Birten Gökyay’ı ilk kez 2022 yılında, Ankara’nın iz bırakan sanat galericilerinden Fatma Tuna’nın Galeri Z’sinde tanıdım. Yan yana oturduğumuzda ilk dikkatimi çeken şey, kendine gösterdiği özen ve bunu abartısız taşıma biçimiydi. Saçı, takısı, giyimi, ses tonu ve konuşmasıyla, insanın bakışını yormadan üzerinde tutan sakin bir zarafeti vardı. Tanıştıktan sonra kısa bir sohbet içinde hayat hikâyesinin küçük bir bölümünü kendi sesinden dinledim. Anlattıkları; kişisel hatıralardan eski Ankara’nın evlerine, Cumhuriyet’in eğitim terbiyesinden çalışma hayatına, kadın emeğinden kendi bestelediği bir ninniye ve kültür alanına uzanan uzun bir yolun izlerini taşıyordu.
Sohbetin bir yerinde gülerek, hikâyenin geri kalanı için Gökyay Vakfı Satranç Müzesi’ne bizi davet etti. Bu davet, Birten Hanım’ı daha yakından tanımamın kapısını açtı. Böylece kısa süre önce kaybettiğimiz değerli eşi Akın Gökyay’la da tanıştım. Satranç Müzesi’nde bir kahve eşliğinde yaptığımız o keyifli sohbet, koleksiyon fikrinin bir müzeye, kişisel bir merakın kamusal bir kültür mekânına nasıl dönüştüğünü görmemi sağladı. İlerleyen dönemde Akın Gökyay’la sanat ve müzecilik üzerine ayrıca değerli bir söyleşi yapma imkânı buldum.
Bu biyografik metin, o ilk karşılaşmanın bıraktığı merakla, Birten Gökyay’ın kendi anılarından süzülen hayat çizgisini birlikte okuma çabasından doğdu. Galeri Z’de başlayan kısa bir sohbet, zamanla eski Ankara’nın evlerine, Mülkiye’nin koridorlarına, kamu kurumlarına, kadın derneklerine, TİKA’nın kuruluş günlerine ve Satranç Müzesi’nin odalarına açılan daha geniş bir hayat hikâyesine dönüştü.
Birten Gökyay, evlenmeden önceki soyadıyla Birten Kunurkaya, savaş yıllarının Ankara’sında doğup Cumhuriyet’in ev, okul, kurum, sanayi, kadın hareketi ve kültür hayatı içinde biçimlenen bir kuşağın temsilcilerindendir. Onu dikkate değer kılan, hayatının tek bir alana sığmamasıdır. Çocukluğunda eski Ankara’nın mahalle kültürünü, ev içi emeğini, küçük üreticinin çalışma ahlakını görmüş; gençliğinde Mülkiye’nin kamu terbiyesinden geçmiş; çalışma hayatında planlama, sanayi, verimlilik ve kurumsal iletişim alanlarında deneyim kazanmış; sonraki yıllarda kadın girişimciliği, sivil toplum, uluslararası temaslar ve kültür kurumu üretme çabaları içinde yer almıştır. Bu hayat, bir kadının kişisel hikâyesi olarak okunabilir; fakat aynı zamanda Türkiye’nin 1940’lardan 2000’lere uzanan sosyal ve ekonomik değişimini evlerin, okulların, kurumların ve kültür mekânlarının içinden anlatır.
Birten Gökyay’ın anılarında ilk sahne, İstanbul’da Haseki Hastanesinin merdiven boşluğuna yakın dar bir pencereden açılır. Küçük Birten, annesinin kucağında dışarı bakmaktadır. Aşağıda babası Nurettin Usta vardır; fötr şapkasını sallayarak yukarıya bakar, gülümser. Kızamık sonrası sulu zatürreye yakalanmış, Ankara’da çare bulunamayınca İstanbul’a getirilmiştir. Babası da işlerini bir süreliğine bu kente taşıyarak kızının iyileşmesini beklemiştir. Bu görüntü bir aile fotoğrafı olarak hafızaya kazınır. Fotoğrafta kaygılı bir anne, sevgiyle bekleyen bir baba ve hastalıkla erken karşılaşan bir çocuk vardır.
Bu ilk sahne, onun hayatında sonraki yıllarda sık sık görülecek bazı özellikleri haber verir. Aileye bağlılık, kırılganlıkla birlikte gelişen dikkat, zor zamanlarda işin ucundan tutma alışkanlığı, insan ilişkilerinde güven arayışı ve başlanan işi yarım bırakmama isteği, çocukluğun bu erken yıllarında biçimlenmeye başlar. Birten Gökyay, hayatı boyunca yalnız kendi yolunu açan biri olarak değil, çevresindeki işlerin dağılmaması, insanların bir araya gelebilmesi, kurumların bir düzen içinde çalışabilmesi için emek veren biri olarak görünür.
22 Ekim 1941’de, bir Şeker Bayramı sabahı dünyaya gelir. Ondan önce Nurten ve Gülten doğmuştur; birkaç yıl sonra da Ayten gelecektir. Ailenin üçüncü kız çocuğu olan Birten, annesinin bu kez erkek çocuk beklediğini öğrendiğinde, çocuk aklıyla erkek çocuk niçin daha kıymetli görülsün ki diye düşünür. Bu soru, ileride onun hayatında sert bir isyan cümlesine dönüşmez; okuma, çalışma, sorumluluk alma, kadınların eğitimde, ekonomide ve kurumlarda yer bulması için emek verme biçiminde karşılığını bulur.
Doğduğu yıllar, dünyanın ağır bir savaş dönemidir. Türkiye savaşa girmemiştir; fakat savaş ekonomisi, güvenlik kaygısı ve büyük güçlerin baskısı Ankara’daki evlerin içine kadar uzanmıştır. Genç Cumhuriyet, bağımsızlığını korumaya çalışan bir ulus devlet olarak, Avrupa’yı yakan savaşın dışında kalmaya çabalarken bedelini gündelik hayatın daralan imkânlarıyla öder. O dönemde ekmek karneyle alınır, nüfus cüzdanlarına damgalar vurulur, akşamları perdeler kapatılır, gökyüzünde projektörler dolaşır ve elektrikler kesildiğinde evin içi birden kararır. Şengül Sokak’taki evde böyle gecelerde Zehra Hanım, çocukları korkmasın diye onları yere indirir, saklambaç oynatır. Dışarıda savaşın gölgesi vardır; evin içinde ise bir annenin çocukları korumak için bulduğu küçük ama güçlü çareler.
