Çocukluğuma dönüp baktığımda babamı en çok çalışırken hatırlıyorum. Bazı insanlar için “hiç boş durmazdı” denir ya; işte benim babam da gerçekten hiç boş durmazdı. İşçi emeklisiydi. İşten gelir, üzerini değiştirir, evle, bahçeyle, yapılacak işle ilgilenirdi. Elinden her iş gelirdi. Çatı tamiri, inşaat, tesisat, fayans, sıva… Bunları yalnız kendi evinde yapan biri değildi; usta olarak da çalışırdı. Çocukluğumda onu ayaklarını uzatmış, uzun uzun dinlenirken gördüğümü pek hatırlamıyorum. Sanki hayat ona durma hakkını az vermişti. O da bundan şikâyet etmeyen adamlardandı.
Babam 1930’ların başında doğmuştu. Genç Cumhuriyet’in ilk nesillerindendi. Yoksulluğu yoksunluk gibi değil, çalışarak taşınacak bir hayat gerçeği gibi yaşayan insanlardandı. Kışlık odun için dağlara gidilir, ağaç kökü toplanırdı. Çalı süpürgesi için dallar, otlar, uygun ne varsa hazırlanırdı. Sabahın ilk ışıklarında arkadaşı Osman'ın Dodge 250 marka kapalı kasa kamyonetiyle yola çıkılan günleri hatırlıyorum. Çocuk aklımla bunların çoğunu macera sanırdım. Şimdi düşününce, o günlerin içinde yokluğun, emeğin, aile olmanın ve dayanışmanın sade bilgisi varmış.
İlkokul mezunuydu ama okumayı kendince severdi. Küçük, beyaz, ahşap bir sandığı vardı; üzerinde küçük bir asma kilit bulunurdu. O sandığın içinde değer verdiği şeyleri saklardı. Yüzükleri pek severdi, küçük bir koleksiyonu vardı. Ahşap bir cetveli olduğunu hatırlıyorum; üzerine tarih bilgileri not edilmişti. Takvim yaprakları biriktirirdi. Çocukken “Bunları niye topluyor?” diye düşünürdüm. Yıllar sonra anladım: O takvim yapraklarının üzerindeki bilgileri okuyor, önemsiyor, saklıyordu.
Not alabileceği her yere öğrendiği şeyleri yazardı. İstanbul’un fethi, Kurtuluş Savaşı, Atatürk, genel kültür bilgileri, iz bırakmış insanların isimleri, doğum tarihleri, yaptıkları işler… Bunlar onun için sıradan bilgiler değildi. Belki okul sıralarında uzun uzun okuyamamıştı ama öğrenme merakını hayatının içine yerleştirmişti. O küçük sandık, benim gözümde bugün mütevazı bir halk ansiklopedisi gibi duruyor.
Babamın eve aldığı sert kapaklı Hayat ansiklopedileri de çocukluğumun önemli eşyalarındandı. O ansiklopedilerle dünyayı geziyor, bilmediğimiz ülkeleri, şehirleri, hayvanları, bitkileri, insanları, tarihleri öğreniyorduk. Evimizin içinde küçük bir dünya penceresi açılmış gibiydi. Sayfalarını karıştırmak, yalnız bilgi edinmek değil, uzaklara bakmak demekti.
O ansiklopedilerin sert kapaklarında kabartma desenler vardı. Biz beyaz sayfaları o kapakların üzerine koyar, kurşun kalemle üstünden tarayarak desenleri kâğıda çıkarırdık. Çocuk aklımla bu bana büyük bir eğlence gibi gelirdi. Şimdi düşününce, belki de resme olan ilgimin küçük ve sessiz başlangıçlarından biri buydu. Bir ansiklopedinin kapağındaki desen, bir çocuğun elinde çizgiye dönüşüyor; çizgi de meraka, dikkat etmeye, bakmayı öğrenmeye kapı açıyordu.
Babam güzel flüt ve mızıka çalardı. İnsanlar onu beğenerek dinlerdi. Bize ne resim dersi verdi ne müzik dersi; sanat üzerine uzun nasihatler ettiğini de hatırlamıyorum. Fakat eve o ansiklopedileri alarak bilgiyle, görüntüyle ve dünyayla temas etmemize imkân verdi. Kendince müzikle ilgilendi; flütünü, mızıkasını çaldı. Belki de sanat dediğimiz şeyle ilk temasımız, böyle doğal ve sade biçimde oldu.
