Mehmet Tunçer’in çalışma odasına giren biri, ilk bakışta düzenli bir akademisyen masası görmeyebilir. Eski proje dosyaları, raporlar, fotoğraflar, haritalar, not defterleri, yarım kalmış yazılar, aile albümleri, kent planları, arşiv çıktıları ve üzerine yeniden dönülmüş metinler bir aradadır. Fakat bu yığının içinde gelişigüzel bir dağınıklıktan çok, uzun yıllara yayılmış bir arama faaliyeti vardır.
Tunçer bunu en iyi kendi cümlesiyle şöyle anlatır. “Ben arkeolojik kazı yapıyorum, kitaplar öyle çıkıyor.”
Bu cümle, onun hayatını anlamak için anahtardır. Çünkü Mehmet Tunçer yalnız şehirleri planlayan bir uzman değildir. O, şehirlerin altında kalan hafızayı, yıkılan yapıların geride bıraktığı izi, kaybolan vadilerin sesini, kapanan sinemaların ışığını, eski dükkânların emeğini, arşivlerde unutulmuş belgelerin anlamını ve çocuklukta görülen bir sokağın yıllar sonra nasıl değiştiğini izleyen bir şehir insanıdır.
Onun yaşam öyküsü düz bir başarı çizelgesiyle anlatılamaz. Doğum tarihi, okulları, görevleri, projeleri, kitapları ve akademik unvanları bu hayatın ancak dış iskeletini verir. Asıl hikâye, bir çocuğun Muş’un karlı yollarında babasının gelişini beklemesiyle başlar; Ankara Bahçelievler’de bahçeli evlerin apartmanlara dönüşmesini izlemesiyle sürer; ODTÜ’de çizim, planlama ve tartışma disipliniyle biçimlenir; Roma’da tarihî kentin nasıl yaşatılabileceğini görür; Ankara’nın Ulus’unda, Kale’sinde, Hacı Bayram çevresinde, vadilerinde ve derelerinde mesleki bir vicdana dönüşür.
Mehmet Tunçer’in hayatında şehir, harita üzerinde çizilmiş bir alan değildir. Şehir; insanın yaşadığı, hatırladığı, kaybettiği ve korumakla sorumlu olduğu ortak bir varlıktır.
Karaağıl: Bir Çocukluk Coğrafyası
Mehmet Tunçer, 27 Nisan 1956’da İstanbul’da dünyaya gelir. Onun çocukluğu tek bir şehirde, tek bir evde, tek bir hatıranın içinde geçmez. Kıbrıs’tan İstanbul’a, Merzifon’dan Muş’a, Karaağıl’dan Bahçelievler’e uzanan hareketli bir aile coğrafyası vardır arkasında. Bu hareketlilik, onda erken yaşlardan itibaren yer duygusunu güçlendirir. Bir insanın hangi şehirde doğduğu önemlidir; fakat hangi yollardan, hangi evlerden, hangi bekleyişlerden, hangi aile hikâyelerinden geçtiği de en az onun kadar belirleyicidir.
Türkiye, onun çocukluk yıllarında hızlı bir dönüşümden geçmektedir. Köyden kente göç hızlanmış, Ankara gibi kentler yeni orta sınıfların, memurların, öğrencilerin ve Cumhuriyet’in modernleşme iddiasının mekânı hâline gelmiştir. Aynı yıllarda ülkenin bazı bölgelerinde sağlık, eğitim ve altyapı hâlâ büyük bir kamu meselesidir.
Babası Ahmet Tunçer, Kıbrıs’ın Gönendere köyünden gelen, yoksulluğu tanıyan ve tıp eğitimiyle hayatının yönünü değiştiren bir hekimdir. Annesi Aykan Hanım ise evin duygusal düzenini, gündelik sıcaklığını ve çocukların dünyasını taşıyan sakin bir merkezdir. Mehmet Tunçer’in kişiliğinde babadan gelen kamu hizmeti duygusu ile anneden gelen duyarlılık birlikte yer tutar.
Ailenin önemli duraklarından biri Muş’un Bulanık ilçesine bağlı Karaağıl beldesidir. Ahmet Tunçer burada hekimlik yapar. 1960’ların Türkiye’sinde bir sağlık ocağı, yalnız tedavi yeri değildir; devletin, uzak coğrafyalardaki yurttaşına ulaşma iradesinin de sembolüdür. Kış, yol, yokluk, ilaç sıkıntısı, hasta çocuklar, bekleyen aileler ve güven ilişkisi aynı mesleğin parçasıdır.
Mehmet Tunçer’in çocukluk hafızasında Karaağıl; karla, sobayla, lüks lambasıyla, bekleyişle ve küçük sevinçlerle yer eder. “Yorgan Arası Beyaz Pamuk Ekmek” anısı bu dönemin en canlı sahnelerinden biridir. Baba, yazın belirli aralıklarla, kışın bazen aylar sonra eve erzak getirir. Yumurtalar kırılmasın diye samanın arasına yerleştirilir. Kesme şeker, çay, zeytinyağı ve ispirto gelir. Çocukların gözünde en kıymetli şeylerden biri beyaz ekmektir. Mehmet birkaç dilim ekmeği yorganın arasına saklar, sonra unutur. Fareler ekmeği de yorganı da kemirir.
Bu sahne, bir yaşam öyküsü için yalnız tatlı bir çocukluk anısı değildir. Burada yoksulluk, aile düzeni, nimetin kıymeti, çocuğun sevinci ve taşrada kamu hizmetinin sert koşulları aynı anda görünür. Tunçer’in yıllar sonra mekânı yalnız yapı olarak değil; iklimi, yolu, insanı, bekleyişi ve gündelik hayatı ile birlikte düşünmesinde bu çocukluk coğrafyasının derin bir payı vardır.