Şengül Sokak’taki evin karakteri bu sahnelerde belirir. Darlık vardır; fakat bu darlık evin içinde çaresizliğe dönüşmez. Zehra Hanım, eldeki imkânı beceriyle büyütür. Evde banyo yoksa hamama gidilir; ısınmak, yıkanmak, yemek yapmak, çamaşır yıkamak, çocukları hazırlamak, bayramlık dikmek, kışlık erişte kesmek, yufka açmak ayrı ayrı emek ister. O ev, savaş yıllarının dar imkânları içinde, bir kadının çalışkanlığı ve dikkatiyle kendi düzenini kurar.
Birten’in çocukluğu Ankara’nın eski mahallelerinde geçer. Şengül Sokak, Anafartalar çevresi, Hamamönü, Samanpazarı, Hacettepe Parkı, Gençlik Parkı, Çubuk Barajı, Kızılcahamam, Beypazarı ve sonra Yenimahalle bu yerler arasındadır. Buralar 1940’lar ve 1950’ler Ankara’sının toplumsal dokusunu okumak için değerli örneklerdir. Eski Ankara evleri, ahşap merdivenler, hamamlar, okul bahçeleri, küçük esnaf, pazar yerleri, akraba evleri ve mahalle komşuluğu gündelik hayatın ana çizgilerini oluşturur.
Şengül Sokak’taki evde üst kat penceresinden kırmızı tuğlalı çatılar ve leylek yuvası görünür. Çocuklar sedire çıkar, o pencereden dışarı bakar. Anneannenin leyleklerin gidiş gelişiyle ilgili sözleri evin çocuk hafızasına karışır. Zamansız soğuklar bastırdığında söylediği “leylek yumurtayı dondurdu” cümlesi, yıllar sonra bile kulakta kalan aile sözlerinden biri olur. Evin sediri, kalın ot yastıkları, annenin işlediği mor menekşeli kılıflar, eşya olmanın ötesine geçer; el emeğinin, zevkin ve ev içi özenin günlük hayattaki karşılığına dönüşür.
Aynı evin alt kat penceresi Anafartalar Ortaokuluna bakar. Bahçesi akasya ağaçlarıyla dolu, öğrencilerin sesleriyle hareketlenen iki katlı okul binası, çocukların hayranlıkla seyrettiği bir yerdir. Yıllar sonra o yapının yerinde beton bir bina yükseldiğinde, Birten Gökyay’ın anılarında yalnız bir bina değişmemiştir; eski Ankara’nın ölçülü okul mimarisi, mahalleyle okul arasındaki yakınlık ve bahçeli eğitim mekânı fikri de geride kalmıştır.
Şengül Hamamı, ev hayatının haftalık ritüellerinden biridir. Evde banyo olmadığı için Zehra Hanım çocuklarını hamama götürür. Herkesin bir örnek havlusu, peştamalı, başına bağlanan tülbenti vardır. Çocuklar ahşap kabinde annelerini bekler. Hamamdan eve dönüş, temizlik kadar yorgunluk da getirir. Bir kadının çocuklarını yıkayıp en sona kendisini bırakması, dönemin ev içi emeğini uzun açıklamalara ihtiyaç bırakmadan anlatır.
Evin arka tarafında kömürlük, ahşap veranda, tuvalet ve çamaşır yıkama alanı bulunur. Birten, maltızın nasıl yapıldığını merakla izler. Annesiyle At Pazarı’na gidip boş bir gaz tenekesi, ateş tuğlaları, ızgara ve saman alınır. Teneke kesilir, harç hazırlanır, tuğlalar dizilir, sıvanır ve kurumaya bırakılır. Küçük bir çocuk için bu, ev içi bir tamir işi gibi görünse de yıllar sonra bakıldığında o sahnede kadın emeğinin teknik zekâsı vardır. Zehra Hanım yalnız yemek yapan, çocuk büyüten, ev temizleyen bir kadın değildir; ihtiyaca göre araç yapan, çözüm üreten, evin imkânını genişleten biridir.
Birten Gökyay’ın kişiliğini anlamak için Zehra Hanım’a dikkatle bakmak gerekir. Kendi okuma arzusu yarım kalmış bir kadındır. Anneannesi onu ilkokul dördüncü sınıftan ayırmış, Polatlı’da hali vakti yerinde bir aileye evlatlık vermiştir. Okumak isteyen bir kız çocuğunun yolu erken kesilmiştir. Zehra Hanım bu yarım kalmışlığı içine gömüp unutmaz; kızlarının hayatına bir hedef olarak taşır. Onların okumasını, meslek sahibi olmasını, ellerinde bir “altın bilezik” bulunmasını ister.
Bu söz, evin kız çocuklarına bakışını belirler. Kızlar yalnız korunacak, evde tutulacak, başkalarının kararlarına bırakılacak kişiler olarak yetiştirilmez. İş yapacak, okuyacak, karar verecek, ayakta duracak kişiler olarak büyütülür. Birten daha küçük yaşta bakkala gider, pazardan alışveriş yapar, fırına tepsi götürür, evin küçük işlerini üstlenir. Mahallede ona “radyolu hamal” diye takılanlar olur. Bu takılmada hem çocukça bir şaka hem de dönemin mahalle hayatı vardır. Çocuklar evin ve sokağın işine erken katılır; bakkal, kasap, manav, fırıncı ve pazar esnafı aile hayatının uzantısı gibi çalışır.
Babası Nurettin Usta, bu hayatın başka bir kutbudur. Harput kökenlidir. Küçük yaşta anne babasını kaybetmiş, Alman ustalardan mobilyacılığı öğrenmiş, emeğiyle kendine yol açmış bir zanaatkârdır. Eve talaş kokusuyla döner. Fötr şapkası, ceketi, temiz tıraşı, iki eli arkasında yürüyüşü ve çocuklarına bakarken duyduğu sevinçle hatırlanır. Yorgun gelse bile kızlarının önüne çay tabaklarıyla kuruyemiş paylaştırır. Onları seyrederken mutlu olur.
Birten Gökyay’ın talaş kokusunu sevmesi, yalnız çocukluk nostaljisi sayılmaz. O koku, babasının atölyesine, emeğine, işini ciddiye alışına ve sessiz sevgisine açılan bir kapıdır. Nurettin Usta dindar, yardımsever ve ölçülü bir insandır. Namazını kılar, cuma günleri işçileriyle camiye gider, kurban etini ihtiyacı olanlara dağıtır. Yaptığı iyiliklerin çoğu çocukları tarafından ancak onun ölümünden sonra öğrenilir. Evdeki ahlakın biçimi de buradan anlaşılır: yardım edilir, fakat bununla övünülmez.