Bir çocuğun ilgisini başlatan şey her zaman büyük bir eğitim programı olmayabilir. Evin bir köşesinde duran kitap, kapağındaki kabartma desen, eline aldığı kurşun kalem, babasının çaldığı bir mızıka sesi de o ilgiyi tetikleyebilir. Bugün resme, müziğe, biyografiye, anıya ve kültür-sanat alanına yakınlık duyuyorsam, bunun içinde babamın doğrudan söylemediği ama yaşayarak açtığı küçük yolların büyük payı var.
Bana en çok ne tür kitapları sevdiğim sorulduğunda biyografi ve anı kitaplarını ilk sıralara koyarım. Bunun nedenini uzun süre yalnız kendi okuma zevkim sandım. Şimdi babamın küçük sandığını, takvim yapraklarını, cetvel kenarlarına aldığı notları, sakladığı küçük kâğıtları düşündükçe bu merakın daha eski bir kökü olduğunu fark ediyorum. Saygı duyduğu, büyük işler bırakmış, memlekete, tarihe, insanlığa bir iz katmış kişilerin adlarını ve yaptıklarını not ederdi. Bugün bir insanın hayatını okurken yalnız başarısını değil, hangi yoksunluklardan geçtiğini, neye inandığını, neyi göze aldığını merak ediyorsam, bunda babamın o küçük notlarının payı vardır.
Biz Atatürk sevgisini önce kitaplardan değil, annemizden ve babamızdan öğrendik. Evde marşlar vardı, türküler vardı, Cumhuriyet’e duyulan sade ve içten bir bağlılık vardı. İlk ezberlediğim şeyler marşlardı. Babam “İzmir’in dağlarında çiçekler açarı” pek severdi. “Bülbülüm Altın Kafeste” türküsünü de severdi. O türkünün insanda bıraktığı gurbet duygusunu şimdi daha iyi anlıyorum. Yaşlanıp sağlık sorunları yaşadığında babamın hep köyüne gitmek istemesi de bana o türkünün içindeki hasreti hatırlatır. İnsan yaşlandıkça belki çocukluğuna, toprağına, ilk bildiği seslere dönmek istiyor.
Babam beş vakit namazında bir insandı. Sabah namazında cami cemaati onu çoğu zaman ilk safta görürdü. Olur da bir gün rahatsızlanıp camiye gidemese, arkadaşları merak eder, eve gelir ya da arayıp sorarlardı. İnancı gösterişli değildi. Kimseye yukarıdan bakan, hamasi konuşan, dini sevgisini yüksek sesle anlatan biri olmadı. Zaten böyle insanlarla da pek dostluğu olmazdı. İnancını da vatan sevgisini de daha çok yaşayarak gösterirdi.
Tüm çocuklarını okuttu. Okumanın önemini bilirdi. Bizim okumamızı istemesi yalnız iyi bir meslek sahibi olalım diye değildi. İnsan kendini yetiştirsin, hayatta ayakta dursun, ailesine ve memleketine faydalı olsun isterdi. Bunu uzun uzun anlatmazdı. Babamın en güçlü tarafı, çok konuşmadan bir şeyleri öğretmesiydi.
Benim hemen her yazımda yere atılan izmarite, çöpe, çevreye verilen zarara takılmam biraz da babamdan gelir. Küçük bir çocukken onunla yolda yürüdüğümüzde yerde gördüğü taşı, çöpü, cam kırıklarını alır, yol kenarına koyar ya da çöpe atardı. Bir gün neden böyle yaptığını sormuştum. “Evladım, birinin ayağına takılır, zarar verir” demişti. O cümlenin anlamını yıllar sonra daha iyi kavradım. Evin önü nedir, yol nedir, kamu alanı nedir, insanın görmediği birine karşı sorumluluğu nedir; bunları ilk kez babamın davranışlarında gördüm.