Karaağıl hafızasının bir başka güçlü sahnesi, kışla ilgilidir. İlk okuduğu kitaplardan biri olan, Kurt Lütgen’in yazdığı ve Grönland ile Alaska arasında geçen zorlu kutup serüvenlerini konu alan “Kurtları Yıldıran Kış”, onun için yalnız sert bir mevsimi anlatmaz; uzak coğrafyada kamu hizmeti vermenin, yol beklemenin, karla mücadele etmenin ve çocuk aklında büyüyen tabiat duygusunun da izini taşır. Muş-Bulanık çevresinde kış, gündelik hayatın arka planı değil, hayatı doğrudan belirleyen bir kuvvettir. Yol kapanır, geliş gidiş zorlaşır, beklemek uzar, evin içindeki sıcaklık daha kıymetli hâle gelir.
Bu yüzden Mehmet Tunçer’in çocukluğundaki mekân bilgisi yalnız sokak, ev ve okuldan oluşmaz. Kar, yol, soba, sağlık ocağı, erzak, baba bekleyişi ve uzak beldelerdeki kamu emeği de bu bilginin içindedir. Yıllar sonra bir havzaya, vadiye, milli parka ya da tarihî kente bakarken mekânı yalnız plan paftası üzerinden okumamasında, bu erken hayat bilgisinin payı vardır.
Zanaat, Ölçü ve Sabır
Mehmet Tunçer’in anne tarafından gelen aile hikâyesinde zanaat önemli yer tutar. Dedesi Mehmet Cebe, İstanbul’da ısmarlama ayakkabı yapan iyi bir kundura ustasıdır. Ayağın biçimine göre kalıp çıkarır, köseleyi keser, pençeyi, topuğu ve dikişi ustalıkla tamamlar. Mehmet Tunçer çocukluk ve gençlik yıllarında yazları dedesinin yanında çıraklık eder.
Bu çıraklık, onun meslek hayatı için beklenmedik bir ön eğitim gibidir. Örs, kalıp, kösele, topuk lastiği, makine sesi, dükkân düzeni ve malzemenin dili ona ölçüyü, dikkati ve sabrı öğretir. Yıllar sonra tarihî yapıların, hanların, dükkânların, sokakların ve zanaatla biçimlenmiş çevrelerin değerini savunurken bu çocukluk bilgisi de onunla birlikte yürür.
Bir şehir plancısının gözünde ölçü yalnız teknik bir veri değildir. Ölçü, insanla mekân arasındaki nezakettir. Mehmet Tunçer’in planlama anlayışında bu duygunun izi sezilir.
Harita, Arazi ve Görsel Bellek
Mehmet Tunçer’in aile çevresinde yalnız zanaat değil, arazi bilgisi ve görsel belgeleme de önemli bir damar olarak görünür. Dayısı Özkan Cebe bu bakımdan özel bir yere sahiptir. Orman mühendisi olan Cebe, Japonya’da fotogrametri eğitimi görmüş; orman haritaları, arazi okuma ve görüntü üzerinden ölçüm yapma konusunda Mehmet Tunçer’in zihninde erken bir kapı açmıştır.
Bu etki, Mehmet Tunçer’in sonraki meslek hayatına bakıldığında daha iyi anlaşılır. Fotogrametri, harita, arazi, topografya, orman dokusu ve doğal çevrenin belgelenmesi, onun ileride yalnız tarihî yapılarla değil; vadilerle, havzalarla, milli parklarla, kıyılarla ve doğal eşiklerle de ilgilenmesini kolaylaştıran erken bilgiler arasındadır.
Bir şehir plancısı için araziyi görmek, yalnız haritaya bakmak değildir. Eğim, su, ağaç, yol, eski iz, yeni müdahale ve insan hareketi birlikte okunur. Mehmet Tunçer’in doğal çevre ile tarihî çevreyi birbirinden koparmadan düşünmesinde, aileden gelen bu arazi ve belge terbiyesinin de payı vardır.
Bahçelievler: Kaybolan Bir Şehir Dersi
Mehmet Tunçer’in asıl yetişme alanı Ankara Bahçelievler olur. Bahçelievler, Cumhuriyet Ankara’sının planlı konut, bahçeli ev, kooperatif, okul, cadde ve komşuluk düzeni içinde şekillenmiş özel semtlerinden biridir. Hermann Jansen’in Ankara planlama düşüncesi ve bahçeşehir fikri bu dokuda hissedilir.
Tunçer, ortaokul ve liseyi Bahçelievler Deneme Lisesi’nde okur. Okul yolu, sinema, pastane, dükkân, ağaç, bahçeli ev ve komşuluk onun zihninde şehir fikrinin ilk gündelik karşılıklarını kurar. Yıldız Sineması bu hafızanın özel mekânlarından biridir. Çocuk matineleri, ailece gidilen filmler, karanlık salon, perde ışığı ve birlikte seyretme deneyimi onun kültürel dünyasında iz bırakır.
Sonra Bahçelievler değişir. Bahçeli evlerin yerini çok katlı yapılar almaya başlar. Sokak ölçüsü değişir. Bahçe ilişkisi zayıflar. Komşuluk mesafesi başka bir biçime bürünür. Görsel hafıza çözülür.
Mehmet Tunçer için bu dönüşüm soyut bir planlama tartışması değildir. Çocukluğunun mekânı gözlerinin önünde değişmiştir. Koruma fikrine hayatın içinden yaklaşmasının nedeni biraz da budur. Ulus’a, Ankara Kalesi’ne, Hacı Bayram çevresine, bağlara, derelere ve vadilere bakarken arkasında Bahçelievler’in kaybolan dokusu vardır.
