Sonsuzluk ve Bir Gün: Belleğin, Zamanın ve Eksik Kalmış Sözlerin Filmi
Theo Angelopoulos’un 1998 yapımı filmi Sonsuzluk ve Bir Gün (Mia aioniotita kai mia mera), sinema tarihinde belleğin, zamanın ve eksik kalmış sözlerin en şiirsel anlatılarından biridir. Film, yaşamının son günlerini geçiren ünlü yazar Alexandre’ın, hastaneye yatmadan önce kendi geçmişiyle, ölmüş eşi Anna’yla, yarım kalmış bir şiirle ve sınırların dışına itilmiş bir çocukla kurduğu son bağı izler.
Angelopoulos’un sineması hızlı ilerleyen olaylara, keskin dönemeçlere, seyirciyi sürekli uyaran dramatik hamlelere yaslanmaz. Onun filmlerinde zaman ağır akar. İnsanlar yürür, bekler, susar, geriye döner, hatırlar. Yolculuk, çoğu zaman fiziksel olduğu kadar içseldir. Sonsuzluk ve Bir Gün de bu yönüyle bir hastalık, ölüm ve veda hikâyesi olmanın ötesinde; kişisel ve toplumsal belleğin sinema diliyle yeniden kurulmasıdır.
Filmi bir “bellek metni” olarak okuyabiliriz. Alexandre’ın son günü boyunca karşılaştığı mekânlar, insanlar, sözcükler, mektuplar, şarkılar ve ritüeller; geçmişin bugüne nasıl sızdığını gösterir. Filmde hatırlamak, sadece geçmişe dönmek değildir. Hatırlamak, insanın kendisini, dilini, yurdunu, aşkını ve eksik bıraktığı cümleleri yeniden yoklamasıdır.
Bellek: Hatırlamak, Unutmak ve Yeniden Kurmak
Bellek, insanın yaşadıklarını, öğrendiklerini, gördüklerini, duyduklarını ve hissettiklerini zihninde tutma gücüdür. Ancak bellek yalnızca bir saklama alanı değildir. Hatırladığımız şeyler zaman içinde değişir, yeni anlamlar kazanır, kimi zaman silinir, kimi zaman yeniden kurulur. Bu nedenle bellek, geçmişin pasif bir kaydı değil, bugünün içinden geçmişe yönelen canlı bir ilişkidir.
Paul Connerton, belleği kişisel bellek, bilişsel bellek, alışkanlık belleği ve toplumsal bellek gibi farklı düzeylerde ele alır. Kişisel bellek, insanın kendi yaşam öyküsüne bağlıdır. Bilişsel bellek, sözcükleri, şiirleri, bilgileri, yolları ve öğrenilmiş olguları kapsar. Alışkanlık belleği, bedenin ve davranışların belleğidir. Toplumsal bellek ise bir topluluğun törenler, anlatılar, ritüeller, mekânlar ve ortak deneyimler yoluyla taşıdığı hafızadır.
Jan Assmann’ın “kültürel bellek” kavramı da burada önem kazanır. Toplumlar yalnızca yazılı belgelerle değil; anıtlarla, törenlerle, hikâyelerle, müziklerle, mimariyle, nesnelerle ve kuşaktan kuşağa aktarılan davranış biçimleriyle hatırlar. Bir düğün, bir cenaze, bir şarkı, bir aile evi, bir mektup, taşın üzerine kazınmış bir isim ya da unutulmuş bir sözcük, kültürel belleğin taşıyıcısı olabilir.
Walter Benjamin’in hikâye anlatıcısının kaybına ilişkin düşünceleri de burada hatırlanabilir. Modern dünyada deneyim aktarma gücü zayıfladıkça, insanların geçmişle kurduğu bağ da değişir. Proust’un madlen çöreğiyle hatırlanan çocukluğu, belleğin bazen bilinçli bir çabayla değil; bir tat, bir koku, bir ses, bir görüntü aracılığıyla kendiliğinden açıldığını gösterir.
