Bazı sorular insanın zihninde uzun süre kalır. Benim aklımı kurcalayan sorulardan biri de şudur. Bazı insanlar neden bir gün yerleştirdiği tuğlanın üzerine ertesi gün bir tuğla daha koyamaz? Aynı durum toplumlar için de geçerlidir. Her yeni günde yeniden başlamak, birikimi devredememek, emeği kuruma, kurumu geleneğe, geleneği toplumsal ahlaka dönüştürememek ne büyük bir israftır.
Bu soruyu yalnız büyük siyasal olaylarda, ekonomik krizlerde ya da kurumların işleyişinde aramıyorum. Bazen sokakta, kaldırımda, parkta, okul bahçesinde, sergi salonunda, kütüphanede de aynı soruyla karşılaşıyorum. İnsan ortak alanı nasıl kullanıyor? Kamu malına nasıl bakıyor? Emeğe saygı duyuyor mu? Sıraya giriyor mu? Arkasından gelecek insanı düşünüyor mu? Elindeki çöpü ya da sigara izmaritini yere atan insandan kamusal fayda beklemek mümkün mü?
Bu soru yalnız temizlik meselesi değildir. Toplum nedir, kamu nedir, kamusal alan nedir, kamusal fayda nedir sorularına verilen gündelik bir cevaptır. Toplum, aynı yerde yaşayan insanların toplamı olmaktan önce, birbirinin varlığını hesaba katabilen insanların ortak hayatıdır. Kamu, kimsenin özel mülkü olmayan ama herkesin sorumluluğuna emanet edilmiş alandır. Kamusal alan, insanın yalnız kendi rahatına göre davranamayacağı yerdir. Kamusal fayda ise kişinin kendi çıkarını aşarak ortak hayatı koruyan davranışlara değer vermesidir.
Elindeki çöpü yere atan insan, yalnız sokağı kirletmez. Sokak temizleyenin emeğini değersizleştirir. Çocuğun yürüdüğü kaldırımı kirletir. Ortak alanı sahipsiz görür. Kendisinden sonra gelecek insanı hesaba katmadığını gösterir. Bu davranış büyüdüğünde vergi kaçırmayı, imar kuralını delmeyi, torpil aramayı, kamu malını hor kullanmayı ve kuruma karşı sorumsuz davranmayı da kolaylaştıran bir zihniyete dönüşür. Cumhuriyetin yurttaşlık mirası da bu gündelik davranışlarda sınanır.
Cehalet meselesi de burada başka bir anlam kazanır. Cehaleti yalnız bilgisizlik sayamayız. Bilgisiz insan öğrenebilir, soru sorabilir, yanlışını düzeltebilir. Daha tehlikeli olan, bilmediği halde bildiğini sanan, kurnazlığı akıl yerine koyan, kendi çıkarını ortak iyinin önüne geçiren insan tipidir. Bu insan tipi kendiliğinden ortaya çıkmaz. Onu toplumun zaafları, kurumların boşlukları, kolay inanma isteği ve ortak ahlakın zayıflaması besler.
Biyografi ve anı kitaplarını bu yüzden ayrı severim. Çünkü bir insanın hayatına yakından bakarken yalnızca o kişiyi değil, onu yetiştiren çevreyi, dönemin imkânlarını, toplumun zaaflarını ve bir ülkenin düşünme biçimini de görürüz. İktisat, sosyoloji ve kültür-sanat alanlarında düşünen, okuyan ve çalışan biri için kendi tarihimizin düşünsel mirasına dönüp bakmak doğal bir ihtiyaçtır. Prens Sabahattin de bu ihtiyaçla yeniden okunması gereken isimlerden biridir. Onun sorduğu sorular, Türkiye’nin insan, eğitim, kurum, yerel hayat ve toplumsal sorumluluk meseleleriyle doğrudan ilişkilidir.