Nurettin Usta’nın hayatı düz bir çizgide ilerlemez. Ortak olduğu fabrikanın yanması, sigorta parasının aile içinden gasp edilmesi, taşınılamayan ev, yeniden kurulan atölye ve çalışarak toparlanma çabası, Birten’in çocuk zihninde erken bir hayat bilgisine dönüşür. Emek vardır ama emek her zaman güvence altında değildir. Aile vardır ama aile içinde de kırılmalar yaşanabilir. İş kurmak, yalnız para kazanmak değil; itibarı, güveni ve geleceği de koruma çabasıdır.
Bu aile hikâyesi, Ankara’nın küçük üretici ve erken sanayi çevresine de açılır. Başkent yalnız memurların ve resmi binaların şehri değildir. Mobilyacılar, marangozlar, terziler, fırıncılar, bakkallar, pazarcılar, atölye sahipleri ve küçük esnaf, şehrin günlük ekonomisini taşır. Nurettin Usta’nın atölyesi bu dünyanın içindedir. İş, evin dışında ayrı bir alan gibi durmaz; çocukların eğitimi, evin geçimi, ailenin saygınlığı ve geleceğin umudu onunla birlikte düşünülür.
Şengül Sokak’tan başlayan Yahudi Mahallesi, Birten’in çocukluk dünyasında ayrı bir yer tutar. Yahudi komşularla yakınlık vardır. Baharat paketleme işlerine yardım edilir. Evlerine gidildiğinde kayısı reçeli ikram edilir. Pencerelerde kurutulmak üzere çiroz balıkları asılıdır. Hamursuz günleri olur. Havraları mahallenin içindedir. Çocuklar için bu dünya hem tanıdık hem biraz gizemlidir; büyüklerin anlattığı “iğneli fıçı” korkuları da çocuk hayalinde karanlık bir yere yerleşir.
1950’de İsrail’in kuruluşundan sonra Yahudi komşular göç eder ve mahalle sessizleşir. Bir çocuğun gözünde bu, sevilen komşuların gitmesidir. Daha geniş bir gözle bakıldığında eski Ankara’nın çok kültürlü mahalle düzeninin değişmesidir. Büyük tarih bu olayı diplomasi, göç ve ulus devletler üzerinden anlatır; Birten’in anısında ise o değişim, kayısı reçeli ikram eden komşuların, baharat paketlerinin, çiroz kokusunun ve çocukluk seslerinin ortadan kaybolmasıyla hissedilir.
Okul, Birten Gökyay’ın hayatında ikinci büyük sahne olarak açılır. İstiklal İlkokuluna siyah önlüğü, beyaz yakası ve annesinin kolalayıp başına kelebek gibi kondurduğu kurdelesiyle başlar. Okula ablalarıyla birlikte, Yahudi Mahallesi’nin ara sokaklarından geçerek gider. Yardım eden büyükler yoktur; çocuklar yollarını öğrenir, sokakları tanır, kendi başlarına yürür.
İlk yıllarda hastalıklar nedeniyle derslerden geri kaldığı olur. Sonra toparlanır. Ablasından yardım istediğinde aldığı cevap canını yakar: “Bize kimse yardım etmedi, sen de kendin çöz problemini.” Bu söz serttir ama Birten’in hayatında kalıcı bir etki bırakır. Kendi çözmeye, kendi yetişmeye, geri kaldığında arayı kapatmaya alışır. Zamanla sınıf mümessili seçilir, koluna kırmızı bant takılır. Bu küçük bant, onun ilerideki hayatında sık sık görülecek bir davranış biçiminin erken işaretidir. Bir yerde görev varsa, bir iş toparlanmayı bekliyorsa, Birten orada yer alır.
Cumhuriyet’in ilkokulu, o yıllarda yalnız ders veren bir kurum değildir. Siyah önlük, beyaz yaka, sabah törenleri, andımız, İstiklal Marşı, sınıf görevleri, 23 Nisan hazırlıkları, 29 Ekim kutlamaları, Çocuk Esirgeme Kurumu için rozetle bağış toplama gibi uygulamalarla çocuklara yurttaşlık duygusu da kazandırılır. Birten’in okul anılarında bu disiplin sert bir duvar gibi değil, hayatı düzenleyen bir alışkanlık gibi görünür. Törene hazırlanmak, düzgün yazmak, güzel okumak, görevi zamanında yapmak, öğretmenin güvenini kazanmak önemlidir.
Türkçeyi sever. Defterlerini özenle hazırlar. İş defterlerinin kenarlarını cetvelle çizer, içlerini çiçek desenleriyle doldurur. Kitaplarını parlak parşömen kâğıtlarla kaplar. Okumaya düşkündür. Çocuk dergilerini almak için tek başına gazete bayisine gider. Kitaplar ve dergiler, onun dünyasını evin ve mahallenin dışına taşır. Daha sonra Yenimahalle’de kiralık kitap veren bir kırtasiyeci keşfeder; okuduğunu iade edip yenisini alır. Geceleri okumaya devam eder, yasaklandığında gizli gizli okur.
Sesinin güzelliği de çocukluk yıllarında belirir. Evde annesinin, teyzelerinin, ablalarının söylediği şarkılar vardır. Okulda mandolin çalmayı öğrenir ama şarkı söylemeyi daha çok sever. İlkokul müsameresinde türkü söylemek üzere hazırlanır. Annesi ona Beypazarı folklor kıyafeti giydirir. Okula vardığında öğretmeni türkünün programdan çıkarıldığını söyler. Birten bunu kabul etmez. Hazırlandığını, sahneye çıkması gerektiğini söyler. Sonunda sahneye çıkar ve “Kars’a giderim Kars’a” türküsünü okur. Seyirciden büyük alkış alır.
Bu sahne, onun kişiliğini açık biçimde anlatır. Birten Gökyay emek verdiği bir işin son anda görünmez kılınmasını kolay kabul eden bir çocuk değildir. Hak ettiği yerde durmak ister. Sesini yükseltmesi gerektiğinde yükseltir. Bu tavır ileride derneklerde, kurumlarda, toplantılarda, projelerde ve müze çalışmalarında daha olgun biçimler alacaktır.
Konservatuvara gitmek ister. Babası izin vermez. Dönemin aile anlayışı, kız çocuklarının sahneyle kuracağı mesleki ilişkiye temkinli bakar. Evde müzik sevilir, şarkılar söylenir, opera ve tiyatroya gidilir; fakat sanatın meslek olarak seçilmesi başka kaygılar doğurur. Bu durum, Cumhuriyet modernleşmesinin aile hayatındaki sınırlarını da gösterir. Kız çocuklarının okuması istenir, fakat her alan onlar için uygun görülmez. Birten’in yolu sanat okuluna değil, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne çıkacaktır.