Sinema, bu bellek biçimlerini bir araya getirebilen güçlü bir sanattır. Görüntü, ses, müzik, mekân, yüz, sessizlik ve zaman duygusu sinemada birlikte çalışır. Bir film, yalnızca bir hikâye anlatmaz; izleyicinin kendi belleğini de harekete geçirir. Sonsuzluk ve Bir Gün, bu nedenle bellek üzerine düşünmek için özel bir filmdir.
Angelopoulos Sinemasında Yol, Zaman ve Yurt
Theo Angelopoulos, Balkan sinemasının en güçlü yönetmenlerinden biridir. 1935’te Atina’da doğan yönetmen, filmlerinde tarih, göç, sürgünlük, yurtsuzluk, siyasal kırılmalar, aile belleği ve kişisel geçmiş gibi konuları kendine özgü bir sinema diliyle işlemiştir.
Angelopoulos’un başlıca filmleri arasında Kithira’ya Yolculuk (1984), Puslu Manzaralar (1988), Leyleğin Geciken Adımı (1991), Ulis’in Bakışı (1995), Sonsuzluk ve Bir Gün (1998), Ağlayan Çayır (2004) ve Zamanın Tozu (2008) yer alır. Yönetmen, Öteki Deniz adlı filminin çekimleri sırasında, 2012 yılında Pire’de geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitirmiştir.
Onun sinemasında yolculuk, başlı başına bir anlatım biçimidir. Kahramanlar çoğu zaman bir yere varmak için değil, geçmişte kalmış bir şeyi anlamak için yola çıkarlar. Bu yolculuklar sırasında kişisel tarih, ülke tarihi ve Balkan coğrafyasının kırılgan belleği iç içe geçer. Sınırlar, limanlar, sisli yollar, terk edilmiş evler, düğünler, cenazeler, eski şarkılar ve sessiz bakışlar bu sinemanın temel işaretleridir.
Angelopoulos’un filmlerinde geçmiş ölü bir zaman değildir. Bugünün içine karışır. Kimi zaman bir mektup, kimi zaman bir çocukluk anısı, kimi zaman eski bir şiir ya da bir sınır manzarası aracılığıyla yeniden belirir. Sonsuzluk ve Bir Gün, bu sinema anlayışının en yoğun örneklerinden biridir.
Filmin Kısa Künyesi
- Özgün adı: Mia aioniotita kai mia mera
- Türkçe adı: Sonsuzluk ve Bir Gün
- Yönetmen: Theo Angelopoulos
- Yıl: 1998
- Süre: 137 dakika
- Senaryo: Theo Angelopoulos, Tonino Guerra, Petros Markaris
- Görüntü yönetimi: Giorgos Arvanitis, Andreas Sinanos
- Başlıca oyuncular: Bruno Ganz, Isabelle Renauld, Fabrizio Bentivoglio, Alexandra Ladikou, Despina Bebedelli
- Ödül: 1998 Cannes Film Festivali Altın Palmiye
Film, ölümcül bir hastalığa yakalanan yazar Alexandre’ın hayatının son günlerinden birini anlatır. Alexandre, hastaneye yatmadan önce evini, köpeğini, kızını, ölmüş eşi Anna’nın mektuplarını, yarım bıraktığı işleri ve geçmişinden kalan izleri toparlamaya çalışır. Aynı gün, sokakta cam silerek para kazanan Arnavut göçmen bir çocukla karşılaşır. Bu karşılaşma, onun son gününü beklenmedik bir yolculuğa dönüştürür.
Batık Şehir ve Zamanın Çocuğu
Film, “Alexandre, geliyor musun? Adaya gidiyorum” cümlesiyle açılır. Bir kadın sesi, batık bir şehirden söz eder. Büyükbabasının anlattığına göre bu şehir bir depremle denizin dibine gömülmüştür ve ayda yalnızca bir kez, çok kısa bir süreliğine su yüzüne çıkar. O anda zaman durur.
Bu açılış, filmin bellekle kurduğu ilişkiyi daha ilk dakikada açık eder. Batık şehir, geçmişin kendisidir. Görünmez olmuştur ama yok olmamıştır. Zaman zaman yüzeye çıkar, kendisini hatırlatır. Büyükbaba figürü de sözlü kültürün, aile anlatılarının ve kuşaktan kuşağa aktarılan belleğin temsilcisidir.
