“İnsanlar neden fotoğraf çekerler?” sorusuna verilecek yanıtların psikolojik, tarihsel, toplumsal, kültürel ve iletişimsel boyutlarının olduğu açıktır. İçinde yaşadığımız dünyayı, insanları, yaşantıları, doğal ya da toplumsal olay ve olguları keşfetmek, tanımak, öğrenmek, bunlar hakkında bilgi edinmek ve bu sırada yaşanacak duyguların getirdiği heyecanları duyumsamak isteriz. Fotoğraflama yalnızca görmek, öğrenmek, heyecanlanmak, eğlenmek ve zevk almak gibi öznel duyumsamalarla ilintili değildir. Aksine çok daha karmaşık ve sistemli düşünce kalıplarının etkisiyle fotoğrafla, fotoğrafçılıkla ve fotoğraf sanatıyla ilgilenmekteyiz.
Bireyi belirli bir etkinliğe, eyleme ya da davranışa yönelten nedenler; merak duygusu, heyecan arama, tanıma isteği, bilgi edinme ve kendini gerçekleştirme gibi duygu, dürtü, arzu, istek ya da dilek olarak tanımlanan düşünsel ve eylemsel süreçlerle ilgilidir. Fotoğraf çekmede merak ve güdülenme önemlidir.
Güdülenme, bireyi bir “şey” yapmaya, bir “şeyi” gerçekleştirmeye ya da bir şey olmaya “iten” ruh hâli, isteklilik durumu ve hedefe yöneltilmiş bilişsel bir süreçtir. Amaçlama, odaklanma, emek harcama; fotoğraflama sürecinde ısrarcı ve sabırlı olma, sebat etme, vazgeçmeme ve irade gücüne başvurma gerektirebilir. Güdülenme, gereksinimler ve beklentilerle ilişkilidir.
Fotoğraflama gereksinimi; “saygı görme”, “değerli hissetme”, “kendini gerçekleştirme” ve “güzellik” gibi düşünce ve duygularla bir aradadır. Bütün gereksinimlerin en üstüne konuşlandırılan “bilme ve anlama” gereksinimiyle de yakından ilişkilidir.
Fotoğraf; bireylerin sevmek, sevilmek, birine bağlanmak, belirli bir aileye ya da gruba ait olmak gibi benlik ve kimlikle ilintili gereksinimlerinin giderilmesine aracılık eder. Benzer biçimde saygı görmek, övgüyle karşılanmak, takdir edilmek, başarılı kabul edilmek, kendini özel hissetmek ve “ünlü” olmak gibi toplumsal gereksinimlerin karşılanmasına da yardımcı olabilir.
Fotoğraf, bireyin başkalarıyla birlikte yaşamasını; onlar tarafından fark edilen, izlenen ve değerlendirilen biri olmasını kolaylaştırabilir. Bireyler merak eder; öğrenmek, bilmek, anlamak, açıklamak, anlamlandırmak ve anlatmak isterler. Ayrıca estetik duyguları vardır; güzel olanı görmek, göstermek ve betimlemek arzusu içindedirler. Başarılı olma, destek görme, sergileme ve tanıtma isteği insanlara özgüdür. Fotoğraflar, bu isteklerin karşılanmasına güçlü biçimde aracılık edebilir.
Fotoğrafla ve fotoğraf sanatıyla ilgilenmek, fotoğraf çekmek; haz alma, mutlu hissetme ve doyuma ulaşma duygularını oluşturabilir. Fotoğraflar bilgi verebilir, öğretici olabilir ve merak duygusunu giderebilir.
Fotoğraf çekmek ya da fotoğraflamak; duyu organlarımızın, özellikle gözlerimizin, ellerimizin, ayaklarımızın ve bütün bedenimizin etkin biçimde çalıştığı; beynimizin algı kapasitesinin ve farkındalığımızın arttığı bir eylemdir.
