğitim görebilir, ailesine bakabilir, dostlarına yardım edebilir ve toplumsal hayata katılabilir. Bunlar önemlidir. Fakat para, iyi hayatın kendisi değildir.
İyi hayat; insanın aklını, karakterini ve yeteneklerini erdemli bir biçimde geliştirmesiyle oluşur. Aristoteles’in eudaimonia dediği şey geçici bir mutluluk duygusundan çok, insanın hayatını iyi ve anlamlı biçimde kurabilmesidir. Maddi imkânlar bu hayatı destekler; hayatın yönünü kendi başına belirlemez.
Bu ayrım bugün de kullanılabilir bir ölçüdür.
Para bir hastanenin kurulmasını sağlayabilir. Aynı para, insan sağlığını yalnızca kazanç alanı olarak gören bir düzen de kurabilir.
Bir okul binası yaptırabilir. Eğitimin niteliğini, öğretmenin karakterini ve öğrencinin merakını tek başına oluşturamaz.
Bir sanat koleksiyonu kurabilir. Sanatı görme, anlama ve onunla düşünsel bir ilişki geliştirme gücünü doğrudan vermez.
Servet bir imkândır. O imkânın değeri, yöneldiği amaçta ortaya çıkar.
Kant: İnsanın fiyatı değil, onuru vardır
Aristoteles’in araç ve amaç ayrımı, 18. yüzyılda Immanuel Kant’ın düşüncesinde daha keskin bir ahlaki sınıra ulaşmıştır.
Alman filozof Kant, modern felsefenin kurucu isimlerinden biridir. Bilginin sınırlarını, ahlakın temelini ve insan özgürlüğünü araştırdı. Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi adlı eserinde insanın hiçbir zaman yalnızca bir araç olarak kullanılmaması gerektiğini savundu.
Piyasadaki nesnelerin bir fiyatı vardır. Bir ürünün yerine benzeri konabilir. İnsan ise değiştirilebilir bir eşya değildir. Kendi amaçlarını kurabilen, karar verebilen ve sorumluluk taşıyabilen bir varlık olarak onura sahiptir. Kant’ın düşüncesinde insan, her zaman kendi başına bir amaç olarak görülmelidir.
Bu noktada iki ayrı değer düzeyini ayırmak gerekir.
Birincisi, insanlık onurudur. Her insan yalnızca insan olduğu için bu değere sahiptir. Yoksulluk, yaşlılık, hastalık, işsizlik, eğitimsizlik veya düşük toplumsal konum bu onuru azaltmaz.
İkincisi, insanın hayatı boyunca kazandığı güven, saygınlık ve toplumsal kıymettir. Bunlar doğuştan gelmez. Dürüstlük, emek, bilgi, sorumluluk, adalet ve başkalarına karşı davranışlarla oluşur. Burada gerçek saygınlıkla gücün oluşturduğu saygınlık görüntüsünü birbirinden ayırmak gerekir. Makamın sağladığı ilgi, insana ait olmayabilir. Kazanılmış saygınlık ise makam sona erdiğinde de yaşamaya devam eder.
Her insan eşit onura sahiptir. Fakat herkes aynı ölçüde güvenilir, çalışkan, adil, bilgili veya yararlı değildir.
Bu ayrım yapılmadığında iki yanlışın içine düşeriz. İlkinde insanları gelirlerine, mesleklerine veya üretkenliklerine göre daha az değerli sayarız. İkincisinde bütün karakterleri ve davranışları eşit kabul ederek sorumluluk fikrini ortadan kaldırırız.
Doğru ölçü daha açıktır:
İnsan olarak değerimiz eşittir; karakterimiz, yetkinliğimiz ve topluma katkımız eşit değildir.
Adam Smith: Bir şeyin yararı ile fiyatı aynı değildir
Değer kavramının iktisadi tarafını sistemli biçimde ele alan en önemli düşünürlerden biri Adam Smith’tir.
Onsekizinci yüzyıl İskoç Aydınlanması’nın önde gelen isimlerinden olan Smith, bugün iktisadın kurucularından biri olarak tanınır. Fakat mesleki ve düşünsel başlangıcı ahlak felsefesidir. 1759’da yayımladığı Ahlaki Duygular Kuramında vicdanı, sempatiyi ve insanların başkalarının gözüyle kendilerine bakabilme yeteneğini inceledi. 1776 tarihli Milletlerin Zenginliği ise üretim, emek bölümü, ticaret ve fiyatlar üzerine modern iktisadın temel eserlerinden biri oldu.
Smith’in düşüncesi çoğu zaman, “Herkes yalnızca kendi çıkarını düşünürse bundan toplumun tamamı yararlanır” biçiminde özetlenmiştir. Bu kaba yorum, zamanla bencilliğin ekonomik ve toplumsal hayat için yararlı olduğu düşüncesine kadar götürülmüştür.
Geçen gün bir tatil yerinde, normalde yaklaşık 10 liraya satılan bir şişe sodanın 185 liraya verildiğini anlatan bir videoya rastladım. Elbette kira, personel, vergi ve hizmet giderleri fiyatı artırabilir. Ancak fark gerçek maliyet ve makul kârla açıklanamıyorsa bunun adı serbest piyasa değil, ahlaksızca fırsatçılıktır. Tüketicinin bilgisizliğini veya seçeneksizliğini ölçüsüz kazanca çeviren ticari davranış başka nasıl tanımlanabilir?
Buradaki kişisel çıkar sadece başkasının hakkını çiğneyen sınırsız bir bencillik değildir. Hukuk, adalet, dürüst rekabet ve karşılıklı yarar içinde hareket eden insanın kendi hayatını iyileştirme çabasıdır. İnsan kazanç elde etmek için toplumun ihtiyaç duyduğu bir mal veya hizmeti üretir; müşteri de kendi ihtiyacını karşılamak için onunla değişime girer. Böylece tarafların kendi amaçları, bazı şartlar altında ortak bir faydaya dönüşebilir. Ancak bunun bir ölçüsü olması gerekmez mi?
Smith, “değer” kelimesinin iki anlamına dikkat çeker. kullanım değeri ve değişim değeri.
Kullanım değeri, bir şeyin insan ihtiyacını karşılama gücüdür. Değişim değeri ise o şeyin piyasada başka mallar veya para karşılığındaki değeridir.
