İnsanlığın en tuhaf alışkanlıklarından biri şudur. İnsanlar, konuşmayı çoğu zaman düşüncenin doğal sonucu sanır. Oysa gerçekte pek çok insan, düşünmediği için konuşur. Daha doğrusu, düşünmenin zahmetinden kaçmak için konuşur. Sözün gürültüsü, zihnin boşluğunu örter. İçinde yaşadığımız çağ bu bakımdan önceki çağlardan daha kötü görünmektedir. Çünkü artık yalnız konuşan insanlar yoktur. Sürekli konuşan araçlar, sürekli konuşan ekranlar, sürekli konuşan kalabalıklar da vardır. Fakat bu bolluk, aklın bolluğu değildir. Çoğu zaman yalnızca kanaat bolluğudur.
Bu sebeple Jürgen Habermas üzerinde durmak faydalıdır. Çünkü o, modern toplumun büyük meselelerinden birinin üretim yahut teknoloji kadar konuşma biçimi olduğunu fark etmiş düşünürlerden biridir. İlk bakışta, onun adı insana ağır gelen Alman kitaplarını, uzun cümleleri ve yorucu dipnotları hatırlatabilir. Fakat bir düşünürün değeri, onu okuyanların yüzünü ne kadar buruşturduğuyla değil, sorduğu sorunun ne kadar sahici olduğuyla ölçülmelidir. Habermas’ın sorduğu soru ise son derece basittir. İnsanlar konuşurken gerçekten anlaşmaya mı çalışır, yoksa karşısındakini yönetmeye, yönlendirmeye ve mümkünse susturmaya mı?
Medeniyet tarihi bakımından bu, küçümsenecek bir ayrım değildir. Zira konuşmanın iki ayrı kaderi vardır. Birincisinde söz, hakikate ulaşmak için kullanılır. İkincisinde ise üstünlük kurmak için. İlkinde insan, karşısındakinin ne dediğini anlamaya çalışır. İkincisinde ise yalnızca ne zaman cevap vereceğini bekler. İlkinde gerekçe vardır. İkincisinde taktik. İlkinde usul vardır. İkincisinde dürtü. Habermas’ın iletişimsel eylem dediği şey, konuşmanın birinci biçimidir. Yani sözün, karşılıklı anlama aracı olması. Bu kulağa çok makul gelir. Ama insanlık tarihine biraz dikkatle bakıldığında, pek de sık rastlanan bir meziyet olmadığı görülür.
Bugün siyasal tartışmalara, sosyal medyaya, televizyon ekranlarına, hatta aile içi konuşmalara baktığınızda, insanlar çoğu zaman birbirini duymaktan ziyade, birbirini bertaraf etmeye çalışıyor. Bu yeni bir ahlaki kusur değildir. Eski bir kusurun teknik bakımdan büyütülmüş biçimidir. İnsanlar öteden beri haklı olmaktan çok haklı görünmeyi sevmiştir. Fakat çağımızda buna bir de görünürlük iştahı eklenmiştir. Herkesin elinde bir kürsü vardır. Ne var ki kürsülerin çoğalması, hikmetin arttığı anlamına gelmez.
Habermas’ın burada önemli olan görüşü, konuşmayı yalnız kişiler arası bir alışveriş gibi görmemesidir. O, sözün niteliği ile toplumun niteliği arasında doğrudan bir bağ kurar. Eğer insanlar ortak meseleleri konuşurken birbirine gerekçe sunabiliyor, itirazı düşmanlık saymıyor, karşı tarafın cümlesini çarpıtmadan cevap verebiliyorsa, orada kamusal hayat için bir ümit vardır. Fakat konuşma, yalnız bir güç gösterisine dönüşmüşse, orada önce siyaset bozulur, ardından güven. Güven bozulduğunda ise toplum görünüşte ayakta kalsa bile içten içe çözülmeye başlar.
Onun kamusal alan fikri de buradan doğar. Demokrasi yalnız sandıktan ibaret değildir. Sandık, ancak öncesinde ve sonrasında makul bir kamusal tartışma varsa bir kıymet taşır. İnsanların ortak hayatı ilgilendiren meseleler hakkında düşünmesi, konuşması, eleştirmesi, gerekçe istemesi gerekir. Aksi halde siyaset, yurttaşların ortak aklı olmaktan çıkar, yalnızca örgütlü gürültünün sanatı haline gelir. Bugün pek çok ülkede yaşanan şey biraz budur. Herkes temsil edildiğini iddia eder, fakat çok az insan gerçekten dinlenir.
