Kitapları severim. Biyografileri ise ayrı severim. İnsan çok biyografi okuyunca garip bir şey fark ediyor. Bir düşünürü, bir yazarı ya da bir sanatçıyı okurken, satırların gerisinde yavaş yavaş bir hayat beliriyor. Okuduğunuz metnin arkasında bir insanın izi görünmeye başlıyor. Farabi de benim için böyle beliren isimlerden biridir.
Farabi’nin metinleri, yalnızca bir düşünürün fikirlerini değil, yaşadığı çağın bilgi düzenini, Bağdat’taki tercüme hareketini, bilim çevrelerini ve tartışma iklimini de yansıtır. Bu yüzden Farabi’yi anlamak, bir düşünce dünyasını anlamaktır.
Farabi, yalnızca kitap yazan biri de değildir. O, düşünceyi düzene koyan bir akıldır. Eski dünyanın bilgisini alıp onu yeni bir kurgu içinde yeniden işleyen büyük bir zihin olarak anılır. Hayatı hakkında çok ayrıntılı bilgi yoktur. Doğduğu gün, çocukluğunun geçtiği her durak, kimlerle konuştuğu, neleri sevip neleri sevmediği tam olarak bilinmez. Ama bazı isimler hayatlarına dair boşluklar bulunsa da eserlerinin gücü bu eksikliği büyük ölçüde telafi eder. Farabi de bu isimlerden biridir.
Bugünkü Kazakistan sınırları içinde kalan Farab yöresinde doğduğu kabul edilir. 9. yüzyılın sonlarıdır. Dünya bir yandan çalkalanırken bir yandan da büyük düşünce akımları birbirine karışmaktadır. O çağda şehir, yalnızca ticaretin değil, bilginin de dolaştığı bir yerdir. Diller, inançlar, düşünceler ve yöntemler şehirden şehre taşınır. Farabi de işte böyle bir dünyanın insanıdır. Bozkırla şehir, doğuyla batı, Türk yurdu ile İslam medeniyeti arasındaki büyük geçiş kuşağından çıkar. 
Sonra yolu Bağdat’a düşer. Asıl mesele de orada başlar. Çünkü o devirde Bağdat, yalnız bir başkent değil, dönemin en canlı düşünce duraklarından biridir. Eski Yunan’dan gelen metinler çevrilmiş, Aristoteles ile Eflatun okunmaktadır. Mantık, gökbilim, matematik ve ses bilgisi konuşulmaktadır. Ama burada önemli bir fark vardır. Bir metni çevirmek başka, onu anlayıp yeni bir düşünce düzeni kurmak başkadır. Farabi’yi büyük yapan da tam olarak budur. O, eline geçen bilgiyi yalnızca aktaran değil, ona düzen veren bir düşünürdü.
O yüzden ona boşuna Muallim-i Sani dememişler. Yani İkinci Öğretmen. Birinci öğretmen olarak Aristoteles kabul edilir. İkinci öğretmen ise Farabi’dir. Bu, sıradan bir övgü değildir. Bir insanın yalnızca bilgili olduğunu değil, öğretici bir düşünce düzeni kurduğunu gösterir. Farabi, başkalarının söylediklerini tekrarlayan biri değil, düşünceye omurga kazandıran bir isimdir.
Burada biraz durup şu soruyu sormak gerekir. Farabi neden bu kadar önemlidir. Çünkü ilgilendiği meseleler son derece geniştir. Mantıkla uğraşır. Dil üzerine düşünür. Aklın ne olduğunu sorar. İnsanın nasıl olgunlaşacağını sorar. İyi yönetimin ne olduğunu sorgular. Şehrin ne için var olduğunu düşünür. Hatta müzik üzerine bile kafa yorar. Bugün birçok insan bir alanda derinleştikçe öteki alanlara yabancılaşır. Farabi ise bunun tersini yapar. Alanlar arasında bağ kurar. Onun düşüncesinde bilgi parçalanmaz. Bir bütün oluşturur.
Mesela mantık anlayışı çok önemlidir. Çünkü o, mantığı kuru bir us yürütme oyunu olarak görmez. Mantık, insan zihnini yanlıştan koruyan ve düşünceyi düzene sokan bir imkân olarak ele alınır. Nasıl dil konuşmayı düzene koyuyorsa, mantık da düşünmeyi düzene koyar. Bu büyük bir bakıştır. Çünkü insan yalnızca düşünen bir varlık değildir. Düşüncesinin de bir ölçüsü, bir tertibi ve bir sınanma yolu vardır. Yanlış söz kadar yanlış düşünce de vardır. Doğru düşünmek ise kendiliğinden değil, emekle öğrenilir.