Yenimahalle’ye taşınmaları, ailenin hayatında yeni bir sayfa açar. Bu yalnız daha rahat bir eve geçmek değildir. Ankara büyümekte, yeni semtler kurulmakta, memurlar, ustalar, küçük sanayiciler, öğretmenler ve eğitimli aileler eski şehir dokusundan daha planlı bir yaşama doğru ilerlemektedir. Müstakil ev, bahçe, masa başında yemek, ev içinde banyo, buzdolabı, okul, sinema, pazar ve fırın çevresinde oluşan gündelik hayat, yükselen şehirli orta sınıfın işaretlerini taşır.
Gökyay ailesinin Yenimahalle evi, Ankara’nın değişen şehir hayatının ev içindeki karşılığı gibidir. Cevizden yapılmış giriş kapısı babasının elinden çıkar. Kapıda dört kızı temsil eden küçük buzlu cam daireler vardır. Pirinç kapı tutacağı Nurettin ve Zehra adlarını taşıyan N ve Z harflerini yansıtır. Ev artık yalnız barınılan bir yer değil, ailenin emeğini, zevkini, kimliğini ve geleceğe dönük güven arzusunu taşıyan bir mekândır.
Mutfakta Frigidaire marka buzdolabı durur. O yıllarda birçok evde buzdolabı yoktur. Komşulara buz verilir. Erzak sandığında un, pirinç, bakliyat, tarhana ve şeker bulunur. Bahçeye dut ağacı dikilir; salatalık, domates, biber, maydanoz ekilir. Fırına börek, kadayıf, güveç ve pide malzemesi götürülür. Bakkalda tahin ve pekmez tenekelerden tartılır. Pazar alışverişi küfeci çocuklarla yapılır. Ekonomi, bugünkü gibi market rafları ve paketli ürünler üzerinden değil; ev emeği, mahalle esnafı, mevsimlik hazırlık ve dikkatli bütçe üzerinden işler.
Yenimahalle, Birten’in dünyasında yeni okul, yeni arkadaşlar, yeni sorumluluklar demektir. Barbaros İlkokulunun açılışında görev alır. Vali Kemal Aygün’ün katıldığı törende konuşur. Yazlık sinemada film öncesi haberlerde kendisini görünce şaşırır. Gazetede fotoğrafı çıkar, adının yazılmamasına üzülür. Bu duygu, görünür olma arzusundan çok, yapılan işin doğru kayda geçmesi isteğidir. İleride kurum çalışmalarında isimlerin, logoların, sıralamaların ve emeğin kime ait olduğunun onun için bu kadar önemli olması tesadüf değildir.
Ortaokul ve lise yılları, Birten’in kitapla, müzikle, arkadaşlıkla ve sorumluluk duygusuyla daha yakın bağ kurduğu dönemdir. İngilizce öğrenmek ister; kursa gider, yabancı ülkelerden mektup arkadaşları edinir, dergilere abone olur. O yıllarda bir genç kızın dünyayı tanıma imkânı bugünkü kadar kolay değildir. Mektup beklemek, yabancı dergi okumak, başka ülkelerden fotoğraf almak, dil öğrenme çabasının yanında dünyayla temas kurma arzusunu da besler.
Bu yıllarda Birten’in sınıfına, ileride Türkiye’nin tanınan seslerinden biri olacak Neşe Karaböcek'de gelir. Aynı sokağa taşınmış, aynı sınıfa düşmüştür. Geceleri sahneye çıkarıldığı için okula geldiğinde yüzünde makyaj izleri olur; öğretmenlerden biri ona sert davranır. Birten, bu genç kıza yakınlık gösterir, derslerinde yardımcı olmaya çalışır, evlerine gidip onun okul hayatına tutunmasına destek olur. Yıllar sonra karşılaştıklarında artık şöhret kazanmış olan Neşe Karaböcek’in onu tanımazdan gelmesi, anılarının içinde hafif bir kırgınlık olarak kalır. Fakat bu hatıra, Birten’in gençlik yıllarında bile insanlara yalnız başarıları ya da adlarıyla değil, içinde bulundukları şartlarla bakmaya çalıştığını gösterir.
Ankara Radyosu Çocuk Saatine katılması, sahne ve ses dünyasıyla kurduğu ilişkinin başka bir durağı olur. Piyeslerde küçük roller alır, koro çalışmalarına katılır. Mahir Canova'nın telaffuz uyarıları kulaklarında kalır. Bir yandan sesini, Türkçesini, kendini ifade etme biçimini geliştirir; bir yandan da toplumda insanların babalarının mesleğine, kıyafetlerine, geldikleri çevreye göre sınıflandırılabildiğini görür. Babasının marangoz olduğunu saklamaz; tersine bunu gururla söyler. Bu tavır, onun hayatında emeğin saygınlığına duyduğu bağlılığın erken göstergelerinden biridir.
Birten Gökyay’ın çocukluk ve ilk gençlik yılları böyle akar: bir yanda evin işi, aile sorumluluğu, mahalle hayatı, okul disiplini; diğer yanda müzik, kitap, törenler, sinema, Ankara’nın değişen yüzü ve kız çocuklarına açılan eğitim yolu. Bu yıllar onu yalnız çalışkan bir öğrenci yapmaz. İnsanları gözleyen, ayrıntıları kaydeden, ilişki kuran, işin görünmeyen tarafını fark eden, eksik kaldığında tamamlamaya çalışan bir karakter oluşturur.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazanması, bu karakterin daha geniş bir dünyayla karşılaşması anlamına gelir. Mülkiye’ye ilk 50 burslu öğrenci arasında girer. Babası, bursu daha çok ihtiyacı olan birinin alması gerektiğini düşünerek kabul etmesini istemez. O yıl Mülkiye’nin kuruluşunun 100. yılıdır. Nermin Abadan ile Ankara Radyosu programına katılır. Ne olmak istediği sorulduğunda “sayılı kadın hariciyecilerden biri” olmak istediğini söyler; sonraki yıllarda Maliye ve İktisat Bölümü’nü seçecektir.