Fotoğraflamak ve kaydetmek; bilgi edinmeyle, farkına varma ve vardırmayla, bir şeyin toplumsal önemini ortaya çıkarmayla, ona anlam ve değer kazandırmayla ilgilidir. Aynı zamanda kendini gerçekleştirme sürecinin bir parçasıdır.
Öte yandan fotoğraf, beynimizde gerçekleşen biyokimyasal süreçlerle ve duygu ağırlıklı bireysel bellekle ilişkilidir. Çağrışımların; sevgi, aşk, sevinç, korku ve şaşkınlık gibi duyguların; aniden gelişen istemsiz reflekslerin, irkilmelerin, öğrenilmiş davranışların, tutumların ve alışkanlıkların fotoğrafla ilgisi vardır.
Fotoğraflar çok yönlüdür ve görsel içerikleri sayesinde bir o kadar işlevseldir. Fotoğrafımız çekildikten sonra, bizi fotoğraflayan kişi bir kurgu oluşturmuş ve fotoğraf işleme teknikleriyle görüntümüzü değişikliğe uğratmış olsa bile orada görünenin kendimiz olduğundan şüpheye düşmeyiz. Orada görünenin bize “benzediğini” değil, bizim kendimiz olduğunu dile getiririz.
Fotoğraftaki görsel içeriğin, bir anda olup bitenin ve o sırada gerçekleşmiş olana tanıklık etmenin izlerini taşıdığına inanırız. Fotoğrafın olup biteni gösterdiğini düşünürüz.
Fotoğrafa bakan kişi, görüntüler aracılığıyla geçmişi anımsama isteği duyabilir. Bu duruma istemli anımsama denilmektedir. Ancak “çağrışım” adı verilen istem dışı anımsama olguları da yaşantımızın bir parçasıdır. Bir fotoğrafa bakmak, bu iki anımsama biçiminin de gerçekleşmesini sağlayabilir.
Fotoğraflarla bellek geri çağrılabilir. Fotoğraf, kendisini izleyenlerin geçmişleriyle ilgili birçok durumu, olguyu ve olayı çağrışım yoluyla anımsamalarına neden olabilir. Fotoğraf, benlik ve kimlik duygumuzun oluşmasını, “yaşıyor” olduğumuzu duyumsamamızı kolaylaştırır. İnsanlık bilincimizin gelişmesi için gereken öğelerden biridir.
Fotoğraflarımız ister kart baskısı ister fotoğraf makinesinin bellek kartında bulunan sayısal veriler biçiminde olsun; aile bağımızın ve birbirimize düşkünlüğümüzün temsilcisidir. Özel anlarımızı ve yaşanmışlıklarımızı anımsamamızda kimi zaman en önemli, hatta biricik nesnelerdir.
Fotoğraf; tarih, coğrafya, toplumbilim ve siyaset bilimi gibi sosyal bilimlerde ya da fizik, biyoloji ve tıp gibi fen bilimleri alanlarında gerçeğin veya gerçekleşmiş olanın belgesi olarak kabul edilir. Hastalıklara tanı koymada ve sağaltım düzenlemelerinin gerçekleştirilmesinde yardımcı bir öğe olarak kullanılabilir. Adli tıpta ve hukuk alanında “kanıt” niteliği taşıyabilir ya da kanıtları belgelemek amacıyla kullanılabilir.
Fotoğrafın iletişimsel kapasitesi oldukça yüksektir. Bazen sanıldığından çok daha güçlü toplumsal, kültürel ve tarihsel etkiler yaratabilir. Fotoğraflar okunabilir birer “metin”, bir iletinin “göstergesi” ya da birden çok göstergeden oluşan iletinin kendisi olabilir.
Fotoğraf çekmek ve fotoğrafçılık; algı, duyum ve anlam gibi sözcüklerin kapsam ve içerikleriyle olduğu kadar değer, norm, etik ve kolektif kültür gibi kavramların bağlamlarıyla da etkileşim içindedir. Bu nedenle toplumsal ve kültürel belleğin inşa süreciyle yakından ilgilidir.