Yıllar sonra Bahçelievler üzerine yeniden konuşması, yazması ve sözlü tarih çalışmasına katkı vermesi bu yüzden anlamlıdır. Bahçelievler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin sözlü tarih çalışması için hazırladığı anlatı, yalnız bir semt hatırası değildir. Bu çalışma, bir mahallenin sinemalarını, çarşısını, caddelerini, komşularını, okulunu, gençlik yıllarını ve değişen dokusunu kayda geçirme çabasıdır.
Renkli Sinema, Yıldız Sineması, Dedeman Sineması, Bahçelievler Çarşısı ve 7. Cadde gibi mekânlar onun hafızasında şehir kültürünün canlı parçaları olarak yer eder. Sinema burada yalnız film izlenen yer değildir; çocukların, ailelerin, gençlerin ve semt insanının aynı karanlık salonda ortak bir deneyim yaşadığı kamusal bir mekândır. Çarşı yalnız alışveriş alanı değildir; karşılaşma, selamlaşma ve gündelik hayatın ritmidir.
Mehmet Tunçer’in Bahçelievler’e bakışı, kendi çocukluğunu güzelleyen nostaljik bir bakışla sınırlı değildir. O semtin nasıl kurulduğunu, nasıl yaşandığını ve nasıl değiştiğini birlikte düşünür. Bu nedenle Bahçelievler, onun için yalnız geçmişte kalmış güzel bir mahalle değil; şehircilik açısından okunması gereken bir ders alanıdır.
Arayıştan Disipline
Genç Mehmet hareketli, meraklı ve sosyal bir öğrencidir. Hayatını kusursuz bir başarı çizgisi gibi anlatmaz. Okul yıllarındaki iniş çıkışları, arkadaş çevrelerini, kahvehane ve bilardo günlerini de kendi hikâyesinin parçası sayar. Alanını en baştan bilen, tek çizgide ilerleyen biri değildir; arayıştan geçmiş, dağınıklığı tanımış, sonra kendi yolunu emekle kurmuştur. Bu yolculukta eşi Gönül Tunçer’in desteği ayrı bir yere sahiptir. İşsizlik, istifa, şehir değişikliği ve Bolu’ya gidiş gibi zor eşiklerde onun yanında durur. Böylece Mehmet Tunçer’in mesleki hayatında görülen direnç, yalnız kişisel iradeden değil; aile içinde kurulmuş güven, sabır ve dayanışmadan da beslenir.
Okuma dünyası geniştir. Jules Verne, Tom Sawyer, macera kitapları, İş Bankası yayınları, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi ve 1970’lerin siyasal metinleri onun gençlik yıllarında yer tutar. Deneme Lisesi’nde müzik öğretmenlerinin plaklardan eser dinletmesi, sanatla bağını güçlendirir. O yıllarda kitap, gazete, plak, sinema, kahvehane ve üniversite çevresi birbirinden kopuk alanlar değildir. Gençler dünyayı bu kaynakların hepsinden birlikte öğrenir.
Gençlik yıllarının küçük hikâyeleri, Mehmet Tunçer’in karakterini anlamak için önemlidir. Kara tren yolculukları, daktilo merakı, pul koleksiyonu, mektup arkadaşlığı, bisiklet sevinci, resim ilgisi ve Bahçelievler’deki gençlik akşamları, onun dünyaya açılma biçimini gösterir.
Daktilo, yalnız yazı yazılan bir araç değildir; düşünceyi kâğıda geçirme, saklama ve çoğaltma alışkanlığının erken bir işaretidir. Pul koleksiyonu, dünyayı küçük kâğıt parçaları üzerinden tanıma merakıdır. Mektup arkadaşı Richard Maury ile kurduğu ilişki ise, genç Mehmet’in kendi mahallesinin dışına, başka ülkelere ve başka hayatlara duyduğu ilgiyi gösterir.
Bu küçük hikâyeler, onun ileride arşiv tutan, belge saklayan, not alan, eski fotoğrafların peşine düşen ve şehirleri geniş bir tarihsel bağlam içinde anlamaya çalışan kişiliğiyle birleşir. Bir insanın meslek hayatı bazen çocuklukta saklanan bir pul defterinden, ilk yazı denemelerinden, bir mektuptan ya da unutulmayan bir yolculuktan da beslenir.
1970’lerin ortasında Türkiye siyasal gerilim, ekonomik darboğaz, gençlik hareketleri ve ağır kutuplaşma içindedir. Üniversiteler bu gerilimin en yoğun hissedildiği yerlerdir. ODTÜ ise dönemin en canlı, en duyarlı ve en üretken üniversite ortamlarından biridir.
Mehmet Tunçer, 1975’te ODTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’ne girer; 1980’de mezun olur. İlk arzusu mimarlık okumaktır. Tıp da babasının etkisiyle ihtimaller arasındadır. Şehir ve Bölge Planlama’ya yerleşmesi başlangıçta sınav sisteminin yönlendirdiği bir sonuç gibi görünür. Fakat zamanla bu alan onun hayatının ana eksenine dönüşür.
Şehir planlama ona tek yapıdan kente, parselden bölgeye, tasarımdan toplumsal yapıya, teknik karardan kamu yararına uzanan geniş bir bakış kazandırır.
ODTÜ, Darbe ve Mesleğin Ahlakı
ODTÜ yılları Mehmet Tunçer’e meslek bilgisinin yanında çizim, saha, kavram ve tartışma disiplini kazandırır. Tuğrul Akçura’nın yanında asistanlık yapması; rapido, gravür ve kitap çizimleriyle uğraşması, planlama mesleğinin el emeği isteyen tarafını öğretir. İlhan Tekeli, Raci Bademli, İnci Aslanoğlu ve dönemin güçlü hocaları onun zihninde iz bırakır.