1959-1963 yılları arasında Mülkiye’de aldığı eğitim, ona yalnız meslek bilgisi kazandırmaz; kamu hayatına, devlete, topluma ve Türkiye’nin meselelerine belli bir disiplinle bakmayı öğretir. Sadun Aren, Nermin Abadan, Bahri Savcı, Seha Meray, Bülent Daver gibi hocaların bulunduğu bir ortamdan geçer. Bu adlar, Türkiye’nin hukuk, iktisat, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler ve kamu yönetimi alanlarında yetişmiş insan ihtiyacını karşılayan bir kuşağı temsil eder.
1960’ların Türkiye’sinde üniversite eğitimi, özellikle Mülkiye gibi okullarda, yalnız bireysel yükselme aracı olarak görülmez. Kalkınma, planlama, sanayi, eğitim, dış politika ve sosyal değişim büyük ölçüde devlet kurumları üzerinden düşünülür. Mülkiye, bu anlayışa kadro yetiştiren merkezlerden biridir. Birten Gökyay’ın çocukluğundan gelen düzen kurma becerisi, burada kamusal bir dil kazanır. Aile içinde ve okulda aldığı sorumluluk duygusu, artık kurumlar, ekonomi, toplum ve ülke ölçeğinde düşünülmeye başlar.
Akın Gökyay’la evliliği, hayatının yeni bir ana çizgisini oluşturur. Aile, çocuklar, iş, seyahatler, yükler, kararlar, kırgınlıklar ve ortak emek bu evliliğin içinde yer alır. Renan ve Güran’ın doğumu, genç bir annenin çalışma hayatıyla ev hayatı arasındaki temposunu ağırlaştırır. Birten, bir ayağı çocuk beşiğinde, bir ayağı sınav hazırlığında olan kadınlardan biridir. Daha iyi iş imkânları bulabilmek için ayağında çocuk sallayarak sınavlara hazırlanır. DPT sınavını kazanamaz. OYAK’ta girdiği sözlü sınavı geçer ve “İştirakler Uzman Yardımcısı” olarak göreve başlar. Ardından PETKİM’den “Mali Planlama Uzmanı” teklifi alır; İngilizce evrak çevirileri yapar, mali planlama alanında kendisini geliştirir.
Bu meslek yılları, Türkiye’nin planlama ve sanayileşme dönemine denk gelir. Kamu yatırımları, devlet iktisadi teşebbüsleri, büyük sanayi kuruluşları, ithal ikamesi, sermaye birikimi ve teknik kadro ihtiyacı ülke ekonomisinin ana başlıkları arasındadır. PETKİM, Türkiye’nin petro-kimya alanında dışa bağımlılığı azaltma çabasının simge kurumlarından biridir. OYAK, sosyal güvenlik yapısı ve iştirakleriyle ekonomide yer açan bir kurumdur. Birten Gökyay’ın bu kurumlarda aldığı görevler, eğitimli kadınların kamu ve yarı kamusal iktisadi alanlarda daha fazla görünmeye başladığı bir dönemin kişisel örneğidir.
Çalışan kadın olmak o yıllarda yalnız maaş almak anlamına gelmez. Ev, çocuk, eşin işi, aile büyükleri, sosyal çevre ve meslek aynı anda taşınır. Akın Gökyay’ın müfettişlik görevi nedeniyle yaptığı seyahatler ev yükünü artırır. Birten bazen onun gittiği yerlere çocukla birlikte gider, bazen evin bütün düzenini tek başına yürütür. Kadınların çalışma hayatına katıldığı ama ev içi yüklerin büyük ölçüde aynı kaldığı bir geçiş dönemidir bu.
Çalışma hayatının yoğunluğu içinde Ankara’nın gündelik haritası da Birten Gökyay’ın anılarında kendine yer bulur. Sakarya Caddesi, alışveriş yapılan bir cadde olmanın ötesinde, evin mutfağı, konuk ağırlama alışkanlığı, kitapçılar, balıkçılar, tatlıcılar ve dostluklarla örülü bir sosyal çevredir. Hafta sonu balık sofraları için istavrit alınır, yanına bol soğanlı maydanoz salatası hazırlanır, sucuk ve pastırma için SUPAMA'ya uğranır. Rotary çevresinde dost oldukları Yüksel ve Sevgi Kıroğlu'nun kurup işlettiği bu tanınmış gıda firması, Ankara’nın iş dünyasıyla sosyal hayatının nasıl iç içe geçtiğini gösteren küçük ama anlamlı bir ayrıntıdır.
Babasının ölümünden sonra ailede mobilya işine sahip çıkma ihtiyacı doğar. Nurettin Usta’nın emeği yalnız bir hatıra olarak kalmasın istenir. Birten Gökyay, babasının adını ve emeğini yaşatmak için o sırada müfettiş yardımcısı olan eşi Akın Gökyay’ın aile işinin sorumluluğunu üstlenmesini sağlar; onun hukuk eğitimi alıp avukat olmasını da destekler. Aile içinde yapılan düzenlemelerden sonra Birten Gökyay doğrudan işveren olarak kayıtlara geçer. İşler gelişince sanayici konumuna gelir ve Ankara Sanayi Odası’na kayıtlı ilk sanayici kadın unvanını alır. Bu kayıt, çocukluğunda babasının atölyesinde talaş kokusuyla başlayan emek çizgisinin, yıllar sonra kadın emeği ve sanayi alanında aldığı yeni biçimi anlatır.
1972’de Milli Prodüktivite Merkezi'nden ayrılıp Kavaklıdere’deki mağazada çalışmaya başlaması, onun hayatında işin başka bir yüzünü açar. Artık yalnız kurum içinde görev yapan bir çalışan değil, müşteriyle, vitrinle, ürünle, satışla, estetikle ve çevreyle doğrudan ilişki kuran bir iş insanıdır. Kavaklıdere Şarapları'nın kurucusu Cenap And’ın mağazaya uğraması, babası Nurettin Usta’nın Kuğulu Park yakınındaki evde yaptığı ahşap işlerin hatırlanması, Tunalı Hilmi çevresinin zamanla benzinci ve küçük dükkânlardan markalı mağazalara dönüşmesi, Ankara’nın kentleşme hikâyesini de bu mağazanın içine taşır. Renkli pleksi lambalar, mobilya aksesuarları, mağazanın cirosunun kısa sürede artması ve Nuri Abaç'ın eserlerine daha meşhur olmadan duvarda yer açılması, Birten’in ticareti alışverişin ötesinde zevk, ilişki ve kültür ortamı olarak gördüğünü anlatır.
Aile şirketi Akın Gökyay’ın yönetiminde yol alırken Birten de temsil, ilişki, destek, çevre oluşturma ve kurumsal bakış bakımından işin içinde yer alır. O, bir işi yalnız üretimle sınırlı görmez. İnsanı, kurumu, tanıtımı, itibarı, yazışmayı, bağlantıyı ve düzeni birlikte düşünür. Bu yaklaşım ileride derneklerde, TİKA’da, kadın girişimciliği çalışmalarında ve müzede daha belirgin hale gelecektir.
