Bu hafta Pazar yazımızı Beethoven’a ayırmak istedim.
Dün akşam Gökyay Vakfı Satranç Müzesi’nde, Seda Baykara ve Aylin Uysal Mergen’den Beethoven’ın Kreutzer Sonatı’nı dinledik. Her iki sanatçı da eserin iç gerilimini, gücünü ve zarafetini büyük bir dikkatle taşıdılar. Keman ile piyano arasında kurulan o güçlü konuşmayı dinlerken Beethoven’ın müziğinde yalnız güzellik değil, direnç, mücadele, kırılganlık ve derinlik de olduğunu bir kez daha düşündüm.
Beethoven’ı hepimiz az çok biliriz. Adını duyunca aklımıza güçlü bir müzik, sert bir yüz, biraz da fırtınalı bir karakter gelir. Ama o müziği taşıyan hayatı çoğumuz aynı açıklıkla bilmeyiz. Oysa Beethoven’ın hayatı da eserleri kadar çetin, kırılgan ve düşündürücüdür.

1770 yılında Bonn’da doğdu. Müzikle iç içe bir evde büyüdü, ama bu evin içinde huzur pek yoktu. Babası Johann van Beethoven sert, baskıcı ve içkiye düşkün biriydi. Oğlunun yeteneğini erken fark etti, fakat bu yeteneği bir çocuğun gelişmesi gereken tarafı gibi değil, zorlanması gereken bir imkân gibi gördü. Beethoven’ın küçük yaşta sahneye çıkarıldığı ilk duyurulardan birinde yaşı olduğundan küçük gösterildi. Amaç açıktı. Çocuk deha etkisini büyütmek.
Böylece daha yolun başında, yeteneğin üzerine baskının gölgesi düştü.
Beethoven’ın çocukluğu bu yüzden biraz buruk geçti. Yeteneği vardı, çalışkanlığı vardı, ama yaşıtları gibi rahatça çocukluğunu yaşayabildiği bir hayatı pek olmadı. Ona evde asıl şefkati veren kişi annesi Maria Magdalena’ydı. Beethoven’ın annesiyle kurduğu bağ, hayatındaki en temiz ve yumuşak hatıralardan biridir. Fakat bu huzur da uzun sürmedi. Annesini genç yaşta kaybetti. Babasının giderek dağılmasıyla birlikte evin yükü de yavaş yavaş onun omzuna bindi.
Bu zor yıllarda hayatına iyi gelen insanlar da oldu. Breuning ailesi bunların başında gelir. Beethoven için bu ev zamanla ikinci bir yuva gibi oldu. Orada daha sakin, daha kültürlü, daha güvenli bir hayat havası buldu. Okunan kitaplar, yapılan sohbetler, evin düzeni ve insan ilişkilerindeki incelik ona iyi geldi. Bu ayrıntı önemli. Çünkü Beethoven’ı yalnız huysuz, hırçın ve geçimsiz bir deha gibi anlatmak eksik kalır. Onun içinde bir eve, bir sofraya, bir dosta ve güvenebileceği insanlara duyulan güçlü bir ihtiyaç da vardı.
Genç Beethoven’ın zihni de bu yıllarda gelişti. Bach’ı tanıdı, Aydınlanma düşüncesine yaklaştı, dönemin özgürlük fikrinden etkilendi. Sonradan müziğinde duyacağımız o dik duruş ve haysiyet duygusunun bir kısmı da burada oluştu. Belki de bu yüzden onun müziği yalnız kulağa değil, insanın içine de dokunur. Çünkü o seslerin arkasında ustalık kadar karakter de vardır.
1787’de ilk kez Viyana’ya gitti. Mozart’la gerçekten görüşüp görüşmediği kesin olarak bilinmiyor. Bu konuda anlatılmış hikâyeler vardır, ama hepsini doğrulayacak sağlam bilgiler yoktur. 1792’de ise Viyana’ya kalıcı olarak yerleşti. Böylece Bonn’da dikkat çeken yetenekli bir genç olmaktan çıkıp, Avrupa müziğinin merkezinde kendi yerini arayan ciddi bir besteciye dönüştü.
Viyana yıllarında ilk zamanlar besteciliğinden çok piyanistliğiyle dikkat çekti. Onu farklı kılan şey, dönemin salonlarında alışılmış zarif ve ölçülü çalma biçimine pek benzememesiydi. Beethoven piyanonun başına geçtiğinde insanlar yalnız güzel bir icra dinlediklerini düşünmüyordu. Daha güçlü, daha derin ve başka bir müzikle karşı karşıya olduklarını hissediyorlardı. Özellikle doğaçlamaları büyük ilgi görüyordu.