“Zaman, deniz kıyısında deniz kabuklarıyla oynayan bir çocuktur” sözü, filmin bütün ruhunu taşır. Çocukluk, deniz, kıyı, oyun ve zaman aynı imge içinde birleşir. Angelopoulos, zamanı saatle ölçülen bir akış olarak değil, hatırlanan ve duyumsanan bir varlık olarak kurar.
Ardından bir çocuk yatağından kalkar, arkadaşlarıyla buluşur ve denize girer. İzleyici bu sahnenin Alexandre’ın çocukluğuna ait olduğunu sezer. Kısa süre sonra yaşlı Alexandre uyanır ve “Ağzımda denizin tadı var” der. Bu cümle, Proust’un madlen çöreği gibi çalışır. Bir tat, insanı geçmişe götürür. Deniz, yalnızca bir mekân değil, çocukluğun ve belleğin taşıyıcısıdır.
Mektup, Ev ve Geçmişin Bugüne Gelişi
Alexandre, kızının evine gittiğinde ölmüş eşi Anna’nın mektuplarını da yanında götürür. Kızı Katerina, mektuplardan birini okumaya başlar. Mektup 20 Eylül 1966 tarihlidir; Katerina’nın doğduğu gün. Anna o günü anlatır: Alexandre’ın uyuyuşunu, bebeğin sesini, evin kokusunu, kapının gıcırtısını, balkona çıkışını, içindeki kırgınlığı.
Bu sahnede geçmiş, bir bilgi olarak değil, neredeyse yeniden yaşanan bir an olarak belirir. Alexandre, mektubun içindeki zamana girer. Anna’yı görür, onunla konuşur, o günkü eve ve aile ortamına döner. Angelopoulos’un en önemli anlatım özelliklerinden biri burada ortaya çıkar: Geçmiş ve bugün aynı sahnede buluşur. Kamera, zamanlar arasında keskin sınırlar çizmez. Hatırlama, yaşayan bir şey gibi bugünün içine yerleşir.
Ev de filmin önemli bellek mekânlarından biridir. Alexandre’ın sahildeki evi satılmıştır; ertesi gün buldozerler gelip evi yıkacaktır. Bu yalnızca bir taşınmazın el değiştirmesi değildir. Evin yıkılması, kişisel belleğin maddi taşıyıcılarından birinin kaybıdır. Çocukluk, aile, aşk, doğum, kırgınlık ve geçmiş o evin duvarlarında saklıdır. Ev yıkıldığında yalnızca yapı değil, hatıraların tutunduğu bir zemin de kaybolacaktır.
Eksik Şiirin Sözcükleri
Alexandre’ın üzerinde çalıştığı yarım kalmış şiir, filmin bellekle ilişkisini derinleştirir. Bu şiir, 19. yüzyıl Yunan şairi Dionysios Solomos’un tamamlayamadığı Özgür Kuşatılmışlar şiiridir. Solomos uzun süre İtalya’da yaşamış, kendi dilinden uzak kalmıştır. Ülkesine döndüğünde şiirini tamamlamak ister ama bazı sözcükleri hatırlayamaz.
Bu hikâye, dil ile bellek arasındaki bağı gösterir. İnsan ana dilini yalnızca iletişim aracı olarak taşımaz; yurdunu, çocukluğunu, toplumsal aidiyetini ve kültürel hafızasını da dilin içinde taşır. Bir sözcüğün unutulması, bazen bir dünyanın eksilmesi anlamına gelir.
Filmde Alexandre da sözcüklerin peşindedir. Eksik şiiri tamamlamak ister ama kendi hayatı da eksik kalmıştır. Anna’ya, kızına, geçmişine ve kendisine söyleyemediği sözler vardır. Bu nedenle Solomos’un tamamlanmamış şiiriyle Alexandre’ın tamamlanmamış hayatı birbirine bağlanır.
Çocuk, filmin ilerleyen bölümlerinde Alexandre’a bazı sözcükler getirir. “Minik çiçeğim”, “yabancı”, “argadini” gibi sözcükler, yarım kalmış şiirin ve yarım kalmış hayatın etrafında dolaşır. Alexandre bu sözcükleri satın alır gibi görünür ama aslında onlarla kendi son cümlesini kurmaya çalışır.