Prens Sabahattin’i anlamaya çalışırken insan önce onun hayatındaki çelişkiye takılır. Sarayın içinden gelmiştir, fakat düşüncesini sarayın dışında kurmuştur. Hanedan çevresine doğmuştur, fakat devleti ayakta tutacak gücün hanedandan, merkezden, memuriyetten ya da emir-komuta düzeninden gelmeyeceğini savunmuştur. Onun zihninde toplum, devletin arkasında pasif duran bir kitle değildir. Üretme kabiliyeti olan, sorumluluk alan, kendi hayatını kurabilen, yerel çevresiyle ilişki geliştiren insanlardan oluşması gereken bir yapıdır.
Prens Sabahattin (1879-1942), asıl adı Mehmed Sabahaddin’dir. Babası Damad Mahmud Celâleddin Paşa, annesi Sultan Abdülmecid’in kızı Seniha Sultan’dır. Bu aile çevresi ona hem imtiyazlı bir yetişme alanı hem de erken yaşta siyasetin gerilimlerini görme imkânı verdi. Çocukluğu ve gençliği, Osmanlı saray kültürünün incelikleriyle Avrupa düşüncesine açılan bir eğitim içinde geçti. Arapça, Farsça, Fransızca, edebiyat, fen bilgisi, resim ve piyano dersleri aldı. Evinin çevresinde devrin şairleri, yazarları ve fikir adamları bulunuyordu. Bu yüzden onun zihinsel dünyası kitaplarla, konuşmalarla, tartışmalarla ve dönemin huzursuz havasıyla biçimlendi.
Genç yaşta Paris’e gidişi hayatında belirleyici bir kırılma yarattı. Babası Mahmud Celâleddin Paşa’nın II. Abdülhamid yönetimiyle arasının açılması, aileyi Osmanlı başkentinden uzaklaştırdı. Sabahattin, kardeşi Ahmed Lutfullah ve babasıyla birlikte 1899’da Paris’e gitti. Paris, onun için muhalefet çevreleriyle temas kurduğu, Osmanlı meselesine farklı bir yerden bakmayı öğrendiği ve düşüncesini olgunlaştırdığı bir alan oldu.
Paris’te Jön Türk çevrelerine katıldı. Fakat Jön Türk hareketi içinde herkes aynı şeyi istemiyor, aynı yoldan yürümüyor, Osmanlı’nın nasıl kurtarılacağı sorusuna aynı cevabı vermiyordu. Ahmed Rıza ve çevresi daha merkeziyetçi, daha disiplinli, devlet aklını önceleyen bir çizgide duruyordu. Sabahattin ise toplumsal yapıyı değiştirmeden siyasal değişimin yeterli olamayacağını düşünüyordu. Ona göre yönetim biçimi değişse bile insan tipi, eğitim düzeni, üretim alışkanlığı, yerel hayat ve bireysel sorumluluk değişmezse yeni bir düzen eski sorunları başka adlarla sürdürebilirdi.
Bu ayrım, onun fikir dünyasının çekirdeğini oluşturur. Prens Sabahattin, Osmanlı’nın zayıflığını padişahın baskıcı yönetimine, kötü idareye ya da dış güçlerin hesaplarına bağlamakla yetinmedi. Bunları gördü, fakat meselenin daha aşağıda, toplumun örgütlenme biçiminde, insan yetiştirme tarzında ve üretim hayatında aranması gerektiğini düşündü. Devletin kurtuluşu için devleti konuşmak ona yeterli gelmedi. Toplumu, aileyi, eğitimi, yerel hayatı, girişimci insanı, üretici sınıfları ve sorumluluk duygusunu konuşmak istedi.