Habermas’ın bir başka güçlü kavramı da yaşam dünyası ile sistem arasındaki ayrımdır. Bu ayrım ilk bakışta kuramsal görünür, ama aslında son derece gündeliktir. Yaşam dünyası dediği şey, insanların evde, okulda, mahallede, dostlukta, kısacası gündelik hayatta paylaştıkları anlamlar, alışkanlıklar ve görgülerdir. Sistem ise para, bürokrasi, verimlilik, iktidar ve yönetim mekanizmalarıyla işler. Bunların varlığı kaçınılmazdır. İnsan karmaşık toplumları yalnız iyi niyetle yönetemez. Ne var ki tehlike, sistemin yaşam dünyasını yutmaya başlamasıdır. Eğitim yalnız puan olursa, sağlık yalnız maliyet olursa, sanat yalnız vitrin olursa, insan ilişkileri yalnız çıkar hesabına dönerse, toplum işliyor gibi görünür ama aslında ruhunu kaybeder.
Bu gözlem, bana kalırsa modern hayatın en can sıkıcı doğrularından biridir. İnsanlar çoğu zaman ahlaki çöküşü çok büyük kelimelerle anlatmayı sever. Oysa gerçek çöküş çoğu zaman gündelik dilde başlar. Bir insanın karşısındakini gerçekten dinlememesiyle başlar. Bir siyasetçinin kabalığı normalleştirmesiyle başlar. Bir gazetecinin imayı bilgi yerine geçirmesiyle başlar. Bir kanaat önderinin eksik doğruyu rahatça kullanmasıyla başlar. En tehlikeli şey, kötülüğün büyük olması değil, sıradanlaşmasıdır. Yalanın sıradanlaşması da böyledir. Bir kez gündelik dilin doğal parçası haline geldi mi, artık insanlar yalnız birbirine değil, gerçeğin kendisine de kuşkuyla bakmaya başlar.
Elbette Habermas'da kusursuz değildir. Onun kamusal alan anlatısının zaman zaman fazla seçkinci olduğu söylenmiştir. Bu eleştiri haksız sayılmaz. Çünkü iyi bir tartışma düzeni yalnızca teoride herkese açık olmakla kurulmaz. Pratikte kimin konuşabildiği, kimin dışarıda kaldığı, kimin baştan ciddiye alınmadığı da önemlidir. Fakat yine de onun merkezde tuttuğu fikir geçerliliğini korur. İnsanlar birbirine gerekçe sunabildiği ölçüde medeni olabilir. Medeniyetin bir kısmı binalarda, kanunlarda ve teknolojide bulunabilir. Ama asıl sınav, konuşma usulündedir.
Bu nedenle esas mesele şudur. Toplumlar yalnız doğru fikirlere değil, doğru konuşma biçimlerine de muhtaçtır. Her tartışmada hemen saf tutan, her itirazı ihanet sayan, her farklı sesi ahlaken aşağı ilan eden bir toplum, en parlak anayasaya sahip olsa bile iç huzur üretemez. İyi toplum, yalnız iyi niyetli insanlarla değil, iyi usulle kurulur. Bu söz, çağımızın aceleci ruhuna sıkıcı gelebilir. Fakat uygarlık, çoğu zaman sıkıcı sandığımız şeyler sayesinde ayakta kalır. Dikkat, ölçü, gerekçe, sabır, usul.
Bir memleketin kaderi her zaman büyük nutuklarda yazılmaz. Çoğu zaman küçük masalarda, sade cümlelerde, dürüst itirazlarda, ölçülü cevaplarda belirlenir. Evde, okulda, iş yerinde, mecliste, sokakta. Habermas’ın önemi de burada yatar. O bize, konuşmanın yalnız söz olmadığını, birlikte yaşamanın tekniği olduğunu hatırlatır.
Bugün dönüp kendimize sormamız gereken soru şudur. Biz gerçekten anlamak ve anlatmak için mi konuşuyoruz? Yoksa yalnızca sıra bize geldiğinde ses mi çıkarıyoruz? Çünkü insan nasıl konuşuyorsa, biraz da öyle bir toplum kurar. Konuşma masum bir şey değildir. İnsan, diliyle yalnız kendini değil, çevresini de biçimlendirir.