Su insan hayatı için vazgeçilmezdir; normal şartlarda düşük bir bedelle elde edilebilir. Elmas insanın temel ihtiyaçlarından birini karşılamaz; kıtlığı, arzusu ve toplumsal anlamı nedeniyle çok yüksek fiyatlara ulaşabilir. Smith’in verdiği bu örnek, fiyatla hayatî önem arasındaki farkı açıkça gösterir.
Bu ayrım bugün pek çok meslekte karşımıza çıkar.
Bir öğretmenin, bakım çalışanının, hemşirenin veya çiftçinin toplumsal katkısı çok yüksek olabilir. Piyasadaki geliri bu katkının altında kalabilir.
Bir markanın logosu, sınırlı üretim bir saat veya prestij sağlayan bir tüketim nesnesi çok yüksek fiyata satılabilir. Bu fiyat, ürünün işlevinden çok kıtlığı, itibarı ve ona yüklenen anlamla ilgilidir.
Piyasa insan hayatındaki bütün ihtiyaçları ölçmez. Satın alma gücüyle desteklenen talebi ölçer.
Smith’i yalnızca kişisel çıkarın savunucusu gibi okumak da doğru değildir. Onun ekonomik düşüncesinin arkasında ahlaki duygular, adalet ve toplumsal düzen meselesi vardır. İnsan, Smith’in dünyasında yalnızca çıkarının peşinden koşan bir hesap makinesi değildir. Başkasının sevincini ve acısını anlayabilen toplumsal bir varlıktır.
Piyasa önemli bir düzenleme alanıdır. İnsan hayatının bütün ahlaki ve toplumsal değerlerini kendi başına üretemez.
Karl Marx: Fiyatın arkasında görünmeyen bir hayat vardır
Ondokuzuncu yüzyılın büyük düşünürlerinden Karl Marx, sanayi kapitalizminin üretim ilişkilerini, sınıfları ve emeğin toplum içindeki yerini araştırdı. Alman filozof, iktisatçı ve siyasal düşünür olan Marx’ın temel eseri Kapital’dir.
Marx da metayı kullanım değeri ve değişim değeri üzerinden ele aldı. Bir ürün önce insan ihtiyacını karşılayan yararlı bir nesnedir. Fakat piyasa düzeninde ürün, satış ve değişim için üretilen bir metaya dönüşür. Böylece ürünün yararıyla pazardaki karşılığı farklı düzlemlerde oluşur.
Marx’ın güçlü katkılarından biri, bir ürünün arkasındaki toplumsal ilişkileri görünür hâle getirmesidir.
Mağazada gördüğümüz bir gömlek tamamlanmış ve tek başına duran bir ürün gibi görünür. Arkasında pamuk üreticisi, dokuma işçisi, tasarımcı, nakliyeci, mağaza çalışanı, enerji tüketimi, kullanılan su ve uluslararası tedarik zinciri vardır.
Etikette fiyatı görürüz. Üretim sürecindeki insanları, çalışma koşullarını ve çevresel bedeli çoğu zaman görmeyiz.
Ucuz bir ürün verimli üretildiği için ucuz olabilir. Çalışanın düşük ücreti, güvencesizliği, kötü çalışma koşulları veya çevreye verilen zarar fiyatın dışında kaldığı için de ucuz görünebilir.
Bu yüzden fiyat yalnızca ödediğimiz parayı anlatır. Kimlerin hangi bedeli ödediğini her zaman göstermez.
Bir kurumun ürettiği değeri değerlendirirken şu soruyu sormak gerekir:
Bu değer nasıl üretildi ve maliyeti kimin üzerine bırakıldı?
Carl Menger: Değer nesnenin içinde hazır durmaz
Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru değer teorisinde başka bir düşünce gelişti. Bu dönüşümün öncü isimlerinden biri Avusturyalı iktisatçı Carl Menger’di.
Menger, 1871’de yayımladığı İktisadın İlkeleri adlı eseriyle Avusturya İktisat Okulu’nun kurucu isimlerinden biri oldu. Değeri yalnızca üretimde harcanan emek veya maliyet üzerinden açıklamak yerine, insanın ihtiyaçlarıyla mevcut mallar arasındaki ilişkiye bağladı.
Çölde susuz kalan bir insan için bir şişe suyun değeri olağanüstüdür. Su kaynaklarının bol olduğu bir yerde aynı şişenin değeri düşer. Hayati bir ilaç, ona ihtiyacı olmayan biri için sıradan bir üründür; yaşamı o ilaca bağlı insan için vazgeçilmezdir.
Menger’in söylediği şudur:
Değer, nesnenin içinde duran sabit bir özellik değildir; insan ile nesne arasındaki ilişkide oluşur.
Bu yaklaşım, değerin neden kişiden kişiye ve şarttan şarta değişebildiğini açıklar. Fakat insanın değer yargıları bütünüyle kendi başına oluşmaz. Neyi arzuladığımızı, neyi seçkin bulduğumuzu, hangi nesneye ne anlam yüklediğimizi toplum içinde öğreniriz. Sonra değerin sosyolojik tarafına bakarız.
Georg Simmel: Para her şeyi karşılaştırabilir mi?
Alman filozof ve sosyolog Georg Simmel, modern şehir hayatını, bireyselliği ve paranın insan ilişkileri üzerindeki etkisini inceleyen öncü düşünürlerden biridir. 1900’de yayımlanan Paranın Felsefesi, paranın yalnızca ekonomik bir araç olmadığını; insanın dünyayı algılama biçimini de değiştirdiğini anlatır.
Para, birbirinden çok farklı şeyleri ortak bir ölçüye taşır. Bir evin, bir tablonun, bir saatlik emeğin, bir konser biletinin ve bir ton buğdayın değeri para üzerinden ifade edilebilir.
Bu ortak dil olmadan modern ekonomi kurulamazdı. Para alışverişi kolaylaştırır, insanların farklı amaçlara yönelmesine alan açar ve karmaşık toplumların işleyişini mümkün kılar.
Fakat para her şeyi aynı ölçüye taşırken niteliklerin üzerini de örtebilir. Simmel’in düşüncesinde modern insan giderek daha fazla hesaplar, karşılaştırır ve sayısallaştırır. Niteliksel farklar parasal büyüklüklere dönüşür.