Bu düşünceye ulaşmasında Frédéric Le Play okulunun ve Edmond Demolins’in etkisi büyüktür. Le Play ekolü, toplumu soyut kavramlar üzerinden değil, aile, iş, meslek, yerleşim, üretim biçimi ve gündelik hayat ilişkileri üzerinden incelemeye çalışıyordu. Demolins’in Anglo-Sakson toplumları üzerine yaptığı değerlendirmeler, Sabahattin üzerinde belirgin bir etki bıraktı. Özellikle eğitim, bireysel teşebbüs ve yerel sorumluluk fikri onun Osmanlı toplumuna bakışını biçimlendirdi.
Burada teşebbüs-i şahsî kavramını doğru anlamak gerekir. Bu kavram, yalnızca ticaret yapmak, zenginleşmek ya da özel girişimi savunmak anlamına gelmez. Sabahattin’in dilinde teşebbüs-i şahsî, insanın kendi hayatı karşısında edilgen kalmaması demektir. Kişinin emeğine, aklına, mesleğine, çevresine ve sorumluluğuna dayanarak hayata katılmasıdır. Her şeyi devletten bekleyen, güvenceyi üretimin önüne koyan, üretimi küçümseyen, risk almayan insan tipine karşı geliştirilmiş bir fikirdir.
Adem-i merkeziyet de yalnızca idari bir teknik değildir. Merkezden yönetimin ağırlaştığı, yerel ihtiyaçların uzaktan görülmeye çalışıldığı, kararların toplumun gerçek hayatından koptuğu bir düzene itirazdır. Sabahattin, yerel yönetimlerin güçlenmesini, yetkinin belli ölçülerde yerele aktarılmasını, toplumun kendi sorunlarını çözme kabiliyetinin artırılmasını savunur. Amacı devleti dağıtmak değil, devleti taşıyabilecek toplumsal dokuyu güçlendirmektir. Bu fikir, kendi döneminde büyük kuşkularla karşılandı. İmparatorluğun dağılma korkusu içinde adem-i merkeziyet, bazı çevrelerce ayrılıkçılığı besleyecek bir düşünce gibi görüldü. Sabahattin’in anlatmak istediği şey, yerel hayatı güçlendirmeden merkezî yapının da sağlıklı çalışamayacağıydı.
Yaşadığı dönemi hesaba katmadan bu fikirlerin neden sert tartışmalara yol açtığını anlamak güçleşir. Osmanlı Devleti on dokuzuncu yüzyılın sonlarında büyük bir çözülme basıncı altındaydı. Balkanlar kaynıyor, milliyetçilik hareketleri büyüyor, Avrupa devletleri Osmanlı coğrafyasına müdahale ediyor, merkezî yönetim imparatorluğu bir arada tutmaya çalışıyordu. Tanzimat ve Islahat süreçleri devleti yenilemek istemiş, fakat bu yenilenme büyük ölçüde merkezî bürokrasi eliyle yürümüştü. II. Abdülhamid döneminde merkezî denetim daha da belirginleşmiş, muhalefet yurt dışına taşmıştı. Aydınların çoğu devleti kurtarma fikri etrafında düşünüyordu. Sabahattin ise devletin kurtuluşunu toplumun niteliğiyle ilişkilendirdiği için ayrıştı.
Onun düşüncesi, siyasetle sosyolojinin birbirinden kopmadığı bir alanda gelişti. Jön Türk kongrelerine katıldı, Paris’te muhalefet çevreleriyle çalıştı, Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin oluşumunda rol aldı, Terakkî gazetesinin çevresinde fikirlerini savundu. II. Meşrutiyet sonrasında Ahrar Fırkası, Prens Sabahattin’in fikirlerinden etkilenen çevrelerin siyasal adreslerinden biri oldu. Sabahattin doğrudan parti yöneticisi gibi hareket etmedi; fakat İttihat ve Terakkî’nin merkeziyetçi ve otoriter çizgisine karşı düşünsel muhalefetini sürdürdü.