1980 askeri darbesi, Tunçer’in üniversiteden çıktığı Türkiye’nin üzerine ağır bir gölge düşürür. Darbe sonrası üniversiteler yeniden düzenlenir, YÖK kurulur, akademi daha merkezi ve denetimli bir yapıya bağlanır. Aynı yıllarda Türkiye ekonomisi 24 Ocak kararlarıyla başka bir yöne girer. Piyasa, dışa açılma, kentsel rant, yerel yönetim projeleri ve inşaat ekonomisi daha görünür hâle gelir.
Bu dönüşüm, şehir planlama mesleğini doğrudan etkiler. Gecekondular, imar afları, kıyı alanları, tarihî merkezler ve doğal çevre üzerindeki baskı artar. Mehmet Tunçer’in yüksek lisansını restorasyon alanına yöneltmesi bu koşullar içinde anlam kazanır. ODTÜ’de Restorasyon yüksek lisansını tamamlar; Sulu Han’ın tarihsel dönüşümü ve Ankara kent merkeziyle ilişkisi üzerine çalışır.
Bu tercih, onun şehir planlama bilgisini tarihî çevre koruma alanıyla birleştiren ilk güçlü akademik adımıdır.
Akademik Eşikler ve Uygulama Deneyimi
Mehmet Tunçer’in akademik çizgisi zamanla belirgin bir koruma ve planlama omurgasına kavuşur. ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden 1980’de mezun olur. 1985’te ODTÜ Restorasyon Bölümü yüksek lisans programında Sulu Han’ın tarihsel dönüşümü ve Ankara kent merkeziyle ilişkisi üzerine çalışır. 1995’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, Prof. Dr. Ruşen Keleş danışmanlığında tarihsel çevreyi koruma politikası üzerine doktorasını tamamlar. 1999’da kentsel koruma alanında doçent, 2009’da restorasyon alanında profesör olur.
Bu çizgi, yalnız akademik unvanlarla açıklanamaz. Tunçer’in mesleki kimliği derslik, arşiv, belediye, saha ve proje masası arasında kurulur. Kamu kurumlarında, özel planlama bürolarında, mühendislik ve müşavirlik firmalarında çalışır; tarihî, arkeolojik ve doğal çevrelerin korunmasına yönelik plan ve projelerde görev alır. UTTA Planlama, Projelendirme ve Danışmanlık bünyesindeki Ahmet Uzel, Kamutay Türkoğlu ve Saffet Atik ile birlikte kurucu ortaklığı, onun akademik bilgiyi uygulama alanıyla birleştiren tarafını güçlendirir.
Bu deneyim, Mehmet Tunçer’i yalnız yazan ya da yalnız ders anlatan bir akademisyen olmaktan çıkarır. O, planın sahada neye dönüştüğünü, kurumlar arası ilişkinin nasıl işlediğini, iyi bir koruma kararının hangi aşamalarda zayıfladığını ve kamu yararının hangi baskılar altında aşındığını yakından görmüş bir şehir plancısıdır.
Gönül Tankut ve Hocalık Terbiyesi
Mehmet Tunçer’in hayatında Prof. Dr. Gönül Tankut’un yeri ayrıdır. Tankut, onun yüksek lisans danışmanıdır; fakat bu ilişki tez sınırlarında kalmaz. Tunçer onu sempozyumlara götürür, getirir; hastalık dönemlerinde yanında olur. Gönül Tankut’un ona “oğlum” demesi, bu akademik bağın insanî yakınlığını gösterir.
Bu tür ilişkiler Mehmet Tunçer’in hayatında önemlidir. Çünkü o, akademiyi yalnız bilgi aktarımı olarak görmez. Hocalık, bir tutum, emek ve meslek terbiyesidir. Ruşen Keleş’le kurduğu bağ da aynı çizgide gelişir. Keleş’in kırmızı kalemle yaptığı tez düzeltmelerini saklaması, Tunçer’in hocalık emeğine verdiği değeri anlatan güçlü bir ayrıntıdır.
Bir insanın hangi belgeleri sakladığı, çoğu zaman onun neye değer verdiğini gösterir. Mehmet Tunçer’in sakladıkları; aile fotoğrafları, kent planları, eski raporlar, hocasının tez düzeltmeleri ve kaybolan şehir parçalarıdır.
Ruşen Keleş ve Kent Ahlakı
Mehmet Tunçer’in hayatında Prof. Dr. Ruşen Keleş’in yeri, Gönül Tankut kadar belirleyicidir. Tunçer, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktorasını Ruşen Keleş danışmanlığında tamamlar. Tez konusu, tarihsel çevrenin korunmasını Ankara, Bergama ve Şanlıurfa örnekleri üzerinden ele alır. Bu çalışma, onun koruma düşüncesini mimarlık ve restorasyon alanından çıkarıp kent, çevre, kamu yönetimi ve toplum yararıyla birlikte düşünmesini sağlar.
Ruşen Keleş, Mehmet Tunçer için yalnız bir tez danışmanı değildir. Kentin hukukunu, kamunun hakkını, yerel yönetimlerin sorumluluğunu ve çevre duyarlığını aynı çizgide düşünen bir hocadır. Tunçer’in tez sayfalarında Keleş’in kırmızı kalemle yaptığı düzeltmeleri saklaması, bu emeğe verdiği değeri gösterir.
Gönül Tankut ona tarihî çevreye dikkatle bakmayı öğretmişse, Ruşen Keleş de kenti kamu yararı ve toplum sorumluluğu içinde okumayı güçlendirmiştir. Mehmet Tunçer’in Ankara, Ulus, Kale, Hacıbayram, vadiler ve tarihî kent merkezleri üzerine yıllardır sürdürdüğü ısrarlı yazı ve uyarılarda bu hocalık terbiyesinin açık payı vardır.