Memlekete yararı dokunmanın yalnız büyük sözlerle, makamlarla, kürsülerle olmadığını sonradan öğrendim. Bazen kimse görmeden yerdeki camı kaldırmaktır. Bazen çocuklarını okutmak, işini düzgün yapmak, komşusunun merak ettiği insan olmak, hamasete kapılmadan doğru bildiği gibi yaşamaktır.
Çayı çok severdi babam. Yıllar sonra annemle beni çalıştığım şehirde ziyarete gelirken çaydanlığını da getirmişti. Sonra o çaydanlığı bana bıraktı. O gün bunun anlamını tam kavramamıştım. Babamı kaybettikten sonra o küçük çaydanlık başka bir şeye dönüştü. Hâlâ kullanıyorum. Artık benim için adı yalnız çaydanlık değil; Babamın Çaydanlığı.
O küçük çaydanlık nedense hep yeterdi. Herkesi çaya doyururdu. Belki de çaydan çok, onun etrafında kurulan sohbetti insana yeten. Emekli maaşını almak için sabah erkenden banka kuyruğuna gider, dönüşte Uğur Pastanesi’nden poğaça ve kıymalı börek getirirdi. Hep birlikte yer sofrasında kahvaltı yapardık. O sofraların tadı yalnız börekten gelmezdi; babamın erkenden kalkıp eve küçük bir sevinçle dönmesinden gelirdi.
Petkim’den 1979’da emekli olmuştu. Ama çalışmayı bırakmadı. İnşaat, tamirat, tadilat devam etti. Küçük yardımlarla, büyük ölçüde kendi emeğiyle küçük bir ev inşa etti. Bugün bir evin yalnız tuğla, demir ve harçla yapılmadığını daha iyi biliyorum. Bazı evlerin içinde alın teri, irade, kanaat ve aileye duyulan sessiz sorumluluk vardır.
Sertti, disiplinliydi. “Evladım, arkadaşlarınızla yeteri kadar görüştükten sonra işinize gücünüze, dersinize bakın” derdi. Fazla sulu hareketleri sevmezdi. Ama beni küçükken sırtında mahalle gezmelerine götürürdü. Dönüşte uyuyor numarası yapardım; biraz daha taşısın isterdim. Sevgisini uzun cümlelerle anlatan biri değildi. Ama sırtında taşıması, sabah börek getirmesi, “hız yapma” diye uyarması, ilk arabamı aldığımda duyduğu sevinç, hepsi ayrı ayrı sevgi biçimleriydi.
Babamdan bana iki eşya kaldı gibi hissediyorum: çaydanlığı ve sandığı. Çaydanlık emeğini, sofrasını, aile sıcaklığını taşıyor. Sandık ise merakını, hafızasını, Cumhuriyet sevgisini, öğrenme arzusunu saklıyor. Biri kaynıyor, biri susuyor. Ama ikisi de hâlâ babamı anlatıyor.
Baba kimdir diye sorulduğunda, ilk hatırladıklarım bunlar oluyor benim. Sabah erken kalkan, çalışan, tamir eden, taşıyan, susan, uyaran, çay içen, not alan, çocuklarını okutan, yoldaki taşı kenara koyan bir adam geliyor. Kendisini çok anlatmayan ama ardında anlatılacak çok şey bırakan bir baba.
Bugün Babalar Günü. Ben bu özel günde babamı rahmetle, minnetle ve derin bir saygıyla anıyorum. Onun emeğine, sabrına, terbiyesine, bize bıraktığı sessiz ama güçlü mirasa teşekkür ediyorum. Bize çalışmayı, okumayı, kanaati, temizliği, kamuya saygıyı, inancı gösterişsiz yaşamayı ve memlekete faydalı olmanın küçük davranışlarla da mümkün olduğunu öğretti.
Başta kendi babam olmak üzere; evladının iyi bir insan olması için emek veren, alın teriyle ailesini ayakta tutan, sevgisini bazen bir sözle, bazen bir uyarıyla, bazen eve getirilen sıcak bir poğaçayla, bazen de sessiz bir fedakârlıkla gösteren bütün babaları saygıyla anıyorum.
Hayatta olan babalara sağlık, huzur ve evlatlarının sevgisini diliyorum. Aramızdan ayrılan babaların hatıraları ailelerinin içinde yaşamaya devam etsin. Mekânları cennet, emekleri unutulmaz olsun.