Prens Sabahattin’in yazıları ve kitapları onun derdini açık biçimde gösterir. Teşebbüs-i Şahsî ve Tevsî-i Me’zûniyyet Hakkında Bir Îzah, Teşebbüs-i Şahsî ve Tevsî-i Me’zûniyyet Hakkında İkinci Bir Îzah, Mesleğimiz Hakkında Üçüncü ve Son Bir Îzah ve Türkiye Nasıl Kurtarılabilir. Meslek-i İçtimâî ve Programı onun temel metinleri arasında yer alır. Başlıklar bile dönemin zihnini yansıtır. Türkiye’nin nasıl kurtarılacağı sorusu, yalnızca bir siyasal program arayışı değildir. Bir toplumun kendi içine bakma cesaretini gösterip gösteremeyeceğiyle ilgilidir.
Sabahattin’e göre Osmanlı toplumunda devlet kapısına yaslanma alışkanlığı fazlasıyla baskındır. İnsanlar devlete yakın durmayı güvenli hayatın ana yolu sayar. Üretici, bağımsız, girişimci insan tipi yeterince gelişmemiştir. Eğitim sistemi hayata hazırlayan, karakter ve meslek kazandıran bir düzen olmaktan uzaktır. Yerel hayat güçsüzdür. Aile, çocukları özgür karar alabilen bireyler olarak yetiştirmekte yetersiz kalmaktadır. Bu yüzden siyasal reform tek başına toplumu dönüştüremez. Kanun değişir, meclis açılır, anayasa yürürlüğe girer. Fakat toplum eski alışkanlıklarıyla devam ederse hürriyet fikri kâğıt üzerinde kalabilir.
Bu düşünce, dönemi için sert bir teşhistir. Çünkü Sabahattin, suçu yalnızca yönetici sınıfa yüklemez. Toplumun kendi davranış kalıplarını, eğitim anlayışını, üretim gücünü ve sorumluluk duygusunu da tartışmaya açar. Bunu yaparken halka tepeden bakan bir dil kurduğu söylenemez. Onun derdi, toplumu küçümsemek değil, toplumun gelişme imkânlarını aramaktır. Fakat kullandığı kavramlar ve önerdiği model, imparatorluğun çözülme korkusu içindeki siyasal iklimde rahat karşılanmadı.
Prens Sabahattin’in Ziya Gökalp ile ayrıldığı yer de burada belirginleşir. Gökalp, Durkheim etkisiyle toplumu daha kolektif bir yapı olarak kavrar. Dayanışma, milli kültür, ortak değerler ve toplumsal bütünleşme onun düşüncesinde geniş yer tutar. Sabahattin ise bireyin gelişimini, aile yapısını, meslek hayatını, yerel girişimi ve üretici sınıfları öne alır. Bu iki çizgi Türk düşünce hayatında uzun süre karşı karşıya gelmiştir. Biri toplumun ortaklıklarını, diğeri toplum içindeki girişken insanın ve yerel yapının gücünü vurgular. Türkiye’nin modernleşme serüveni bu iki gerilimi hâlâ içinde taşır. Merkeziyetçilik ile yerel sorumluluk, devletçilik ile girişim, memuriyet güvenliği ile üretici risk, ortak kültür ile bireysel inisiyatif.
Sabahattin’in eğitim meselesine verdiği önem ayrıca konuşulmalıdır. Onun için eğitim, bilgi aktarma işiyle sınırlı değildir. İnsan yetiştirme biçimidir. Çocuğun karakterini, çalışma alışkanlığını, karar verme gücünü, meslek becerisini ve sorumluluk duygusunu geliştirmelidir. Hayattan kopuk, ezbere dayalı, memuriyet beklentisini büyüten bir eğitim anlayışını yeterli görmez. Eğitim, insanı kendi ayakları üzerinde durabilecek bir varlık haline getirmelidir. Bu fikir, Türkiye’nin eğitim tartışmalarında hâlâ ciddiyetle ele alınmayı hak eder. Çünkü okulun diploma veren bir kurum mu, yoksa insanın hayata katılma gücünü artıran bir yapı mı olduğu sorusu kapanmış değildir.