Koruma Fikrinin Bilimsel Çerçevesi
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki doktora süreci, Mehmet Tunçer’in düşüncesini kamu yönetimi, çevre politikası ve sürdürülebilirlik alanıyla buluşturur. Prof. Dr. Ruşen Keleş danışmanlığında “Sürdürülebilir Kalkınma İçin Tarihsel Çevreyi Koruma Politikası: Ankara, Bergama ve Şanlıurfa Örnekleri” başlıklı doktora çalışmasını 1995’te tamamlar.
Bu başlık onun meslekî derdini açık biçimde gösterir. Tarihî çevre korunacaksa yalnız iyi niyetle korunamaz. Politika, hukuk, planlama, yönetim, ekonomi ve toplumsal sahiplenme gerekir.
1990’lar Türkiye’de yerel yönetimlerin, çevre tartışmalarının, turizm yatırımlarının, koruma kurullarının ve kentsel rantın daha belirgin hâle geldiği yıllardır. 1992 Rio Konferansı sonrasında “sürdürülebilir kalkınma” kavramı dünya gündeminde güç kazanır. Türkiye’de kıyılar, tarihî kent merkezleri, doğal sitler ve arkeolojik alanlar yeni baskılarla karşılaşır.
Tunçer’in doktora çalışması tam da bu dönemin ana sorusuna yönelir. Kalkınma ve kentleşme baskısı altında tarihî çevre nasıl korunacaktır?
Roma: Açık Bir Derslik
1986’da Roma’da ICCROM’da aldığı burslu restorasyon eğitimi, Mehmet Tunçer’in tarihî kent merkezlerine bakışında belirleyici bir eşik olur. Roma onun için yalnız gezilmiş bir Avrupa kenti değildir. Antik kalıntıların, meydanların, su kıyılarının, yürünebilir güzergâhların, forumların, anıtların ve gündelik hayatın aynı kent bünyesinde nasıl tutulabileceğini gösteren büyük bir açık dersliktir.
Roma deneyimi ona şu soruyu daha güçlü sordurur. Bir kent, geçmişini yok etmeden nasıl yaşayabilir?

Bu soru daha sonra Ankara’ya bakışını derinleştirir. Eski Roma ile Eski Ankara arasında kurduğu karşılaştırmalı düşünce, turistik bir hayranlıktan doğmaz. Roma’nın tarihî katmanlarına bakarken Ankara’nın Ankyra kimliğine, Augustus Tapınağı’na, Roma Hamamı’na, Julian Sütunu’na, Ankara Kalesi’ne, Hacı Bayram çevresine ve Ulus’un tarihî derinliğine yönelir.

Mehmet Tunçer’in “güzel şehir” fikri cephe estetiğine indirgenemez. Güzel şehir; topografyasıyla, suyuyla, yaya ölçeğiyle, meydanıyla, anıtıyla, parkıyla, tarihî dokusuyla, "Kentin Ruhu (Genius Logi" ile), doğal çevresiyle ve insanın gündelik hayatına verdiği imkânla birlikte düşünülür.
Ona göre şehir, yalnız bakılan bir nesne değil; yürünülen, hatırlanan, paylaşılan ve korunarak yaşatılan bir hayattır.
Ankara: Kapanmayan Dosya
Mehmet Tunçer’in meslek hayatının ilk önemli uygulama alanlarından biri Ankara’dır. 1982-1987 arasında Ankara Belediyesi’nde Ulus tarihî kent merkezi, Hacı Bayram Camii çevresi ve Kaleiçi’ne yönelik planlama çalışmalarının başlatılmasında görev alır. Ulus ve Kaleiçi için düzenlenen ulusal plan ve proje yarışmalarında aktif rol üstlenir.
Ankara onun için bundan sonra kapanmayan bir dosyaya dönüşür. Sulu Han, Tahtakale, Hacı Bayram, Kale, Ulus, Atatürk Orman Çiftliği, bağlar, dereler, vadiler ve kaybolan kamusal alanlar yazı ve proje dünyasında tekrar tekrar yer bulur.
Kimi çevreler onun Ankara üzerine aynı konulara sık döndüğünü düşünebilir. Fakat Tunçer açısından sorun çözülmedikçe dosya kapanmaz. Ankara Kalesi’nin yayalaştırılması, Ulus’un arkeolojik potansiyelinin ciddiye alınması, Hacı Bayram ve Augustus Tapınağı çevresinin bütünlüklü korunması, tarihî duvarların zarar görmemesi, altyapı müdahalelerinin denetlenmesi ve vadilerin betonlaşmaya teslim edilmemesi onun için meslekî sorumluluktur.
Bu noktada Mehmet Tunçer’in karakter çizgisi belirginleşir. O, bazen ısrarcıdır. Bazı uyarıları tekrar eder. Aynı dosyayı yeniden açar. Aynı kentin aynı yarasına yeniden bakar. Çünkü şehircilikte unutmak, çoğu zaman yıkımın sessiz ortağıdır.
Bekir Ödemiş ve Kamu Yararı Zemini
Mehmet Tunçer’in Ankara üzerine düşünürken hakkını teslim ettiği isimlerden biri Bekir Ödemiş’tir. Ödemiş, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde kültür ve tabiat varlıkları alanındaki görevleri sırasında Ulus, Ankara Kalesi, Roma Tiyatrosu, Arkeopark, Hacı Bayram–Augustus çevresi ve tarihî yapıların restorasyonu gibi başlıklarda önemli çalışmalar yürütür.