Bir kitabın satış rakamı edebî derinliğinin ölçüsü gibi kullanılmaya başlanır. Bir üniversitenin bütçesi bilimsel niteliğiyle karıştırılır. Bir insanın geliri hayat tecrübesi ve bilgeliği hakkında hüküm vermek için kullanılır. Bir sanat eserinin müzayede fiyatı onun estetik gücünün kesin kanıtı sayılabilir. Para farklı şeyleri karşılaştırabilir. Onları aynı şey hâline getiremez.
Bir saatlik cerrahi müdahale ile bir saatlik dost sohbeti zaman olarak eşittir. İnsan hayatındaki anlamları aynı değildir.
Paranın ifade ettiği değerler vardır. İfade edemediği değerler de vardır.
Thorstein Veblen: Zenginlik ne zaman gösteriye dönüşür?
19'uncu yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında yaşayan Norveç kökenli Amerikalı iktisatçı ve sosyolog Thorstein Veblen, ekonomik davranışların kültür ve statüyle ilişkisini inceledi. Kurumsal iktisadın öncü isimlerinden sayılan Veblen, 1899’da yayımladığı Aylak Sınıfın Teorisi adlı eserinde gösterişçi tüketim kavramını geliştirdi.
Veblen, insanların bazı malları ihtiyaçlarını karşılamak için değil, zenginliklerini ve toplumsal konumlarını göstermek için satın aldığını söyledi. Nesnenin kullanım amacı geriye çekilir; çevreye verdiği mesaj öne çıkar.
Sorulan soru artık “Bu eşya ne işe yarıyor?” değildir.
Asıl soru şudur:
İnsanlar bu eşyaya sahip olduğumu görünce benim hakkımda ne düşünecek?
Pahalı bir otomobil ulaşım aracıdır. Aynı zamanda zenginlik, başarı ve statü işaretine çevrilebilir.
Bir saat zamanı gösterir. Markası, sınırlı üretimi ve fiyatıyla sahibinin toplumsal konumunu göstermesi beklenebilir.
Bir davet dostların bir araya gelmesidir. Gösteriş ölçüsü öne geçtiğinde insanların birbirini gördüğü bir buluşmadan, kimin ne kadar güçlü olduğunu sergilediği bir sahneye dönüşebilir.
Gösterişçi tüketim yalnızca çok zenginlere ait değildir. İnsanlar kabul görmek ve belirli bir gruba ait görünmek için gelirlerinin üzerinde harcama yapabilir. Tüketim, ihtiyacın yanında bir kimlik ve tanınma aracına dönüşür.
Veblen’in asıl sorusu harcamanın miktarı değildir. Tüketimin hangi ihtiyacı karşıladığıdır.
Gerçek bir kullanım ihtiyacını mı? Güzellik ve kalite arayışını mı? Yoksa başkasının gözünde değer kazanma isteğini mi?
Pierre Bourdieu: Para, sermayenin yalnızca bir biçimidir
20'inci yüzyılın önemli sosyologlarından Pierre Bourdieu, Fransa’da yetişti. Eğitim, sanat, kültür, sınıf, zevkler ve toplumsal eşitsizlik üzerine çalıştı. Bourdieu’nün düşüncesi, insanların toplumdaki yerini yalnızca gelir ve servetle açıklamanın mümkün olmadığını gösterdi.
Ekonomik sermayenin yanında kültürel sermaye, sosyal sermaye ve sembolik sermaye kavramlarını geliştirdi.
Ekonomik sermaye; para, mülkiyet ve maddi kaynaklardır. Kültürel sermaye; bilgi, eğitim, dil, düşünme biçimi, görgü, estetik algı ve insanın zaman içinde içine yerleştirdiği kültürel birikimdir. Sosyal sermaye; güvene, tanışıklığa ve karşılıklılığa dayanan ilişkiler ağıdır. Sembolik sermaye ise toplum tarafından kabul edilen itibar, saygınlık ve tanınmadır.
Bu sermaye biçimleri birbirine dönüşebilir. Para iyi okullara, kitaplara, sanat eserlerine ve güçlü çevrelere erişimi kolaylaştırabilir. Fakat erişimle içselleştirme aynı şey değildir.
Para kitap satın alabilir; okuma alışkanlığını satın alamaz. Bir resme sahip olmayı sağlayabilir; resmi görme ve yorumlama yeteneğini doğrudan vermez. Pahalı bir üniversitenin ücretini karşılayabilir; düşünsel derinliği garanti etmez. İnsanları bir davette bir araya getirebilir; gerçek dostluğu kuramaz. Güçlü bir tanıtım kampanyası yaptırabilir; güvenilirliği uzun süre ayakta tutamaz.
Bourdieu’nün düşüncesi, sahip olmak ile birikim arasındaki farkı gösterir.
Bir insanın büyük bir kütüphanesi olabilir. Kültürel sermayesi, raftaki kitap sayısından çok o kitapların düşüncesinde, dilinde ve davranışlarında bıraktığı izde görülür.
Bir insan sanat eserleri satın alabilir. Sanatla ilişkisi, koleksiyonunun parasal büyüklüğünden çok eserlerin dünyasını ne kadar anlayabildiğinde ortaya çıkar.
Adorno ve Horkheimer: Neyi değerli bulacağımıza kim karar veriyor?
Değer yalnızca üretilmez ve ölçülmez. Aynı zamanda gösterilir, tekrar edilir, öğretilir ve kabul ettirilir.
Bu noktada Frankfurt Okulu’nun iki önemli düşünürü Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer'in çalışmalarına göz atmak gerekir.
Adorno; Alman filozof, sosyolog, müzik kuramcısı ve kültür eleştirmeniydi. Horkheimer ise filozof, sosyal bilimci ve Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsünün yöneticisiydi. Nazi döneminde Almanya’dan ayrılmak zorunda kaldılar. Sürgün yıllarında üzerinde çalıştıkları Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserde kültür endüstrisi kavramını geliştirdiler.
Sinema, radyo, popüler müzik, dergi ve eğlence dünyası artık yalnızca sanatçıların eser ürettiği alanlar değildi. Büyük sermaye, dağıtım kanalları, reklam ve kitlesel üretim ilkeleri bu alanları biçimlendiriyordu.
Adorno ve Horkheimer’ın itirazı kültürün geniş kitlelere ulaşmasına değildi. Kültürel üretimin kârlılık, tekrar, kolay tüketim ve öngörülebilirlik ölçülerine bağlanmasını eleştiriyorlardı.