Milli Prodüktivite Merkezi yılları, onun bu tarafını güçlendirir. Halkla ilişkiler, basın yayın, çeviri, seminerler, yurt içi ve yurt dışı temaslar, kurumsal temsil alanlarında çalışır. Türkiye 1970’lerden 1980’lere uzanan dönemde üretim verimliliği, sanayi kalitesi, eğitim, yönetim ve iş süreçleri üzerine daha fazla düşünmeye başlar. Verimlilik, yalnız fabrikada daha çok mal üretmek anlamına gelmez; zamanı, bilgiyi, insan kaynağını ve kurum dilini doğru kullanma meselesidir.
Birten Gökyay burada klasik bir memur çizgisinde kalmaz. Yazı yazar, çeviri yapar, yayın hazırlar, toplantı düzenler, konuşmacı çağırır, konuk ağırlar, kurumun dışarıyla temasını yönetir. Kurumun nasıl göründüğüyle, kendisini nasıl anlattığıyla, hangi insanlarla konuştuğuyla ilgilenir. Türkiye’de halkla ilişkiler ve kurumsal iletişim alanlarının meslekleşmeye başladığı yıllarda, o bu işin sahadaki karşılığını öğrenir.
Sivil toplumla ilişkisi de bu kurumsal dikkat üzerinden gelişir. Rotary çevresi, Birten ve Akın Gökyay’ın hayatında toplantılardan ibaret olmayan bir sosyal alandır; dostlukların, seyahatlerin, kimi zaman da insan ilişkilerinin görünmeyen hesaplarının öğrenildiği bir çevredir. 1985’te Münih’teki konvansiyona giderken Bulgaristan sınırında eksik evrak yüzünden beklenmesi, çözüm bulunamayınca Birten’in pratik bir hamleyle kapıların açılmasını sağlaması, onun zor anlarda soğukkanlı ve sonuç odaklı davranabildiğini gösterir. Daha sonra Akın Gökyay’ın guvernörlük sürecinde evlilik durumlarının bir engel gibi öne sürülmesi üzerine, “mesele nikâhsa onu da kıyarız” diyerek sessizce ikinci kez nikâh masasına oturmaları, Birten’in sosyal çevrelerdeki ayak oyunlarına karşı öfkesini gösterişli bir kavgaya değil, sonuca giden bir davranışa çevirdiğini anlatır. Bu süreçte Olcay Göker’in şahitliği, Örsçelik Balkan ve eşi Afet’le birlikte yapılan şehir ziyaretleri, Rotary’nin Birten için Türkiye’nin farklı kentlerini, insanlarını ve dostluk ağlarını tanıma alanına dönüştüğünü de gösterir.
Birten Gökyay’ın sivil toplumdaki çalışma biçimi, en açık örneklerinden birini Soroptimist Federasyonu sürecinde verir. 1985’te iki yıllığına guvernör seçildiğinde, federasyonun açık kalabilmesi için bazı kulüplerin kamu yararına dernek statüsü alması gerektiği anlaşılır. O da evrakların tamamlanmasından Danıştay sürecine, Bakanlar Kurulu aşamasından ilgili makamlarla görüşmelere kadar işin izini bizzat sürer. Bu süreçte MPM’den tanıdığı Başbakanlık Genel Sekreteri Nevzat Demirtaş'ın yardımı önemli olur. Sonuçta altı kulübün kamuya yararlı dernek olarak tescillenmesi sağlanır ve federasyon kapanmaktan kurtulur. Bu olay, Birten’in kurumları yaşatmayı iyi niyetle değil; mevzuatı bilerek, dosyayı takip ederek, doğru insanla doğru zamanda konuşarak başardığını gösterir.
1986’da TÜKD Ankara Şubesi başkanlığına seçilmesi, Birten Gökyay’ın uzun süre geride durarak yürüttüğü işleri artık doğrudan üstlenmeye karar verdiği dönemdir. Başkan seçilir seçilmez etkinlikler için temaslara başlar ve Devlet Bakanı Tınaz Titiz'in himayesinde “İşsiz Kadınlara Beceri Kazandırma Yoluyla İstihdamı Artırma” başlıklı bir panel düzenler. 16 Mayıs 1986’da Türkiye Vakıflar Bankası Genel Müdürlüğü toplantı salonunda yapılan paneli MPM Genel Sekreter Yardımcısı arkadaşı Serpil Özdamar yönetir; gazeteci Şükran Ketenci, DPT Daire Başkanı İlhan Dülger ve Türk İş Kadınlar Bürosu Müdürü Rahime Akdoğan sunum yapar. Bu panel, kadın emeğinin yardım faaliyeti sınırından çıkarılıp istihdam, beceri, planlama ve kamu politikası alanına taşınması bakımından Birten’in çalışma çizgisini iyi anlatır.
TÜKD Ankara Şubesi başkanlığı döneminde en çok ses getiren girişimlerinden biri, 2 Şubat 1987’de Anıtkabir'de düzenlenen etkinliktir. Yurt dışından dönüşünde laikliğin zedelendiğine dair kaygıları artmış, bu kaygıyı kişisel bir yakınma olarak bırakmak yerine örgütlü bir kadın kuruluşunun kamusal tavrına dönüştürmek istemiştir. Diğer dernekleri de davet ettiği etkinlikte Anıtkabir defterine yazdığı metin bastırılarak basına verilir. Mozoleye çelenk, dönemin Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu'nun eşiyle birlikte konur; Kenan Evren'in kızı Şenay Gürvit'de grupla birlikte yer alır. Başbakan Turgut Özal’ın eşi Semra Özal davetlidir, fakat aynı gün İstanbul’a gitmesi nedeniyle katılamaz. Bu olay, Birten’in Cumhuriyet fikrini törensel bir bağlılık olarak değil, kadın yurttaşlığı, laiklik, eğitim ve kamusal sorumlulukla birlikte düşündüğünü gösterir.
TİKA'nın kuruluş yıllarında aldığı görev, onun kamu kurumlarıyla çalışma becerisini başka bir düzeye taşır. 1990’ların başında dünya haritası değişir. Sovyetler Birliği dağılır. Orta Asya ve Kafkasya’da yeni bağımsız Türk cumhuriyetleri ortaya çıkar. Türkiye, uzun süre uzak kaldığı bu coğrafyayla yeniden ilişki kurmaya çalışır. Bu ilişki yalnız diplomasiyle kurulamaz; eğitim, teknik işbirliği, kalkınma yardımı, kültürel bağ, medya, tanıtım, protokol, güven ve insan ilişkisi gerektirir.