Bugün bunun ne kadar önemli olduğu açıkça görülüyor. Mantığın zayıfladığı yerde sorunlar çoğalıyor. Kanıtın yerini kanaat, ölçünün yerini öfke, düşüncenin yerini slogan alıyor. İnsanlar gerçeği aramak yerine kendilerine iyi gelen söze sığınıyor. Böyle olunca siyaset, ortak akılla yol arayan bir alan olmaktan çıkıp kalabalıkların duygusuna seslenen bir gösteriye dönüşüyor. Farabi’nin mantığa verdiği önem tam da bu yüzden bugün yeniden kıymet kazanıyor. Çünkü o bize şunu hatırlatıyor. Düşünce dağılırsa dil bozulur. Dil bozulursa hüküm bozulur. Hüküm bozulursa şehir bozulur. En sonunda yalnız siyaset değil, gündelik hayatın kendisi de savrulmaya başlar.
Bir başka önemli yanı da bilgiyi sınıflandırmasıdır. Bugün bu konu kulağa basit gelebilir. Oysa öyle değildir. Hangi bilginin ne işe yaradığı, hangi alanın ötekiyle nasıl ilişki kurduğu, dilin, mantığın, matematiğin, doğa bilgisinin, varlık bilgisinin, toplum ve yönetim bilgisinin nerede durduğu meselesi küçümsenecek bir iş değildir. Bunları yerli yerine koymak, bir bakıma medeniyet kurmaktır. Çünkü dağınık bilgi insanı güçlü kılmaz. Bilginin bir düzene kavuşması gerekir. Farabi, işte bu düzen duygusuna sahip bir isimdir.
Asıl dikkat çekici olan ise onun şehir ve yönetim üzerine düşündükleridir. Bunu gerçekten iyi anlamak gerekir. Çünkü Farabi’ye göre siyaset, yalnızca bir güç kavgası değildir. Bugün buna fazlasıyla alıştık. Kim kazandı, kim kaybetti, kim kimi geride bıraktı, kim kimin önünü kesti. Oysa Farabi daha temel bir soru sorar. İnsan neden bir arada yaşar. Şehir neden kurulur. Yönetim ne içindir. İşte Farabi’yi büyük kılan da bu temel sorulara yönelmesidir.
Onun gözünde iyi şehir, yalnız yolları düzgün, çarşısı canlı, surları sağlam bir yer değildir. İyi şehir, insanı daha iyi hale getiren bir düzendir. Çünkü insan tek başına olgunlaşamaz. Başkalarıyla birlikte yaşarken, doğru bir düzen içinde ve doğru bir amaç etrafında gelişir. Şehrin amacı da burada ortaya çıkar. Gerçek mutluluk. Ama bu mutluluk, bugünkü anlamda yalnız rahatlık, para, ün ya da gösteriş değildir. Aklın olgunlaşmasıdır. İnsanın kendini aşmasıdır. Erdemli bir yaşayış kurmasıdır.
Bu noktada Farabi ile Makyavelli’yi yan yana koyunca aradaki ayrım daha açık görünür. İkisi de yönetim üzerine düşünür. Ama baktıkları yer aynı değildir. Farabi’nin baktığı yer daha yüksektedir. O, iyi düzen ile iyi insanı birlikte düşünür. Yani yönetim dediği şey, insanı küçültmeyen, tersine geliştiren bir toplumsal kurgu olmalıdır. Makyavelli ise daha sert bir dünyanın içinden konuşur. Onun asıl meselesi, gücün nasıl korunacağı ve devletin nasıl ayakta tutulacağıdır. Tehlikeler karşısında yöneticinin nasıl davranması gerektiğini sorgular.
Burada biri doğru, öteki yanlış diyemeyiz. Çünkü Makyavelli çalkantılı bir dünyaya bakar. Dağılmış kent devletleri, bitmeyen çekişmeler, oyunlar, baskınlar ve ihanetler. Bu yüzden onun gözü daha çok çıplak gerçekliğe dönüktür. Farabi ise düzenin ne olması gerektiğini sorar. Yani biri yaralı bir siyasal alanın içinden konuşur, öteki yönetimin hangi yüksek amaca bağlanması gerektiğini düşünür. Biri devletin nasıl ayakta kalacağını öne çıkarır, öteki insanın hangi düzende yetkinleşeceğini.