Tunçer’in Bekir Ödemiş’e teşekkür etmesi yalnız kişisel nezaket değildir. Bu teşekkür, bilimsel koruma bilgisinin sahada karşılık bulduğu kamu emeğine yöneliktir. Bekir Ödemiş’in uygulama iradesi ile Mehmet Tunçer’in şehircilik ve koruma birikimi, Ankara’nın tarihî merkezinin yeniden okunması, Roma Tiyatrosu ve Arkeopark çalışmalarının görünür kılınması, Kale ve Ulus’un geleceğinin tartışılması ve akademik danışma süreçlerinin işletilmesi gibi konularda birbirini tamamlar.
Bir şehir, yalnız fikirle korunamaz. Yalnız uygulama gücüyle de korunamaz. Bilgi, kamu iradesi ve etik sorumluluk aynı zeminde buluştuğunda kent belleği için anlamlı bir imkân doğar.
Anadolu’nun Ağır Sorumluluğu
Mehmet Tunçer’in çalıştığı coğrafya Ankara’yla sınırlı kalmaz. Şanlıurfa, Kayseri-Talas, Perge, Bergama, Konya, Antalya, Patara, Kaş, Nevşehir-Uçhisar, Amasra, Sapanca Gölü Havzası, Abant Tabiat Parkı, Munzur Vadisi Milli Parkı, Soğuksu Milli Parkı, Güver Kanyonu Tabiat Parkı ve Ürdün’de farklı alanlarda planlama, koruma, danışmanlık ve proje süreçlerinde yer alır.
Bu çeşitlilik, onun meslek hayatında iki alanı sürekli yan yana tuttuğunu gösterir. tarihî çevre koruma ve doğal çevre koruma.
Anadolu, dünyanın en yoğun tarihî, arkeolojik ve doğal miras alanlarından biridir. Hititlerden Friglere, Lidyalılardan Urartulara, Helenistik kentlerden Roma ve Bizans katmanlarına, Selçuklu ve Osmanlı mirasından Cumhuriyet’in modernleşme mekânlarına kadar bu coğrafya benzersiz bir süreklilik taşır. Fakat Türkiye bu büyük zenginliği her zaman nitelikli bir koruma ekonomisine, güçlü bir yerel kalkınma modeline ve kalıcı kültür politikasına dönüştürememiştir.
Mehmet Tunçer’in iç yarası burada belirginleşir. Miras çoğu zaman arsa değeri, turizm vitrini veya kısa vadeli proje alanı olarak görülür. Arkeolojik alanlar çevresiyle birlikte düşünülmez. Tarihî merkezler yalnız cephe düzenlemesine indirgenir. Doğal alanlar taşıma kapasitesi hesaplanmadan kullanıma açılır. Koruma planları uygulama gücü bulamaz. Halk karar süreçlerinin dışında kalır.
Tunçer, korumanın gelişmeyi durduran bir fren gibi görülmesine itiraz eder. Ona göre tarihî ve doğal miras, doğru planlandığında ülkenin en güçlü kalkınma dayanaklarından biri olabilir. Bunun için bilimsel veri, planlama hiyerarşisi, kamu yararı, katılımcı süreç ve kararlı uygulama gerekir.
Bu meslek hayatında Pamukkale-Hierapolis gibi alanlar ayrı bir önem taşır. Çünkü burada tarihî, arkeolojik ve doğal miras birbirinden ayrılmaz. Travertenlerin korunması, yaya hareketinin düzenlenmesi, bakı teraslarının tasarlanması, ulaşım kararlarının yeniden düşünülmesi ve ziyaretçi baskısının yönetilmesi, korumanın yalnız “eski eseri saklamak” olmadığını gösterir. Koruma, aynı zamanda kullanım biçimini, insan hareketini, taşıma kapasitesini ve doğal dokunun kırılganlığını birlikte hesaplama işidir.
Ürdün’de Ajloun, Ain Janna ve Anjara yerleşimleri için yürütülen kontrollü kentsel büyüme ve turizm ana planı çalışması da bu bakımdan dikkat çekicidir. Mehmet Tunçer burada başka bir coğrafyada, başka bir kültürel bağlamda, yine aynı temel soruyla karşılaşır. Bir yerleşme büyürken tarihî ve doğal kimliğini nasıl koruyabilir?
Yemen-Aden ve Dubai çevresindeki teknik temaslar ise onun planlama ufkunu Türkiye sınırlarının dışına taşır. Farklı ülkelerdeki serbest bölge, turizm, kentsel büyüme ve koruma tartışmaları, Mehmet Tunçer’in meslek bilgisini karşılaştırmalı bir zemine yerleştirir.
Bu nedenle onun çalıştığı alanları yalnız bir proje listesi olarak okumak eksik olur. Ankara, Şanlıurfa, Konya, Bergama, Patara, Kaş, Pamukkale, Kapadokya, Sapanca, Abant, Munzur, Soğuksu, Güver Kanyonu, Ürdün ve Yemen hattı; tarihî çevre ile doğal çevreyi birlikte düşünmeye çalışan uzun bir meslek yolculuğunun parçalarıdır.
Dünya Bankası Projeleri ve Korumanın Geniş Ölçeği
Mehmet Tunçer’in çalışma alanı yerel koruma projeleriyle sınırlı kalmaz. Dünya Bankası destekli projelerde ekip başı, danışman ve projeci olarak görev alması, onun mesleki birikimini daha geniş ölçekli planlama süreçlerine taşır. Antalya çevre projesi, Antalya kıyı alanları yönetimi, Adana içme suyu projesi, Patara Özel Çevre Koruma Bölgesi yönetim planı, Marmara Depremi Acil Yeniden Yapılandırma Projesi ve Ürdün-Ajloun turizm gelişme alanı çalışmaları bu geniş hattın parçalarıdır.