1992’de yeni kurulacak kurumun adı yasal olarak EKETİB’dir. Birten Gökyay bu adı uygun bulmaz. Japonya’nın kalkınma ajansı JICA örneğini düşünerek TİKA/TICA adlarının marka olarak belirlenmesinde rol alır. Logo çalışmasını üstlenir. Kızılırmak Sokak’taki binaya yerleşme, kadro kurma, medya ilişkileri, açılış töreni, protokol düzeni, yayın faaliyetleri, konferanslar ve temsil işleri onun çalışma alanına girer. Halkla İlişkiler ve Tanıtım Koordinatörü olur.
Bu görev, yalnız tanıtım işi olarak görülemez. Yeni bir dış politika ikliminde Türkiye’nin kendisini nasıl anlatacağına dair kurumsal bir dil kurma çabasıdır. Bakanlar, büyükelçiler, bürokratlar, iş insanları, medya mensupları, yabancı konuklar, özel uçak organizasyonları, Orta Asya ve Kafkasya seyahatleri arasında işler yürür. Yazışmaların yapılması, insanların bir araya getirilmesi, programların aksamaması, kurumun tanınması ve güven üretmesi büyük emek ister. Birten Gökyay’ın gücü burada belirir: karmaşık insan ilişkileri içinde işin yolunu açma becerisi.
Bu yıllar Türkiye için de arayış dönemidir. Soğuk Savaş bitmiş, Türkiye kendisini Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu ve Avrupa arasında yeniden konumlandırmaya başlamıştır. Ekonomide dışa açılma hızlanmış, özel sektör güçlenmiş, medya çoğalmış, sivil toplum yeni alanlar kazanmıştır. Devletin geleneksel diliyle yeni dünyanın iletişim dili arasında bir geçiş yaşanır. Birten Gökyay’ın TİKA’daki görevi bu geçişin pratik tarafında yer alır.
Siyasetle ilişkisi de görev ve yurttaşlık duygusu üzerinden şekillenir. 1999’da CHP’den aday adaylığı deneyimi yaşar. Bir defterine "misyonunu dürüst yaşamak, iyi yurttaş olmak, başkalarının yaşamında değişiklik yaratmak ve sorumluluk almak" diye yazar. Bu satırlar, onun kendi hayatına nasıl baktığını gösterir. Siyasette istediği karşılığı bulamayınca enerjisini sivil topluma verir. Kitle tabanlı gönüllü kuruluşlarda çalışmayı ülkeye katkı vermenin başka bir yolu olarak görür.
1990’lar ve 2000’ler Türkiye’sinde sivil toplumun dili değişir. Kadın dernekleri, girişimcilik ağları, meslek kuruluşları, kalkınma ajansları, Avrupa Birliği projeleri, yerel yönetim işbirlikleri ve özel sektör destekli programlar çoğalır. Kadınlar yalnız yardım faaliyetlerinde değil, ekonomi, eğitim, hukuk, girişimcilik, temsil ve karar alma alanlarında da daha fazla yer ister. Birten Gökyay bu alana kendi çalışma disipliniyle girer.
KAGİDER’de yer alır, yönetim kurulunda çalışır. TÜKD’de genel başkan seçildiğinde ilk işi tüzük değişikliğine gitmek olur. Daha demokratik, daha düzenli, daha kapsayıcı bir yapı kurmak ister. Kadın Araştırmaları ve Eğitim Merkezi çalışmaları, mentörlük projeleri, uluslararası toplantılar, Kuzey Kıbrıs temasları, “Önder Kadınlar” projesi ve kadın girişimciliği çalışmaları bu dönemin parçalarıdır.
TOBB Ankara Kadın Girişimciler Kurulu başkanlığı, onun örgütleme becerisini ekonomi alanına taşır. Kadınların iş dünyasında temsili, eğitimi, karar süreçlerine katılımı ve girişimcilik kapasitesi için çalışır. “Cam tavanı delen kadınlar” gibi etkinliklerle gençlere örnekler sunar. “İnovasyon ve Kadın” programı için fon bulmakta zorlanır; ASO’dan, KOSGEB’den beklediği desteği alamaz. Ankara Kalkınma Ajansı ve Aile ve Sosyal İşler Bakanlığı üzerinden destek bulur. Programın logosundan afişine kadar çalışır. Bakanlık, Kalkınma Ajansı ve TOBB Ankara Kadın Girişimciler Kurulu’nun eşit statüde yer alması için uğraşır.
Bu çaba, onun kurum anlayışını iyi anlatır. Proje yalnız bir etkinlik adı değildir. Kimlerin aynı masada duracağı, kurum adlarının nasıl yazılacağı, afişin nasıl görüneceği, konuşmacının nasıl seçileceği, öğrencinin oradan ne alacağı, katılımcının kendisini nasıl hissedeceği önemlidir. Birten Gökyay ayrıntıyı işin kenarında görmez. Ayrıntı, işin kalitesini belirleyen yerdedir.
Hayatının son büyük kurucu işi Gökyay Satranç, Spor ve Kültür Vakfı ile Satranç Müzesi çevresinde şekillenir. Akın Gökyay’ın satranç takımı koleksiyonu, Birten Gökyay’ın kurumsallaştırma emeğiyle kamuya açık bir kültür mekânına dönüşür. Müze için para gerektiğinde Ümitköy Beta Sitesi’ndeki evini satışa çıkarır. Evin neredeyse arsa fiyatına satılmasına razı olur; amacı müzenin ortaya çıkmasıdır. Bu karar, onun kültür işine bakışını anlatır. Birikim kişisel mülk olarak korunabilirdi; o, bu birikimin toplumla buluşmasını tercih eder.
Türkiye’de özel müze kurmak kolay iş değildir. Koleksiyon, mekân, izinler, tanıtım, sürdürülebilir gelir, ziyaretçi, eğitim programı, personel, bakım, güvenlik ve kamusal ilgi aynı anda düşünülür. Devlet müzeleriyle özel girişimler arasında yeni bir kültür alanı oluşurken, Ankara gibi daha çok kamu kurumlarıyla anılan bir şehirde bağımsız bir kültür mekânı kurmak ayrıca anlam taşır. Satranç Müzesi, bir koleksiyonun ev raflarından çıkıp şehir hayatına katılmasıdır.