Sınırdaki Çocuk: Göç, Yurtsuzluk ve Bellek
Alexandre’ın karşılaştığı Arnavut çocuk, filmin toplumsal bellek boyutunu güçlendirir. Çocuk, sokaklarda cam silerek para kazanan kaçak göçmen çocuklardan biridir. Polislerden kaçar, korkar, susar. Alexandre onu önce arabasına alarak kurtarır; sonra ülkesine göndermek ister; daha sonra bu kararından vazgeçer.
Çocuğun anlattığı sınır hikâyesi, filmin en sert bölümlerinden biridir. Köylerinden kaçarken mayınlı araziden geçmek zorunda kalmışlardır. Güvenli yolu göstermek için ağaçlara plastik poşetler bağlanmıştır. Bu poşetler, yalnızca pratik bir işaret değildir; sınırdan geçenlerin, kaçanların, hayatta kalmaya çalışanların belleğidir. Birinin geçtiği yol, başkasının yaşama ihtimaline dönüşür.
Sınır sahnesinde askerler, teller, sis ve belirsizlik bir araya gelir. Tellerde asılı kalan beden siluetleri, göçmenliğin, yurtsuzluğun ve görünmez ölümlerin sinemasal kaydı gibidir. Angelopoulos burada yalnızca bireysel bir hikâye anlatmaz; Balkan coğrafyasının parçalanmış, sınırlarla kesilmiş, göçlerle yaralanmış tarihini de görünür kılar.
Çocuk, Alexandre’ın son gününde ona eşlik eden bir yabancı değildir yalnızca. Onunla birlikte film, bireysel ölüm fikrinden toplumsal kırılmalara açılır. Alexandre kendi geçmişini ararken, çocuk da yurdunu, ailesini ve güvenli bir geleceği arar. Biri hayatının sonuna yaklaşmıştır; diğeri hayatın kıyısında tutunmaya çalışır.
Düğün, Cenaze ve Ritüeller
Filmde düğün ve cenaze gibi ritüeller de önemli yer tutar. Alexandre, yardımcısı Ourania’nın oğlunun düğününe tanıklık eder. Düğün, toplumsal belleğin canlı bir sahnesidir. Müzik, dans, tören düzeni, akrabaların varlığı, kuşaktan kuşağa aktarılan davranışlar bir araya gelir. Toplum, kendisini bu tür ritüellerle yeniden üretir.
Selim’in ölümü üzerine yapılan cenaze töreni ise başka bir bellek katmanı açar. Ortada beden yoktur; buna rağmen yas vardır. Giysiler, ayakkabılar, ateş ve sessizlikle bir kaybın ritüeli kurulur. Cenaze, yalnızca ölen kişiyi uğurlama biçimi değildir. Kalanların belleğini düzenleme, acıya bir yer açma ve kaybı ortaklaştırma yoludur.
Bu iki ritüel, filmin kişisel bellekle toplumsal bellek arasında nasıl gidip geldiğini gösterir. Alexandre’ın iç dünyası ne kadar kişisel görünürse görünsün, film onu sürekli daha geniş bir insanlık hâline bağlar: doğum, düğün, göç, ölüm, yas, dil, ev, yol ve hatırlama.
Otobüs Yolculuğu ve Zamanların Birleşmesi
Filmin en dikkat çekici sahnelerinden biri Alexandre ile çocuğun şehir içi otobüs yolculuğudur. Bu yolculuk gerçeklikle düş arasında ilerler. Otobüse Solomos biner, şiir okur. Bir genç kırmızı bayrakla gelip uyuyakalır. Konservatuvar öğrencileri müzik yapar. Otobüs, sıradan bir ulaşım aracı olmaktan çıkar; zamanların, kuşakların, politik geçmişin, sanatın ve belleğin hareketli mekânına dönüşür.
Angelopoulos burada sinemanın bellek kurma gücünü çok yalın bir biçimde gösterir. Geçmişte yaşamış şair, bugünün yazarı, göçmen çocuk, politik gençlik imgesi ve müzik aynı araçta buluşur. Böylece zaman çizgisel olmaktan çıkar. Geçmiş, şimdi ve düşsel olan aynı kadrajda yer alır.