Bu projeler, kent planlamanın yalnız imar kararlarından ibaret olmadığını gösterir. Su, kıyı, turizm, afet, doğal eşik, arkeolojik miras, yerel kalkınma ve uluslararası finansman aynı masada buluşur. Mehmet Tunçer’in meslekî dikkatinin güçlü tarafı da burada görünür. Koruma, tek başına bir kurul kararı ya da proje paftası değildir. Koruma; ekonomiyle, yerel yönetimle, turizm baskısıyla, altyapıyla, afet riskiyle ve halkın gündelik hayatıyla birlikte ele alınması gereken bütünlüklü bir kamu politikasıdır.
Planlama Hafızası
Mehmet Tunçer’in şehircilik eleştirilerinde birkaç kök problem öne çıkar.
İlki, planlama hiyerarşisinin bozulmasıdır. Üst ölçekli çevre düzeni planları, bölgesel kararlar, koruma amaçlı imar planları ve uygulama projeleri birbirini tamamlamadığında kent parça parça müdahalelere açık hâle gelir.
İkincisi, kamu yararı yerine kısa vadeli rantın belirleyici olmasıdır. Böyle olduğunda dere, vadi, kıyı, tarihî merkez ve arkeolojik alan ortak değer olmaktan çıkar; yatırım baskısının nesnesi hâline gelir.
Üçüncüsü, kurumlar arası eşgüdüm eksikliğidir. Belediyeler, bakanlıklar, koruma kurulları, meslek odaları, üniversiteler ve yerel topluluklar aynı bilgi zemininde buluşmadığında iyi kararlar bile uygulamada zayıflar.
Dördüncüsü, envanter ve izleme eksikliğidir. Bir kentin neyi kaybettiği, neyi koruduğu ve hangi eşikleri aştığı düzenli biçimde ölçülmezse planlama hafızası oluşmaz.
Tunçer’in çözüm önerileri de bu kök sorunlarla doğrudan ilişkilidir. Önce sağlam bir envanter gerekir. Tarihî, kültürel, arkeolojik ve doğal değerler parsel parsel, yapı yapı, vadi vadi, havza havza belirlenmelidir. Ardından bu envanter koruma amaçlı planlara, çevre düzeni kararlarına, ulaşım politikalarına ve kentsel tasarım projelerine bağlanmalıdır.
Koruma, raporların sonunda kalan iyi niyet cümlesi olmaktan çıkmalı; bütçesi, kurumu, takvimi, denetimi ve katılımcı mekanizması olan bir kamu politikası hâline gelmelidir.
Hoca mı, Öğretmen mi?
Mehmet Tunçer’in hocalığı bu meslekî çizginin doğal devamıdır. Öğrencileriyle yalnız derslikte buluşmaz; proje, jüri, tez, saha, panel ve kent tartışmaları içinde de ilişki kurar. Kendisini “hoca”dan çok “öğretmen” kelimesine yakın hissetmesi anlamlıdır. Unvanlar artsa da bilgisini aktarma ve gençlerle temas kurma isteği canlı kalır.
Öğrencilerinin proje ve tez başlıklarında Ankara Ulus merkezi, ekolojik dönüşüm, kentsel kimlik, dönüşüm alanları, Ankara Kalesi ve koruma sorunları gibi konuların yer alması, onun akademide de aynı ana damarları sürdürdüğünü gösterir.
Mehmet Tunçer için şehir planlama eğitimi yalnız makale ve sınıf içi bilgiyle yürütülemez. Plancı kente girmeli; belediyeyle, halkla, meslek odalarıyla, tarihî dokuyla, doğa alanlarıyla ve gerçek sorunlarla temas etmelidir. Bu bakış, önceki kuşak hocaların saha ve uygulama bilgisine duyduğu saygıyla da ilişkilidir.
Yazmak: Arşivin Kamuya Açılması
Mehmet Tunçer’in yazma biçimi klasik akademik düzenin sınırlarını aşar. Kendisi bu tarafını zaman zaman dağınık bulur; fakat bu dağınıklık üretimsizlik değildir. Eski bir fotoğraf, aile albümünden çıkan bir görüntü, proje raporu, toplantı defteri, gazete haberi, saha notu, cep telefonuna dikte edilmiş bir cümle ve yıllar önce saklanmış bir belge aynı dosyada buluşur.
Dosya büyür. Başlıklar çoğalır. Eski not yeni bir yazının parçası olur.
Babası Ahmet Tunçer’in “Bunlardan birer kopya mutlaka bir kenara koy, ileride lazım olur” öğüdü, yıllar sonra kitaplarda, fotoğraf dosyalarında, kişisel arşivlerde ve kent belleği çalışmalarında karşılığını bulur.
Bu arşiv duygusunun aileden gelen güçlü bir karşılığı vardır. Bahçelievler ve Kişisel Tarih Tunçer Ailesi bu yönüyle yalnız bir aile kitabı değildir. Aile fotoğrafları, soy ağacı çalışmaları, Bahçelievler anıları, Muş-Bulanık yılları, dedenin dükkânı, okul ve semt hafızası aynı kitapta buluşur. Aile belleği ile kent belleği Mehmet Tunçer’in yazı dünyasında birbirinden ayrı iki alan değildir.
Belge saklamak, Tunçer için yalnız geçmişe tutunmak değildir. Bir fotoğrafı, bir planı, bir notu, bir mektubu ya da eski bir proje raporunu saklamak; gelecekte yeniden sorulacak sorular için iz bırakmaktır.