Daha açık söyleyelim. Farabi’de yönetici, yalnızca başta duran kişi değildir. Bilgili olmalıdır. Ölçülü olmalıdır. Ne için yönettiğini bilmeli, toplumu nereye götürdüğünü kavramalıdır. Onun elinde yönetim, yalnızca bir ustalık değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Makyavelli’de ise yönetici, daha çok güç dengelerini iyi okuyan, zamanın havasını sezen ve gerektiğinde sertleşebilen kişidir. Farabi’nin merkezinde erdem vardır. Makyavelli’nin merkezinde ise zorunluluk ve ayakta kalma kaygısı daha belirgindir. Bu yüzden Farabi bize siyasetin ahlaki ufkunu, Makyavelli ise siyasetin sert gerçekliğini hatırlatır. Biri yön verir, öteki ayakta kalma içgüdüsünü anlatır.
Farabi’nin din ile düşünce arasında kurduğu bağ da ayrıca kıymetlidir. Çünkü o, bunları birbirine düşman iki alan gibi görmez. Ona göre hakikat birdir. Ama bu hakikat herkese aynı dille anlatılmaz. Filozof, aklî ve kavramsal bir dille konuşur. Din ise daha geniş topluluklara simgeler, örnekler ve benzetmeler yoluyla seslenir. Bu, son derece zarif bir bakıştır. Kavgayı değil uyumu arar. Ayrılığı değil, düzey farkını görür. Yani herkesin aynı kapıdan girmediğini ama aynı hakikate yönelebileceğini söyler.
Bir de müzik tarafı var. Bence bu yönü, Farabi’yi insan olarak daha da ilginç kılar. Çünkü bazı büyük zihinlerin yalnız kavramlarla yaşadığı sanılır. Oysa Farabi ses üzerine de düşünür. Müziğin yapısı, ölçüsü ve etkisi üzerine yazar. Bu da bize şunu gösterir. O, yalnızca aklın kuru tarafıyla ilgilenen biri değildir. Düzenin seste, ahenkte ve ölçüde nasıl kurulduğunu da araştırır. Belki de bu yüzden onda düşünce ile hayat arasında daha canlı bir bağ hissedilir.
Hayatının son yıllarını Şam’da geçirdiği söylenir. Bir ara Mısır’a uğradığı da anlatılır. Sonunda yine Şam’a döner ve orada ölür. Onunla ilgili anlatılanlarda sade bir yaşayışın izi vardır. Dünyalık peşinde koşan biri gibi görünmez. Gösterişi sevmeyen, düşünceyi öne alan, sessiz ama ağır bir akıl izlenimi bırakır. Elbette büyük kişilerin çevresinde zamanla menkıbeler de oluşur. Farabi için de böyledir. Bir mecliste saz çalıp insanları önce güldürdüğü, sonra ağlattığı, sonra da uyuttuğu anlatılır. Bunun ne kadarının tarih, ne kadarının hayranlık olduğunu tam bilemeyiz. Ama böyle hikâyelerin doğmuş olması bile bir şey söyler. İnsanlar onda yalnız bilgi değil, başka türlü bir derinlik de görmüşlerdir.
Bence Farabi’yi bugün hâlâ önemli kılan şeylerden biri budur. O, aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ soru sordurabilen bir isimdir. Mesela bize şunu düşündürür. Bilgi çok ama düzen var mı. Şehir büyüyor ama insan büyüyor mu. Yönetim güç üretiyor ama ölçü de üretiyor mu. İnsan rahatlıyor ama gerçekten olgunlaşıyor mu. Bunlar kolay sorular değildir. Ama büyük düşünürler zaten kolay sorular sormaz.
Farabi’nin en kalıcı tarafı, bilgiyle yaşayış arasında bağ kurmasıdır. Aklı şehirden ayırmaz. Yönetimi ahlaktan ayırmaz. Mutluluğu çıkarla karıştırmaz. İnsan hayatını yalnız geçim, güç ya da ün üzerinden okumaz. Daha yüksek bir düzen arar. O yüzden onu okuyunca insanın içinden şu düşünce geçer. Demek ki bir medeniyet yalnız binalarla, parayla ya da orduyla kurulmaz. Düşünceyle, ölçüyle, terbiye ile ve anlam duygusuyla da kurulur.
Bugün Farabi için şunu söyleyebiliriz. Bazı insanlar yalnız kendi çağlarının içinde kalır. Bazıları ise çağlar arasında köprü kurar. Farabi ikinci türden biridir. Eski bilgiyi alır, onu yalnızca taşımaz, yeniden yoğurur. Sonra bu düşüncenin merkezine şehri, insanı, mutluluğu ve yönetimi yerleştirir. Ve geriye şu büyük soruyu bırakır. İnsanı gerçekten değerli kılan ve büyüten düzen nasıl kurulur.
İşte Farabi’yi bu yüzden değerli buluyorum. Çünkü o, yalnızca cevap veren biri değildir. İnsanın zihnini toparlayan, onu daha büyük sorulara çağıran bir düşünürdür.
Kapak resmi. Muhammet Şengöz, "Düzen Arayanlar."