Kültür endüstrisi çok sayıda seçenek sunar. Fakat seçeneklerin önemli bir bölümü aynı başarı formülünün küçük değişikliklerle yeniden üretilmiş hâlidir. Filmlerin konusu, şarkıların yapısı, programların dili ve ünlülerin hikâyeleri birbirine benzemeye başlar.
İnsan kendine özgü bir tercih yaptığını düşünür. Tercih edeceği alan daha önce hazırlanmış, sınıflandırılmış ve pazarlanmıştır.
Bugünün dijital dünyasında bu durum daha görünürdür. Çok izlenen filmin iyi film olduğu düşünülür. Çok satan kitabın önemli kitap olduğu kabul edilir. Çok takip edilen kişinin bilgili ve değerli olduğu varsayılır. Yüksek fiyatla satılan eserin büyük sanat eseri olduğuna inanılır.
Bu rakamlar çoğu zaman niteliği değil; dağıtım gücünü, reklam bütçesini, algoritmik görünürlüğü, tekrar sıklığını ve gündemde kalma kapasitesini gösterir.
Kültür endüstrisinin değer meselesine yaptığı güçlü katkı aslında burada ortaya çıkar.
Kültür endüstrisi değeri yalnızca pazara sunmaz; pazarın ölçülerini kültürel değerin ölçüsü gibi kabul ettirir.
Bir sanatçı değerli olduğu için görünür hâle gelebilir. Görünür olduğu için değerli sanılması da mümkündür.
Bir düşünce güçlü olduğu için geniş kitlelere ulaşabilir. Sürekli tekrarlandığı için güçlüymüş gibi kabul edilmesi de mümkündür.
İnsan kendi düşünsel derinliğini geliştirmek yerine kişisel markasını büyütmeye başlayabilir. Ne söylediğinden çok ne kadar izlendiğine, ne ürettiğinden çok ne kadar konuşulduğuna, nasıl bir insan olduğundan çok nasıl göründüğüne yoğunlaşabilir.
Adorno ve Horkheimer’ın yaklaşımı elbette tartışmaya açıktır. Popüler olan her eser niteliksiz değildir. Kitleler kendilerine sunulanları bütünüyle edilgen biçimde kabul etmez. Popüler kültürün içinden özgün, eleştirel ve dönüştürücü eserler çıkabilir.
Yine de onların sorusu halen geçerliliğini koruyor.
Bir insanın, eserin veya düşüncenin değerli olduğuna gerçekten biz mi karar veriyoruz; yoksa bu kararın bir bölümü bizim için önceden mi hazırlanıyor?
Amartya Sen: Gelir insanın gerçek hayatını anlatmaya yeter mi?
Değer tartışmasını gelirden insanın gerçek hayatına taşıyan önemli düşünürlerden biri Amartya Sen’dir.
1933’te Hindistan’da doğan Sen, iktisatçı ve filozoftur. Refah iktisadı, yoksulluk, kıtlık, eşitsizlik, adalet ve kalkınma üzerine çalıştı. Refah iktisadına yaptığı katkılar nedeniyle 1998’de Nobel Ekonomi Ödülü’ne değer görüldü. Harvard Üniversitesinde iktisat ve felsefe alanında çalıştı.
Sen’in geliştirdiği kapasite yaklaşımı, insanların hayatını yalnızca gelirleri veya sahip oldukları mallar üzerinden değerlendirmez.
Asıl soru şudur:
İnsan, değer verdiği hayatı gerçekten yaşayabilecek imkânlara sahip midir?
İki insanın geliri aynı olabilir. Biri sağlıklı, eğitimli, güvenli bir çevrede yaşayan ve toplumsal hayata rahatça katılabilen biridir. Diğeri hastalık, engellilik, ayrımcılık veya yaşadığı bölgenin şartları nedeniyle aynı gelirle çok daha sınırlı bir hayat sürdürmek zorunda kalabilir.
Gelir eşitliği, gerçek hayat imkânlarının eşit olduğu anlamına gelmez.
Sen, insanın nelere sahip olduğundan çok, sahip olduklarıyla ne yapabildiğine ve nasıl bir hayat kurabildiğine bakar.
Eğitim alabiliyor mu? Sağlıklı yaşayabiliyor mu? Düşüncesini ifade edebiliyor mu? Toplumsal hayata katılabiliyor mu? Kendi geleceği hakkında seçim yapabiliyor mu? Yeteneklerini geliştirebiliyor mu? Değer verdiği bir hayatı kurmak için gerçek seçeneklere sahip mi?
Kapasite yaklaşımı, kalkınmayı yalnızca üretim ve gelir artışı olarak görmez. Kalkınma, insanların gerçek özgürlüklerinin ve yapabilme güçlerinin genişlemesidir. Bu yaklaşım, Birleşmiş Milletlerin insan gelişimi anlayışını da güçlü biçimde etkilemiştir.
Sen’in düşüncesi, değerli insanı tanımlarken de bize yol gösterir.
Değerli insan yalnızca kendi imkânlarını artıran kişi değildir. Çevresindeki insanların öğrenme, düşünme, üretme ve kendi hayatları üzerinde söz sahibi olma kapasitelerini de geliştirir.
Bazı insanlar bulundukları ortamda herkesi kendilerine bağımlı hâle getirir. Bazıları ise insanların kendi ayakları üzerinde durmasını sağlar. İkincisi daha kalıcı bir değer üretir.
Bir insan çok zengin olabilir; bu onu değerli kılar mı?
Zenginlik, insanın ekonomik gücünü ve kaynaklara erişim kapasitesini gösterir. İnsanın bütün değerini göstermez.
Servet farklı yollardan oluşabilir. Emek, üretim, girişimcilik ve yenilik yoluyla… Miras, aile imkânları ve doğru zamanda doğru yerde bulunmakla… Piyasa gücü, ayrıcalık, siyasal ilişki veya başkalarının emeğinden orantısız pay almakla… Şans ve şartların bir araya gelmesiyle… Her servetin arkasında aynı hikâye yoktur. Bu yüzden servetin miktarından önce nasıl kazanıldığına bakmak gerekir.
Servetin nasıl kullanıldığı da önemlidir.