Kültür ve sanat hayatı açısından bakıldığında Prens Sabahattin doğrudan bir sanat kuramcısı değildir. Fakat onun topluma bakışı, kültür ve sanat alanı için de anlamlı sorular üretir. Merkezi kurumların desteği elbette değerlidir. Tiyatrolar, orkestralar, müzeler, akademiler ve büyük kültür kurumları bir ülkenin kamusal hayatına güç katar. Fakat kültür hayatı yalnızca merkezî kurumların programlarıyla gelişemez. Yerelde oluşan sanat çevreleri, okuma toplulukları, sergiler, atölyeler, salonlar, bağımsız girişimler, üniversite ve şehir ilişkileri, gönüllü birliktelikler kültürün gerçek dolaşım alanını oluşturur. Sabahattin’in yerel hayat ve kişisel girişim vurgusu, kültür sanat alanında da şu soruyu sordurur. Toplum, kültürü yalnızca seyreden bir kitle olarak mı yaşayacak, yoksa üretime, katılıma ve sahiplenmeye dayalı bir kültür çevresi mi kuracak?
Bu soru, bugünün şehirleri için önemlidir. Bir şehirde sanat salonu açmak, sergi düzenlemek, kitap söyleşisi yapmak, gençleri müzikle ve edebiyatla buluşturmak, yerel sanatçıları görünür hale getirmek yalnızca kültürel etkinlik değildir. Toplumun kendi kendini örgütleme yeteneğini de gösterir. İnsanlar bir araya geliyor mu, nitelikli bir dikkat geliştirebiliyor mu, konuşmayı sürdürebiliyor mu, ortak bir emek verebiliyor mu? Prens Sabahattin’in mirası, bu soruları siyaset dışı alanlara da taşımaya imkân verir.
Kurumlar meselesi de onun düşüncesinde geniş bir yer tutar. Devletin güçlü olması, yalnızca emir veren bir merkezle açıklanamaz. Kurumların işleyişi, yerel birimlerin niteliği, eğitim sisteminin ürettiği insan tipi, ekonomik hayatın verimliliği, hukuk düzeninin güvenilirliği ve toplumun sorumluluk alma alışkanlığı birlikte düşünülmelidir. Sabahattin, yönetim sorununu toplum sorunundan ayırmamıştır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin sık sık yaşadığı reform yorgunluğunu anlamak için de değerli bir kapı açar. Kâğıt üzerinde yeni kurumlar kurmak, yönetmelikler yazmak, programlar ilan etmek mümkündür. Fakat bu yapıları taşıyacak insan, meslek ahlakı, yerel deneyim ve sorumluluk kültürü gelişmemişse reformlar kısa sürede biçimsel hale gelir.
Bu teşhisin edebî karşılığını yıllar sonra Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında görürüz. Tanpınar’ın kurduğu enstitü, biçimsel modernleşmenin, işlevsiz kurumların ve kendi hayatıyla bağ kuramayan bürokratik aklın trajikomik aynasıdır. Prens Sabahattin’in toplum ve kurum meselesi üzerine düşündüğü sorun, Tanpınar’da roman kişileri, kurum dili, sahte ciddiyet ve gündelik hayatın absürtlüğü içinde görünür hale gelir. Biri sosyolojik bir teşhis koyar, diğeri bu teşhisin insan ve kurum hayatındaki karşılığını edebiyatın imkânlarıyla anlatır.
Prens Sabahattin’in hayatı trajik taraflar da taşır. Saray ailesine mensup bir kişi olarak doğmuş, fakat ömrünün büyük kısmını muhalefet, sürgün, kuşku ve yalnızlık içinde geçirmiştir. II. Abdülhamid döneminde muhaliftir. İttihat ve Terakkî döneminde de rahat değildir. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra hanedan mensuplarının yurt dışına çıkarılmasıyla Türkiye’den ayrılmak zorunda kalır. Hayatının son yılları İsviçre’de geçer. 1948’de Neuchâtel yakınlarında vefat eder. Daha sonra cenazesi İstanbul’a getirilir ve Eyüpsultan’daki aile kabristanına defnedilir.