Bu nedenle onun yazı masasında aile arşivi ile kent arşivi yan yana durur. Bir yanda babasının sağlık ocağı yılları, dedesinin ayakkabıcı dükkânı, Bahçelievler’deki gençlik hatıraları vardır; öte yanda Ulus, Kale, Hacı Bayram, vadiler, dereler, çevre düzeni planları ve koruma raporları. Mehmet Tunçer’in yazma emeği bu iki hafızayı aynı dikkatle kamuya açar.
Mehmet Tunçer’in arşivciliği yalnız kişisel alışkanlık da değildir. O, belgeyi saklarken bir kentin, bir ailenin, bir hocanın, bir projenin ve bir dönemin hafızasını da korur.
Süren Bir Hikâye
2016’dan itibaren Çankaya Üniversitesi’nde Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapması, onun akademik üretimini Ankara merkezli bir hocalık çevresiyle sürdürmesine imkân verir. Dersler, tezler, jüriler, paneller, belediye danışma süreçleri ve kent tartışmaları birlikte devam eder.
Son yıllardaki üretimi de aynı ana damarı izler. 2024’te Patara’nın korunması, Zonguldak-Bartın-Karabük çevre düzeni planı ve Filyos Vadisi, Kapadokya’da mekânsal kimlik ve kültürel miras, deprem sonrası Antakya planlaması, Ankara’nın dereleri ve kültürel belleği gibi başlıklarda konuşmalar yapar. Bu başlıklar rastgele seçilmiş konular değildir. Hepsi onun yıllardır savunduğu temel fikre bağlanır. Kent, doğal ve tarihî eşikleriyle birlikte düşünülmediğinde yalnız yapılaşmaz; hafızasını, güvenliğini ve yaşama imkânını da kaybeder.
2025’te İzmit Belediyesi ve Point Kültür Sanat iş birliğiyle düzenlenen “Sanat ve Şehir” paneline Prof. Dr. Ruşen Keleş, Bekir Ödemiş ve Mustafa Küpçü ile birlikte katılması, Mehmet Tunçer’in şehircilik bilgisinin kültür ve sanat alanındaki güncel karşılığını gösterir. Panel, kamusal alan, şehir kimliği, kültürel miras, estetik ve sanatın dönüştürücü rolü üzerine düşünsel bir zemin açmıştır. Tunçer de bu zeminde koruma, restorasyon ve tarihî dokunun yaşatılması meselesini kent kültürüyle birlikte ele almıştır.
2020’lerin Türkiye’si pandemiyle, ekonomik dalgalanmalarla, büyük depremlerle, kentlerin afetlere dayanıklılığı tartışmasıyla ve kültürel mirasın kırılganlığıyla yüzleşir. 6 Şubat depremleri, planlama, yapı güvenliği, yer seçimi, afet riski, tarihî çevre ve kamusal sorumluluk konularını ülkenin en yakıcı meseleleri arasına taşır.
Mehmet Tunçer’in yıllardır savunduğu bütüncül planlama, tarihî çevre koruma, doğal eşiklere saygı ve kamu yararı fikri bu dönemde daha da anlam kazanır.
Mehmet Tunçer’in aile hikâyesinin 1980 sonrası bölümü ise henüz bütünüyle yazılmış değildir. Kendi aile kitabında, eşi Gönül Hanım’a ve ikiz kızları Göksu ile Defne’ye sonraki ciltlerde daha geniş yer vereceğini belirtir. Bu not bile onun yazı ve arşiv anlayışını gösterir. Hayatı aceleyle tamamlanmış bir dosya gibi kapatmaz; eksik bıraktığı yerleri bilir, zamanı geldiğinde geri dönmek üzere işaretler.
Bu tutum, onun şehirler karşısındaki tavrıyla da benzeşir. Bir kentin eksik kalan hikâyesi gibi, bir ailenin de henüz yazılmamış sayfaları vardır. Mehmet Tunçer için hatırlamak, yalnız geçmişi anmak değil; eksik kalan yerleri dürüstçe kabul etmek ve onları gelecek zamanlara emanet etmektir.
Bugün Mehmet Tunçer’in hayatını tamamlanmış bir hikâye gibi okumak doğru olmaz. O hâlâ çalışmakta, yazmakta, ders vermekte, arşiv açmakta, kent üzerine düşünmekte ve itiraz etmektedir.
Onun portresi birkaç kelimeyle kurulacaksa, “şehir plancısı” tanımı başlangıç için yeterlidir; fakat asıl Mehmet Tunçer, şehir hafızasının peşine düşen, belgeyi önemseyen, hocalarına vefa gösteren, öğrencileriyle çalışan, kamu yararını mesleğin merkezine koyan, doğal ve tarihî çevreyi aynı bütün içinde düşünen bir bilim insanıdır.
Mehmet Tunçer’in hayatı bize şunu gösterir. Bir kenti sevmek, onu yalnız hatırlamakla olmaz. Onu anlamak, belgelemek, korumak, gerektiğinde itiraz etmek ve gelecek kuşaklar için sorumluluk almak gerekir.
Bir insanın yaşam öyküsü bazen yaptığı işlerden daha büyük bir anlam taşır. Mehmet Tunçer’in hikâyesi de böyledir. Çünkü onun hayatında şehir, meslek konusu olmaktan çıkar; ahlaki bir sorumluluğa dönüşür.
Video Arşivi
Prof. Dr. Mehmet Tunçer’in önemli bulduğu bazı konferans, panel, söyleşi ve kendi kayıtlarından oluşan video arşivine aşağıdaki bağlantıdan ulaşılabilir. Bu arşivde özellikle Prof. Dr. Ruşen Keleş’in çeşitli konferans, panel ve konuşmalarına ait kayıtlar da yer almaktadır.
Video arşivi: https://www.youtube.com/user/environme/videos