Bir insan çok para kazanabilir; çalışanlarını yoksulluk sınırında bırakabilir. Büyük bir şirket kurabilir; tedarikçilerini sürekli baskı altında tutabilir. Toplum önünde yardımsever görünürken vergi ve çalışma yükümlülüklerinden kaçabilir. Kültür ve sanata destek verirken bunu yalnızca itibar kazanmanın bir yolu olarak görebilir.
Bir başka insan ise servetini yeni işler kurmak, nitelikli istihdam yaratmak, bilimi ve sanatı desteklemek, gençlere eğitim imkânı açmak ve toplumun hayatını iyileştirmek için kullanabilir.
Bu durumda aynı ekonomik güç, farklı insani sonuçlar üretir.
Zenginlik ahlaki bir kusur değildir. Kendiliğinden bir erdem de değildir.
Servet insanın değerini belirlemez; insanın taşıdığı değerin veya değersizliğin etki alanını genişletebilir.
Para bir büyüteç gibi çalışır. Cömertliği büyütebilir. Kibri büyütebilir. Bilgeliğin imkânlarını artırabilir. Düşünsel tembelliği konforlu hâle getirebilir.
İnsanın elindeki kaynak arttıkça sorumluluğu da büyür. Çünkü verilen kararların etkilediği insan sayısı ve hayat alanı genişler.
Bu yüzden zengin bir insanı değerlendirirken şu sorular daha anlamlıdır. Servetini nasıl kazandı? Kimlerin emeğinden yararlandı? Çalışanlarına nasıl davrandı? Vergi ve toplumsal yükümlülüklerini yerine getirdi mi? Bilgiyi, üretimi ve insan kapasitesini geliştirdi mi?Serveti yalnızca kendisini mi büyüttü, çevresindeki hayatı da mı geliştirdi? Ardında ne bıraktı?
Kas ile servet arasındaki benzerlik
Vücut geliştirme ile servet arasında bir benzerlik olduğunu düşünürüm. Bu benzetme, tek bir alandaki gelişmenin bütün insanın değeri sanılmasını eleştirmek bakımından anlamlıdır.
Bir vücut geliştirmecinin büyük kasları; disiplin, düzenli çalışma, beslenme bilgisi, sabır, dayanıklılık ve hedefe bağlılık gösterebilir. Fakat kasların büyüklüğü insanın tarih, sanat, felsefe, bilim veya toplum üzerine ne kadar düşündüğünü göstermez.
Aynı biçimde büyük bir servet; risk alma, fırsatları görme, kaynak yönetme, örgüt kurma ve ticari karar verme becerisini gösterebilir. Fakat servetin büyüklüğü insanın vicdanını, kültürel birikimini, görgüsünü, düşünsel derinliğini ve başkalarına karşı sorumluluğunu tek başına açıklamaz.
Bununla birlikte pek âlâ çok güçlü bir bedene sahip insan, aynı zamanda geniş bir kültürel ve düşünsel dünyaya sahip olabilir. Büyük servet sahibi biri son derece bilgili, zarif, sorumlu ve toplum yararına çalışan bir insan olabilir.
Mesele kişileri sınıflandırmak değildir. Ölçüleri birbirine karıştırmamaktır.
Kasın büyüklüğü zihnin küçüklüğünü göstermez; paranın büyüklüğü de zihnin büyüklüğünü göstermez.
Bedensel güç, ekonomik güç, düşünsel kapasite, ahlaki olgunluk ve toplumsal duyarlılık farklı alanlardır. Birindeki büyüme, diğerlerinin de geliştiğini garanti etmez. Sorun kas yapmak veya servet edinmek değildir. Sorun, bir alandaki hacmi bütün insanın değeri sanmaktır.
Bazı insanlar bedenlerini geliştirir; zihinlerini de besler.
Bazıları servetlerini büyütür; kültürlerini, karakterlerini ve toplumsal sorumluluklarını da derinleştirir. Bazıları ise hacmi büyütürken içeriği aynı yerde bırakır. İnsan değerini belirleyen, yalnızca ne kadar büyüdüğü değil, hangi yönlerden geliştiğidir.
Bir insanı değerli kılan nedir?
Bir insanı değerli kılan tek bir özellik yoktur. Bilgi, karakter, yetkinlik, güven ve toplumsal katkı birlikte düşünülmelidir.
Karakter
Değerli insan, çıkarı değiştiğinde temel ilkelerini kolayca değiştirmez. Görülmediği yerde de doğru davranır. Gücü olduğunda başkalarını ezmez. Verdiği sözü ciddiye alır. Karakter, insanın rahat zamanda anlattığı şey değildir. Zor zamanda gösterdiği davranıştır.
Yetkinlik
İyi niyet değerlidir; fakat sorumluluk taşıyan insanın işini bilmesi gerekir. Değerli insan öğrenir, çalışır, kendi eksiklerini fark eder ve hatasını düzeltir. Bilmediği hâlde biliyormuş gibi davranmaz.
Muhakeme
Çok bilgiye sahip olmakla doğru düşünmek aynı değildir. Değerli insan bilgileri ilişkilendirir, sebep ile sonucu ayırır, farklı görüşleri dinler ve kolay hüküm vermez. Her konuda konuşmayı değil, hangi konuda ne kadar konuşması gerektiğini bilir.
Güvenilirlik
İnsanların kendisine inanmasını istemek yerine, inanılabilir davranışlar sergiler. Güven sözle talep edilmez; zaman içinde birikir.
Katkı
İnsanın değeri yalnızca kendi hayatını ne kadar büyüttüğüyle anlaşılmaz. Başkalarının hayatında neyi mümkün hâle getirdiği de önemlidir. Bilgisini paylaşıyor mu? İnsanlara yol açıyor mu? Güçsüzün yanında durabiliyor mu? Kendisinden sonra işi sürdürebilecek insanlar yetiştiriyor mu?
Tevazu
Tevazu insanın kendisini küçültmesi değildir. Bildiğini, bilmediğini, gücünü ve sınırlarını doğru görmesidir. Gerçek birikim insanı her konuda söz söylemeye götürmez. Bazı konularda susmayı, dinlemeyi ve öğrenmeyi öğretir.
İz bırakma biçimi
Bazı insanlar girdikleri yerde yalnızca kendilerini görünür hâle getirir. Bazıları girdikleri yerde insanları, düşünceleri ve imkânları çoğaltır. İkinci tür insanın bıraktığı iz daha derindir.