Onun düşüncesini değerlendirirken iki kolaylığa düşmemek gerekir. Birincisi, onu yalnızca liberal bir aydın diye sınırlamaktır. Evet, bireysel girişimi, yerel yetkiyi, serbestliği ve üretici insanı savunmuştur. Fakat onun derdi hazır bir ideolojik etikete sığmaz. Toplumun nasıl güçleneceği, insanın nasıl yetişeceği, devletin hangi toplumsal yapı üzerinde ayakta kalacağı soruları onun metinlerinin merkezindedir. İkincisi, onu yalnızca adem-i merkeziyet tartışmasına hapsetmektir. Bu kavram onun düşüncesinin çok önemli parçasıdır. Fakat arkasında daha geniş bir toplum tasavvuru vardır.
Prens Sabahattin’in eksik tarafları da konuşulmalıdır. Döneminin birçok aydını gibi Batı toplumlarını incelerken yer yer fazla modelci davranmıştır. Anglo-Sakson toplum yapısına duyduğu ilgi, Osmanlı toplumunun tarihsel ve kültürel özellikleriyle her zaman yeterince dengelenmiş sayılmaz. Toplumu dönüştürmek için önerdiği eğitim ve yerel yönetim anlayışı güçlü fikirler içerir. Fakat bu fikirlerin imparatorluğun çok kimlikli, çok dinli, çözülme baskısı altındaki yapısında nasıl uygulanacağı her zaman yeterince açık değildir. Ayrıca adem-i merkeziyet fikrinin, milliyetçiliğin güçlendiği bir dönemde doğurabileceği siyasal riskler konusunda muhataplarını ikna etmekte zorlanmıştır.
Buna rağmen Prens Sabahattin, Türkiye’nin çok eski bir alışkanlığına erken dönemde itiraz etmiştir. Bizde sorunlar çoğu zaman merkezden çözülecekmiş gibi düşünülür. Devlet karar alacak, okul düzelecek, ekonomi canlanacak, şehir gelişecek, kültür hayatı zenginleşecek, insan değişecektir. Prens Sabahattin bu akışın tersinden bakar. İnsan güçlenmeden toplum güçlenmez. Toplum güçlenmeden kurumlar sağlıklı işlemez. Kurumlar sağlıklı işlemeden devlet kalıcı biçimde güçlenmez. Bu düşünce, bugün de eğitimden ekonomiye, yerel yönetimlerden kültür sanat hayatına kadar geniş bir alanda tartışılmayı hak eder.
Bugünün insanı için Prens Sabahattin’in bıraktığı sorular basittir ama kolay değildir. Çocuklarımızı hayata hazırlıyor muyuz, yoksa sınavlara ve makamlara mı yönlendiriyoruz? Gençlere yalnızca güvenli bir iş arama fikri mi veriyoruz, yoksa üretme, deneme, yanılma ve sorumluluk alma cesareti de kazandırıyor muyuz? Şehirlerimiz, kendi kültür çevresini kurabilecek yerel enerjiye sahip mi? Üniversiteler bulundukları şehirle gerçek ilişki kurabiliyor mu? Sanat kurumları toplumun dar bir kesimine mi sesleniyor, yoksa yeni insanları kültürel hayata katabiliyor mu? Yerel yönetimler yalnızca hizmet dağıtan idari yapılar mı, yoksa vatandaşın katılımını ve sorumluluğunu geliştiren alanlar mı?