Toplumların tarihsel ve kültürel yapılanmaları ile bunların bireyler üzerindeki etkileri, algıda seçicilik yaratabilir. Toplumu yönetenler, bir yandan belirli bir yöne, duruma ya da özelliğe odaklanılmasını sağlarken öte yandan benzer olmayanı, “öteki” olanı ayıklamayı ve ayrıştırmayı başarabilirler. Bu süreç giderek köklü toplumsal değişikliklere yol açabilir.
İşte fotoğraf, bütün sanat, kültür ve iletişim nesneleriyle araçları gibi, bu inşa sürecinin ve yeni düzenlemelerin temsillerini oluşturmaya uygun bir doğaya sahiptir. Gazete ya da dergiye basılmış bir medya sunumu durumundaki fotoğraf, etkili bir “gücü” temsil edebilir ve kötü ellerde “tehlikeli bir silah” olarak işlev görebilir.
Bir nesnenin görülmesi; o nesnenin üzerine düşen ya da nesnenin yaydığı ışığın yardımıyla biçiminin, renginin, boyutlarının, yüzeysel ya da derin oluşunun ve uzaydaki konumlanışının algılanması demektir. Bu durum, söz konusu nesne ya da canlıyla ilgili anımsama, tanıma, tanımlama ve değerlendirme süreçlerini harekete geçirir.
Böylelikle görülen “şey”in kavramsal karşılığına ulaşılır. Ayrıca onun renginin, biçiminin, dokusal özelliklerinin, ışıklılık bakımından açık ya da koyu oluşunun, uzaydaki konumunun ve hareketinin ayrıntılı biçimde ayırdına varılır. Bu, birçok insana haz veren bir durumdur.
Aslında fotoğrafçılığın kendisi bir süreçtir ve çoğu kez bir ömür boyu sürer. İnsanı ilgilendiren hemen her etkinlikte fotoğraf çekmek olanaklıdır.
Filmlerdeki pozitif görüntüleri sinema makinesine takıp belirli bir hızda döndürerek, bu sırada yansıtıcı özellikli ışık ve mercekler yardımıyla belirli bir uzaklıktaki sinema perdesinin üzerine aktarabiliriz. Gözlerimiz aracılığıyla beynimize hızlı biçimde ve art arda ulaşan iletiler saniyede 16–22 film karesine ulaştığında birleşik, kesintisiz ve sürekli hareketli görüntüler elde ederiz. Sinema sanatı bu sayede var olmuştur.
Çeşitli bağlamlarından “kopartılmış” bir fotoğraf aslında bir sanat nesnesidir. Fotoğrafçılık da bir zanaat olduğu kadar sanatın, sanat olanın kendisidir. Fotoğrafta görülenlere mutlaka bir “anlam” yüklenmesi gerekmemektedir. Sanat nesnesinden alınan estetik haz için her zaman belirli bir anlam bulunmasının gerekmediği açıktır.
Fotoğrafın kendisinin bir sanat nesnesi olması; onun sanat galerilerinde, müzelerde, toplantı salonlarında ve meydanlarda sergilenebileceğini; perdeler ya da düz yüzeyler üzerine yansıtılabileceğini; bilgisayarların ve cep telefonlarının ekranlarından izlenebileceğini; beğenilebileceğini, beğeni toplayabileceğini, alınıp satılabileceğini ve koleksiyonunun yapılabileceğini imlemektedir.
Fotoğraf, bizlere yepyeni dünyaların kapılarını açar.
Fotoğraf hakkında daha çok şey yazmak olanaklıdır. Ancak fotoğrafa ilişkin yazmak, fotoğrafın “ruhuna” ihanet etmek gibi geliyor. Çünkü fotoğrafın kendisi, bir yazının anlatacağı şeylerin hepsini, hatta daha da fazlasını anlatabilmektedir.