Değerli insan, kendi varlığıyla başkalarının düşünme, güvenme, üretme ve yaşama imkânlarını genişleten insandır.
Mark Granovetter: Ekonomi güven ve ilişkiler içinde yaşar
Ekonomik hayatı yalnızca fiyatlar ve sözleşmeler yönetmez. İnsanlar arasındaki ilişkiler ve güven de kararların içindedir.
Bu düşünceyi güçlü biçimde ortaya koyan isimlerden biri Amerikalı sosyolog Mark Granovetter’dır. Ekonomik sosyolojinin önemli temsilcilerinden olan Granovetter, 1985 tarihli “Ekonomik Eylem ve Toplumsal Yapı” başlıklı çalışmasında ekonomik davranışların toplumsal ilişkiler içine yerleşik olduğunu savundu.
İnsanlar bir ortaklık kurarken yalnızca beklenen kâra bakmaz. Bu kişiye güvenebilir miyim? Sözünü tutar mı? Zor zamanda sorumluluk alır mı? Daha önce birlikte çalışanlar ne söylüyor?Bu kurumun geçmişi nasıl? Bir sorun çıktığında çalışanını, müşterisini ve ortağını korur mu?
Bütün bu sorular ekonomik kararın içindedir.
Güvenin bulunmadığı yerde daha fazla denetim, daha ayrıntılı sözleşme, daha çok hukuki güvence ve daha yüksek işlem maliyeti gerekir. Güven, ekonomik ilişkilerin görünmeyen sermayesidir. OECD çalışmalarında da güvenin bilgi, denetim, hukuk ve uygulama maliyetlerini azaltabildiği vurgulanır.
Güven satın alınamaz. Reklamla kısa süreli bir itibar görüntüsü kurulabilir. Gerçek güven; söz, davranış ve sonuç arasındaki tutarlılıkla oluşur.
Bir kurumun en değerli varlıklarından biri bilançosunda görünmeyen bu güven birikimidir. Yıllar içinde oluşur. Bazen tek bir kötü kararla kaybedilir.
Bir kurumu değerli kılan nedir?
İş dünyasında değer çoğu zaman şirketin cirosu, kârı, piyasa değeri veya gelecekte oluşturacağı nakit akışı üzerinden hesaplanır. Bu ölçüler önemlidir. Gelir üretmeyen, maliyetlerini yönetemeyen ve nakit akışını sürdüremeyen bir kurum uzun süre yaşayamaz. Fakat finansal başarı, kurumun bütün değerini açıklamaz.
Bir işletme çok kârlı olabilir. Çalışanlarını tüketiyor, müşterisini yanıltıyor, tedarikçisini baskı altında tutuyor ve çevreye ağır zarar veriyorsa yarattığı finansal değerin yanında başka değerleri de aşındırıyor demektir.
Kurumun gerçek değeri, bilançosuyla topluma bıraktığı etkinin birlikte değerlendirilmesiyle anlaşılır.
Edward Freeman: Şirket yalnızca hissedarından ibaret değildir
Amerikalı filozof ve işletme etiği düşünürü R. Edward Freeman, 1984’te yayımlanan Stratejik Yönetim: Paydaş Yaklaşımı adlı eseriyle iş dünyasında önemli bir düşünce değişimine öncülük etti.
Freeman’a göre şirketin çevresinde yalnızca sermaye sahibi yoktur. Çalışanlar, müşteriler, tedarikçiler, yatırımcılar, iş ortakları, yerel toplum ve kurumun faaliyetlerinden etkilenen diğer kesimler de şirketin paydaşlarıdır.
Şirket, bunların tamamıyla kurduğu ilişkiler içinde yaşar. Bir paydaşın çıkarını sürekli olarak diğerlerinin aleyhine büyüten işletme, uzun vadede kendi varlığını da zayıflatır. Bu yaklaşım şirketi bir para üretme makinesi gibi görmek yerine, insanlar arasındaki bir iş birliği düzeni olarak ele alır. Kâr gereklidir. Fakat kârın nasıl üretildiği ve kimlerle paylaşıldığı da işletmenin değerinin parçasıdır.
Michael Porter ve Mark Kramer: Ekonomik değer ile toplumsal fayda
Harvard İşletme Okulu profesörü Michael Porter ile toplumsal etki ve strateji alanında çalışan Mark Kramer, 2011’de yayımladıkları çalışmalarında paylaşılan değer kavramını geliştirdiler.
Şirketlerin toplumsal sorunları yalnızca bağış ve hayırseverlik konusu olarak görmemesini savundular. İşletme stratejisi, ekonomik başarı ile toplumsal gelişmeyi birlikte üretecek biçimde kurulabilirdi. Sağlık, eğitim, enerji verimliliği, tarımsal üretim veya çevre sorunlarına çözüm geliştiren bir şirket hem gelir elde edebilir hem toplumun kapasitesini artırabilirdi.
Bu düşüncenin değeri, şirketi toplumdan ayrı bir ada gibi görmemesindedir.
İşletmeler eğitimli çalışanlara, sağlıklı toplumlara, güvenilir altyapıya, hukuka, doğal kaynaklara ve toplumsal istikrara ihtiyaç duyar. Toplum zayıflarken şirketin uzun süre güçlü kalması kolay değildir.
Değerli kurumun ölçüsü
Değerli bir kurum önce gerçek bir ihtiyacı karşılar. İnsanların hayatına yararlı bir ürün, hizmet veya düşünce sunar.
İşini iyi yapar. İyi niyeti kalitesizliğin mazereti hâline getirmez. Çalışanını kullanılacak bir maliyet unsuru gibi görmez. Bilgisini, yetkinliğini ve sorumluluk taşıma kapasitesini geliştirir. Müşterisine başka, çalışanına başka, kamuoyuna başka konuşmaz. Tedarikçisini sürekli sıkıştırarak kendi kârlılığını yükseltmeyi başarı saymaz. Ürettiği değeri adil biçimde paylaşır. Topluma ve çevreye yüklediği görünmeyen maliyetleri hesaba katar. Bugünün kârını yarının imkânlarını tüketerek üretmez. Kurumsal bilgisini kişilerin elinde bırakmaz; gelecek kuşaklara aktarılabilecek yapılar kurar.