Bu soruların her biri Prens Sabahattin’in kavramlarıyla yeniden düşünülebilir. Teşebbüs-i şahsî, bugünün dilinde girişimcilik kelimesine indirgenirse yoksullaşır. Burada söz konusu olan, insanın kendini kurma ve topluma katkı verme yeteneğidir. Adem-i merkeziyet, yalnızca idari yetki devri sayılırsa eksik kalır. Yerelin kendi aklını, deneyimini ve sorumluluğunu geliştirmesidir. Meslek-i içtimâî ise bir sosyal yöntem arayışıdır. Toplumu soyut övgülerle ya da suçlamalarla değil, aileden eğitime, üretimden yerel hayata uzanan gerçek ilişkiler içinde anlama çabasıdır.
Prens Sabahattin’i Türklük fikri açısından okumak da ayrı bir dikkat ister. O, Türklüğü hamaset üzerinden değil, toplumun niteliği üzerinden düşünmeye yakındır. Bir milletin gücünü yalnızca büyük sözlerde, tarihsel gururda ya da siyasal iddiada aramaz. İnsan kalitesi, eğitim düzeni, üretim ahlakı, kurumların işleyişi ve yerel hayatın gücü onun için daha belirleyicidir. Bu yaklaşım, milliyet fikrini yalnızca duygusal bir aidiyet olarak değil, toplumu geliştirme, insan yetiştirme ve ortak hayatı güçlendirme sorumluluğu olarak ele alır.
Aradan yüz yılı aşan bir zaman geçti. Bugün Türkiye, dış politika hesaplarının ve imparatorluk nostaljilerinin iç tartışmalarla kolayca iç içe geçirilebildiği bir dönemden geçiyor. Bu tablo, Cumhuriyetin bağımsızlık, millî egemenlik, laiklik ve yurttaşlık çizgisi açısından dikkatle okunmalıdır. Türk aydınının sorumluluğu hamaset üretmek değil; Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet çizgisini bilgiyle, akılla ve sorumluluk duygusuyla korumaktır. Bunun yolu da kendi düşünce mirasını bilmekten, kavramlarını tanımaktan, dışarıdan kurulan dil ile içeriden geliştirilen fikri ayırt edebilmekten ve toplumun gerçek meselelerini soğukkanlı biçimde konuşabilmekten geçer.
Türkiye’nin düşünce tarihinde bazı isimler vardır. Onları okumak hazır cevap bulmak için değil, doğru soruları kaybetmemek için değerlidir. Prens Sabahattin bu isimlerden biridir. Her fikrine katılmak gerekmez. Bazı önerileri tartışılır, bazı tespitleri döneminin şartlarıyla sınırlıdır, bazı kavramları bugünün diliyle yeniden açıklanmalıdır. Fakat onun açtığı ana soru hâlâ ciddidir. Devleti ayakta tutacak toplumu nasıl kuracağız?
Bu soru eğitimle ilgilidir. Ekonomiyle ilgilidir. Yerel yönetimle ilgilidir. Kültür ve sanatla ilgilidir. Aileyle, meslek ahlakıyla, şehir hayatıyla, üniversiteyle, girişimcilikle ilgilidir. Prens Sabahattin’i yeniden okumak, eski bir tartışmayı tekrarlamak değildir. Türkiye’nin insan, eğitim, kurum ve yerel hayat sorununu erken fark etmiş bir Türk aydınının düşüncesiyle yeniden karşılaşmaktır.
Türk aydını için bu mirası tanımak önemlidir. Çünkü bir ülke yalnızca siyasal olayların akışıyla anlaşılmaz. O ülkenin düşünürleri hangi soruları sormuş, hangi kavramlarla konuşmuş, hangi hataları görmüş, hangi imkânları aramış; bunları bilmeden sağlam bir fikir hayatı kurulamaz. Prens Sabahattin’in değeri de buradadır. O bize hazır bir reçete bırakmadı. Fakat toplumun niteliğini devletin geleceğiyle birlikte düşünmemiz gerektiğini erken yaşta, bedel ödeyerek ve ısrarla söyledi.