Bu sahne, filmin temel sorusunu da derinleştirir: Yarın ne kadar sürecektir? Bir gün, insan ömrü içinde çok kısa olabilir. Fakat hatıralar, sözcükler, aşklar, kayıplar ve yarım kalmış şiirler o günü sonsuzluğa açabilir.
Son Sahne: Sonsuzluk ve Bir Gün
Filmin sonunda Alexandre, hastaneye gitmeyeceğini söyler. Anna’nın sesini duyarız. Onun “Bugünü bana ver” sözü tekrar eder. Alexandre denize doğru yürür. Anna’ya sorduğu soru yeniden gelir: “Yarın ne kadar sürecek?” Anna’nın cevabı filmin adını verir: “Sonsuzluk ve bir gün kadar.”
Bu cevap, filmin bütün zaman duygusunu özetler. İnsan ömrü sınırlıdır. Bir gün biter. Fakat insanın belleğinde yaşayanlar, sevdiği insanlar, yarım bıraktığı sözler, aldığı ve verdiği acılar, kimi zaman bir günü sonsuzluğa bağlar.
Alexandre’ın son sözcükleri arasında çocuğun getirdiği kelimeler vardır: “Minik çiçeğim”, “yabancı”, “argadini”… Bu sözcükler şiirin, göçmen çocuğun, Anna’nın, Solomos’un ve Alexandre’ın hayatını birbirine bağlar. Film, ölümün eşiğindeki bir insanı anlatırken dilin ve belleğin son sığınağına ulaşır.
Sonuç
Sonsuzluk ve Bir Gün, Theo Angelopoulos sinemasının en güçlü bellek filmlerinden biridir. Filmde geçmiş, bugünden kopuk değildir. Bir mektupta, bir evde, bir şarkıda, bir tatta, bir sınır yolunda, bir düğünde, bir cenazede, bir otobüs yolculuğunda ve eksik kalmış bir şiirin sözcüklerinde yeniden belirir.
Alexandre’ın yolculuğu, kişisel belleğin izlerini taşır. Anna’ya duyduğu özlem, kızının doğduğu gün, satılan ev, çocukluk anıları ve tamamlanmamış şiir onun özel geçmişine aittir. Fakat film bu kişisel geçmişi daha geniş bir toplumsal belleğe bağlar. Göçmen çocuk, sınır, Solomos’un şiiri, düğün ve cenaze sahneleri, Yunan ve Balkan tarihinin kırılgan hafızasını görünür kılar.
Angelopoulos’un ağır, sisli, hüzünlü ve şiirsel sinema dili; belleğin çalışma biçimine yakındır. Bellek de düz bir çizgide ilerlemez. Durur, geri döner, silinir, yeniden belirir, bir kokuyla, bir sesle, bir yüzle, bir sözcükle canlanır.
Bu nedenle Sonsuzluk ve Bir Gün, yalnızca bir yazarın son gününü anlatan bir film olarak değil, geçmişle bugün arasında kurulan acelesiz bir sinema şiiri olarak okunmalıdır. Film, hatırlamanın insan olmanın temel yollarından biri olduğunu söyler. Hatırlamak, kaybolmuş olanı geri getirmez; fakat ona bir anlam, bir yer ve bir ses verir.
Seçilmiş Kaynakça
- Assmann, Jan. Kültürel Bellek: Eski Yüksek Kültürde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik. Çev. Ayşe Tekin. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001.
- Benjamin, Walter. Son Bakışta Aşk. Çev. Nurdan Gürbilek. İstanbul: Metis Yayınları, 1995.
- Berger, John. Görme Biçimleri. Çev. Yurdanur Salman. İstanbul: Metis Yayınları, 1995.
- Bergson, Henri. Madde ve Bellek. Çev. Işık Ergüden. Ankara: Dost Kitabevi, 2007.
- Connerton, Paul. Toplumlar Nasıl Anımsar?. Çev. Alaeddin Şenel. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1999.
- Beckett, Samuel. Proust. Çev. Orhan Koçak. İstanbul: Metis Yayınları, 2001.
- Türk Dil Kurumu. Türkçe Sözlük. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.