IFRS Vakfının bütünleşik raporlama yaklaşımı da şirketlerin yalnızca kısa dönemli finansal sonuçlarına değil, zaman içinde değeri nasıl oluşturduğuna, koruduğuna veya aşındırdığına bakmayı amaçlar. Finansal bilgilerle insan, ilişki, bilgi ve sürdürülebilirlik alanları arasındaki bağın görünür hâle gelmesini ister.
Değerli kurum için şu tanım yapılabilir;
Değerli kurum, gelir üretirken güveni, bilgiyi, insan kapasitesini ve geleceğin imkânlarını da büyüten kurumdur.
Kâr, kurumun yaşaması için gereklidir. Fakat kâr, kurumun neden yaşamaya değer olduğunu tek başına açıklamaz.
Bir kültür kurumunu değerli kılan nedir?
Kültür ve sanat kurumlarında da değer kolayca sayılara indirgenebilir. Kaç etkinlik düzenlendi? Kaç kişi geldi? Kaç bilet satıldı? Sosyal medyada kaç kişiye ulaşıldı? Hangi ünlü isim ağırlandı? Ne kadar sponsorluk bulundu?
Bu ölçüler kurumun faaliyetlerini anlamak bakımından önemlidir. Ancak Kültürel niteliğin tamamını göstermez.
Bir kültür kurumu kalabalık salonlar oluşturabilir; insanlarda kalıcı bir düşünce bırakmayabilir. Az sayıda insanın katıldığı bir söyleşi, yıllar boyunca sürecek bir merakın ve üretimin başlangıcı olabilir.
Çok görünür bir sergi sanatçının ismine katkı sağlayabilir; sanat düşüncesine yeni bir şey eklemeyebilir. Genç ve henüz tanınmayan bir sanatçının küçük sergisi, ileride önemli bir sanat yolculuğunun ilk adımı olabilir.
Değerli bir kültür kurumu görünür olanı tekrar etmekle yetinmez; görülmeyene de alan açar. Sanatçıyı yalnızca satılabilir eser üreten kişi olarak görmez. İzleyiciyi tüketici konumunda bırakmaz. İnsanların beğenilerini yalnızca onaylamaz; yeni karşılaşmalarla geliştirir. Kolay alkış kadar zor sorulara da yer verir. Toplumun kültürel hafızasını korur. Genç sanatçılara, yazarlara, müzisyenlere ve düşünce insanlarına kendilerini geliştirebilecekleri bir alan açar. Başarısını yalnızca katılımcı ve satış sayısıyla ölçmez.
Kültür kurumunun görevi insanlara yalnızca zaten sevdikleri şeyleri sunmak değildir. Henüz bilmedikleri, karşılaşmadıkları veya anlamaya fırsat bulamadıkları eserlerle de bağ kurmalarını sağlamaktır.
Kültürel değerin gerçek ölçüsü tüketilme hızı değil, insanda bıraktığı düşünsel ve duygusal dönüşümdür.
Bir topluluğu değerli kılan nedir?
Kalabalık ile topluluk aynı şey değildir. Kalabalık, aynı yerde veya aynı iletişim ortamında bulunan insanlardan oluşur. Topluluk, güven, sorumluluk, anlam ve ortak bir yön çevresinde ilişki kurabilen insanlardan meydana gelir.
Bir topluluğun değerini üye sayısı tek başına göstermez. Küçük bir topluluk güçlü bir kültür, bilgi ve dayanışma ortamı oluşturabilir. Binlerce kişinin bulunduğu bir topluluk dedikodu, dışlama, gösteriş ve sürekli çatışma üretebilir. Değerli bir topluluk üyeleri arasında güven oluşturur. Bilgiyi birkaç kişinin elinde tutmaz. Yeni katılanlara gelişme ve katkı sunma alanı açar. Farklı görüşleri düşmanlık nedeni saymaz. Eleştiriyi hakarete, fikir ayrılığını kişisel saldırıya dönüştürmez. Başarıyı paylaşır. Hatalarını gizlemek yerine onlardan öğrenir. Kendi iç dayanışmasını başkalarını küçümsemenin aracı hâline getirmez. Üyelerinin bireyselliğini yok etmeden ortak bir kültür geliştirir. Kişilere bağımlı kalmadan kurumlaşır.
Topluluğun gerçek karakteri herkes aynı düşüncedeyken ortaya çıkmaz. Görüşler ve çıkarlar ayrıştığında anlaşılır. Anlaşmazlığı yönetebilen, farklılığı taşıyabilen ve ortak bağını koruyabilen topluluk olgunlaşmıştır.
Değer ne değildir?
Değer, fiyat değildir. Fiyat, değişim sırasında oluşan parasal karşılıktır. Değer, zenginlik değildir. Zenginlik kaynaklara erişim gücüdür. Değer, unvan değildir. Unvan bir görev ve yetki alanını gösterir; içeriği davranışla oluşur. Değer, şöhret değildir. Şöhret tanınmaktır; ne için tanındığımızı açıklamaz. Değer, görünürlük değildir. Görünürlük güçlü bir dağıtım, ilişki veya tanıtım düzeninin sonucu olabilir. Değer, diploma değildir. Diploma belirli bir eğitimin belgesidir; düşünsel derinliğin ve ahlaki olgunluğun garantisi değildir. Değer, pahalı tüketim değildir. Harcama kapasitesini gösterebilir; estetik kavrayışı ve kültürel birikimi kanıtlamaz. Değer, güce yakınlık değildir. Güç ilişkileri değişir. Karakter, güç dengesi değiştiğinde de kendini koruyabilendir. Değer, insanın kendisi hakkında söyledikleri değildir.
Değer, davranışlarda, sonuçlarda ve başkalarının hayatında bırakılan izde ortaya çıkar.
Değeri anlamak için sorulması gerekenler
Bir insanı, kurumu, projeyi veya topluluğu değerlendirirken yalnızca “Ne kadar büyük?” diye sormak bizi doğru bir yere götürmez.
Şunlara da bakmak gerekir;
Hangi gerçek ihtiyacı karşılıyor? İnsanların hayatında neyi iyileştiriyor? Ürettiği değer nasıl meydana geldi? Kimlerin emeği ve katkısı var? Fayda kimlere ulaşıyor? Üretilen değer nasıl paylaşılıyor? İnsanların bilgi, yetkinlik ve özgürlük kapasitesini artırıyor mu? Güven oluşturuyor mu? Görünmeyen maliyetleri kim ödüyor? Çevreye ve gelecek kuşaklara nasıl bir yük bırakıyor? Kendisi büyürken çevresindeki insanları ve kurumları da geliştiriyor mu? Para, güç, moda ve görünürlük ortadan kalktığında geriye ne kalıyor?