Müze yalnız satranç takımlarının sergilendiği bir yer olarak kalmaz. Konserler, söyleşiler, sergiler, Dünya Satranç Günü etkinlikleri, kadın buluşmaları, yabancı konuk ağırlamaları, çocuk ve gençlik çalışmaları, sanat ve kültür insanlarıyla temaslar müzenin çevresinde yeni bir hayat oluşturur. Hacettepe Üniversitesi Seramik Bölümü öğrencilerinin Anadolu Medeniyetleri konulu satranç takımı çalışmaları, Art Ankara katılımı, Esenboğa Havalimanı sergilemesi ve müzeye gelen konuklar bu mekânın kültürel çevresini genişletir.
Akın Gökyay’ın satranç sevgisi ile Birten Gökyay’ın kurum kurma ve ilişki örme becerisi aynı mekânda birleşir. Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Özgül Özkan Yavuz'un müzeye Bakanlık özel ödüllerinden birinin verileceğini bildirmesi, bu sürecin Birten Hanım’ın hafızasında sevinçli bir haber olarak kalır. Törenin yeri ve tarihi değişir; ödül, CSO’nun tarihi binasında takdim edilir. Önceden kararlaştırıldığı gibi kürsüye Akın Gökyay çıkar, fakat Özgül Özkan Yavuz’un ısrarı üzerine Birten Hanım da platforma davet edilir ve toplu fotoğrafa girer. Bu sahne, Satranç Müzesi’nin yalnız bir koleksiyoner emeğiyle değil, aynı zamanda o koleksiyonu kuruma, mekâna, programa ve kamusal değere dönüştüren ortak bir çabayla var olduğunu görünür kılar.
Birten Gökyay’ın hayatında üç ana çizgi belirginleşir. İlki, emek ve sorumluluk çizgisidir. Babasından aldığı zanaat ahlakı, annesinden aldığı ev düzeni ve Mülkiye’den aldığı kamusal bilinç aynı yerde buluşur. İkincisi, kadınların hayatta ve kurumlarda yer açma mücadelesidir. Çocukluğundaki “erkek çocuk” beklentisine verdiği cevap, kadınların eğitim, girişimcilik ve temsil alanlarında güçlenmesi için çalışmak olur. Üçüncüsü, belleği kuruma dönüştürme isteğidir. Aile anısı, zanaat, satranç koleksiyonu, Ankara ilişkileri, dernek çalışmaları ve müze fikri bu çizgide birleşir.
Birten Gökyay'ın hikâyesi Türkiye’nin yakın dönemini de içinde taşır. 1940’ların savaş kaygısı, 1950’lerin değişen mahalleleri, Cumhuriyet bayramlarıyla şekillenen çocukluk, Yenimahalle’nin kuruluş yılları, Mülkiye’nin kamu kadrosu yetiştiren havası, 1960’ların ve 1970’lerin kamu kurumları, sanayileşme çabaları, 1990’ların Orta Asya açılımı, 2000’lerin kadın girişimciliği ve sivil toplum çalışmaları, 2010’ların kültür mekânı kurma girişimleri bu hayatın arka planında yer alır.
Gökyay’ın emeği, yalnızca yazılı eserler ya da resmi görevler üzerinden anlaşılamaz. Onun üretimi; kurum kurmakta, proje yürütmekte, insanları bir araya getirmekte, sivil toplum çalışmalarına yön vermekte ve Satranç Müzesi gibi kalıcı bir kültür mekânının oluşmasına katkı sunmakta görülür. Bir tüzük değişikliğinin arkasındaki takipçilik, bir kadın mentörlük projesindeki örgütleme becerisi, TİKA’nın ad ve tanıtım kimliğine verdiği katkı, Satranç Müzesi’nin hayata geçmesi için gösterdiği ısrar, bir programın eşit statüyle kurgulanması ya da yabancı bir konuğun doğru ağırlanması aynı çalışma ahlakının parçalarıdır. Bu tür katkılar arşivlerde her zaman kolay görünmez; fakat kurumların ayakta kalmasını, ilişkilerin doğru kurulmasını ve yapılan işin kalıcı hale gelmesini çoğu zaman bu görünmeyen emek sağlar.
Bu hayat, bugünün insanına kız çocuklarının eğitimi, kadınların kurumlarda karar alıcı olarak yer bulması, ev içi emekle kamusal emek arasındaki bağ ve kültür mirasının nasıl korunacağı üzerine düşünme alanı açar. Birten Gökyay’ın hikâyesi bu sorulara hazır cevaplar vermez; kendi akışı içinde bazı karşılıklar üretir. Kimi zaman evde, kimi zaman okulda, kimi zaman bir kurum koridorunda, kimi zaman bir dernek masasında, kimi zaman uluslararası bir toplantıda, kimi zaman da Satranç Müzesi’nin avlusunda.
Birten Gökyay’ın hikâyesinde belirleyici olan, yalnız hangi işlerde yer aldığı değil, o işleri nasıl taşıdığıdır. Onun hayatının dokusu, çalışma biçiminde ve insan ilişkilerinde belirir. Bir işi üstlendiğinde, yalnız kendisine verilen görevi yerine getirmez; o işin kimlerle, hangi dille, hangi sırayla ve hangi incelikle yürüyeceğini de düşünür. Bir işe ihtiyaç varsa, önce onu yapacak insanları arar; insan yoksa kendisi başlar. Çocukluğun ev terbiyesinde başlayan bu tavır, Mülkiye’de kamusal bir dil kazanır, çalışma hayatında yöntem bulur, sivil toplumda genişler ve Satranç Müzesi’nde kalıcı bir mekâna kavuşur.
Haseki Hastanesi’nin dar penceresinden babasına bakan küçük kızla Satranç Müzesi’nde konuklarını ağırlayan Birten Gökyay, aynı hayatın iki ayrı ucunda durur. Arada yalnız yıllar yoktur; eski Ankara’nın mahalleleri, okul sıraları, Mülkiye’nin kamu terbiyesi, atölye kokuları, annelik yükü, çalışma hayatı, kadın örgütlenmeleri, TİKA’nın kuruluş telaşı, siyasi denemeler, kırgınlıklar, dostluklar ve sonunda bir kültür mekânına dönüşen uzun bir emek vardır.
Birten Gökyay’ın hayatı, Türkiye’nin ev, okul, kurum, sivil toplum ve kültür alanlarında geçirdiği değişimi kişisel bir hikâyenin içinden okuma imkânı verir. Bu hikâyede emek, aileden kuruma, ev içinden kamusal alana, kişisel hatıradan kültür mekânına doğru ilerleyen uzun bir yol alır.