Bu sorular değeri bir sıralama meselesi olmaktan çıkarır. Onu üretim biçimi, paylaşım, sorumluluk ve zaman içinde bırakılan sonuçlarla birlikte değerlendirmemizi sağlar.
Türkiye’den Değer Üreten Örnek İnsanlar
Değer kavramını yalnızca yabancı düşünürlerin görüşleri üzerinden ele almak elbette eksik kalır. Türkiye’de de bilgisi, duruşu ve emeğiyle toplumun düşünce dünyasını zenginleştiren kıymetli insanlar vardır.
Prof. Dr. Ruşen Keleş, kentleşme, yerel yönetimler, çevre politikaları ve kent hukuku alanlarında yarım yüzyılı aşan bilimsel emeğiyle Türkiye’nin kent düşüncesini kuran başlıca isimlerden biri olmuştur. Kentin yalnızca binalardan, yollardan ve imar kararlarından oluşmadığını; insanın yaşam hakkını, yerel demokrasiyi, çevreyi, kamu yararını ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluğu da içine alan toplumsal bir varlık olduğunu anlatmıştır. Yazdığı temel eserler, yetiştirdiği öğrenciler ve kamu politikalarına sunduğu katkılar, onun bilgisini kişisel bir birikim olarak tutmadığını; kuşaklar arasında yaşayan bir düşünce mirasına dönüştürdüğünü göstermektedir.
Cazim Gürbüz, kitap, şiir, resim ve düşünce yazılarıyla farklı ifade alanlarını bir araya getiren çok yönlü bir aydındır. Çalışmalarında dogmatik düşünce biçimlerini, kimlik ile söylem arasındaki tutarsızlıkları, toplumsal yönlendirme yöntemlerini ve duygu istismarını eleştirel bir yaklaşımla sorgulamıştır. Akılcı düşünceyi, bilimsel yaklaşımı, düşünce özgürlüğünü ve bireyin zihinsel bağımsızlığını önemsemiş; görüşlerini açık, tutarlı ve cesur bir dille ortaya koymuştur. Onun değeri yalnızca ürettiği eserlerde değil, eleştirel düşünceyi koruyan, fikrî bağımsızlıktan ödün vermeyen ve düşünsel sorumluluğu önemseyen aydın tavrında görülmüştür.
Prof. Dr. Mehmet Tunçer ise şehir ve bölge planlama, tarihî çevrelerin korunması, kent arkeolojisi, kültürel miras ve alan yönetimi üzerine yürüttüğü çalışmalarla kenti yaşayan bir tarih ve ortak hafıza olarak ele almıştır. Planlamayı yalnızca teknik bir düzenleme işi saymamış; kentin kimliğini, tarihî dokusunu, doğal değerlerini ve kamusal yararını korumanın bilimsel olduğu kadar ahlaki bir sorumluluk olduğunu savunmuştur. Hazırladığı planlar, yazdığı kitap ve makaleler, oluşturduğu zengin arşiv ve verdiği uzun soluklu mücadele, unutulmaya ve hoyrat yapılaşmaya karşı güçlü bir kent belleği meydana getirmiştir.
Bu üç ismin farklı alanlarda bıraktığı ortak iz şudur. İnsanın gerçek değeri yalnızca bildiklerinde, unvanında veya görünürlüğünde değil; bilgisini hangi amaçla kullandığında, neyi savunduğunda, kimlere yol açtığında ve kendisinden sonraki kuşaklara nasıl bir düşünce ve sorumluluk mirası bıraktığında ortaya çıkar.
Sonuç: Değer, neye sahip olduğumuzdan çok neyi çoğalttığımızdır
İnsanlar zenginliği başarıyla, başarıyı zekâyla, zekâyı bilgelikle, görünürlüğü önemle, fiyatı da değerle karıştırabiliyor. Bu kavramlar birbirleriyle ilişkili olabilir. Ama aynı anlama gelmezler. Bir insan hem zengin hem değerli olabilir. Servetini üretime, bilime, sanata, eğitime ve toplumsal gelişmeye yöneltebilir. Bir sporcu güçlü bedeniyle birlikte güçlü bir zihne, geniş bir kültüre ve sağlam bir karaktere sahip olabilir. Bir şirket yüksek kâr elde ederken çalışanına, müşterisine, tedarikçisine, topluma ve doğaya karşı sorumluluk taşıyabilir.
Mesele zenginliği, bedensel gücü, büyümeyi veya ticari başarıyı küçümsemek değildir. Mesele, bir alandaki büyümeyi bütün değerin ölçüsü saymamaktır. Servet insanın ne kadar şeye erişebildiğini gösterir; nasıl bir insan olduğunu göstermez. Kas bedensel kapasiteyi gösterir; düşünsel kapasiteyi göstermez. Unvan yetkiyi gösterir; liyakati her zaman göstermez. Şöhret tanınmayı gösterir; saygıyı garanti etmez. Fiyat satın alma isteğini gösterir; kıymeti bütünüyle açıklamaz. Gerçek değer, insanın, kurumun veya topluluğun sahip olduklarından çok; ürettiği anlamda, kurduğu güvende, geliştirdiği insanlarda, çözdüğü sorunlarda, adil biçimde paylaştığı imkânlarda, koruduğu gelecekte ve ardında bıraktığı hayatta görülür.
Bir insan kendisi yükselirken çevresindeki herkesi aşağı itebilir. Başarılı görünebilir; değer üretmiyor olabilir. Bir kurum büyürken çalışanlarını, çevresini ve toplumun güvenini tüketebilir. Finansal bakımdan güçlü görünebilir; geleceğini aşındırıyor olabilir. Bir topluluk kalabalıklaşırken düşünme ve konuşma niteliğini kaybedebilir. Üye sayısı artabilir; kültürel değeri azalabilir. Bu nedenle değer hakkında varabileceğimiz en sağlam hüküm şudur:
Değerli olan, kendisi büyürken hayatı daraltmayan; başkalarının düşünme, üretme, güvenme ve yaşama imkânlarını da büyütendir.