Beethoven’ın karakterini anlamak için, yıllar sonra Goethe ile karşılaşmasına da bakmak gerekir. İkisi 1812’de Teplitz’te görüşür, daha sonra Karlsbad’da yeniden bir araya gelir. Birbirlerine saygı duyarlar, fakat aralarında sıcak ve sürekli bir yakınlık oluşmaz.
Goethe, Beethoven’ın yeteneğinden ve güçlü kişiliğinden etkilenir. Beethoven ise Goethe’de biraz fazla saray çevresine uyum sağlayan, güce karşı mesafesini yeterince koruyamayan bir taraf görür. Bu farkı anlatan en bilinen hikâye “Teplitz olayı”dır. Anlatıya göre birlikte yürürlerken imparatorluk çevresiyle karşılaşırlar. Goethe durur, resmî nezaketi yerine getirir. Beethoven ise geri çekilmeden yoluna devam eder.
Bu hikâyenin ayrıntıları zamanla efsaneleşmiş olabilir. Ama yine de iki büyük insan arasındaki karakter farkını iyi gösterir. Beethoven, büyük isimlerden kolayca etkilenen biri değildir. Hayranlık duysa bile, karşısındaki kişiye kendi ölçüsüyle bakar. Onun sanatındaki haysiyet duygusu, gündelik hayattaki bu dik duruşla birlikte düşünülmelidir.
Fakat Beethoven, kendisine öğretileni olduğu gibi kabul eden bir öğrenci değildi. Kendi sesini arayan, kendi yolunu bulmak isteyen bir gençti. Haydn’la ilişkisi de bu yüzden saygıya rağmen zaman zaman zor ilerledi. Beethoven kolay kalıba giren biri değildi.
Tam işler yoluna giriyor derken, hayat ona çok ağır bir darbe vurdu. İşitmesi zayıflamaya başladı. Bir müzisyen için bunun ne demek olduğunu dışarıdan anlamak kolay değil. Beethoven dünyayı sesle kuran bir insandı. Tonla, titreşimle, yankıyla düşünen biriydi. Böyle biri için işitmenin yavaş yavaş azalması, sıradan bir sağlık sorunu değildi. Hayatının tam merkezini sarsan bir şeydi.
1802’de Heiligenstadt Vasiyeti’ni yazdı. Kardeşlerine hitaben kaleme aldığı bu metni göndermedi. Aslında bu, onun en ağır iç döküşlerinden biridir. İşitme kaybı yüzünden insanlardan uzaklaştığını, içine kapandığını ve ne kadar acı çektiğini açıkça anlatır. Yaşama isteğinin zayıfladığı yerler de sezilir. Ama sonunda yine müziğe döner. Hayata, daha yazması gereken eserler olduğuna inandığı için tutunur.
Bu yüzden Beethoven’ın hikâyesi yalnız başarı hikâyesi değildir. Bir insanın kayıpla, gururla, kırılganlıkla ve üretme inadıyla verdiği çetin bir mücadeledir.
Heiligenstadt’tan sonra müziğinde yeni bir sayfa açıldı. Müzik tarihinde çoğu zaman “Kahramanlık Dönemi” olarak anılan bu süreçte Beethoven’ın dili daha geniş, daha çatışmalı ve daha güçlü bir anlatıma kavuştu. Eroica bu dönemin en güçlü eserlerinden biridir. Beethoven bu senfoniyle yalnız daha büyük bir eser yazmadı, senfoninin ne anlatabileceğini de değiştirdi. Müzik daha çatışmalı, daha insani, daha derin bir hale geldi. Kahramanlık onda parlak bir zafer havasından ibaret değildi. İçinde kayıp, acı, direnme ve ayakta kalma gücü de vardı.
Eroica’nın Napolyon ile ilgili hikâyesi de bu yüzden anlamlıdır. Beethoven başlangıçta Bonaparte’ı özgürlük ve devrim fikrinin güçlü bir temsilcisi gibi görür. Fakat Napolyon’un kendini imparator ilan etmesiyle bu hayranlık kırılır. Beethoven’ın gözünde bu, özgürlük adına yola çıkıp iktidarın eski cazibesine teslim olmak demektir. Böylece Eroica, tek bir kişiye sunulmuş bir övgü olmaktan çıkar; insanın mücadelesini, kaybını, onurunu ve ayakta kalma gücünü anlatan büyük bir esere dönüşür.
Dün akşam dinlediğimiz Kreutzer Sonatı da bu dünyaya yakından bağlıdır. Bugün Kreutzer Sonatı diye bildiğimiz Op. 47, aslında ilk olarak kemancı George Bridgetower için yazılmıştı. Beethoven ile Bridgetower eseri birlikte seslendirdi. Sonra araları açıldı ve eser basıldığında ithaf Fransız kemancı Rodolphe Kreutzer’a gitti. İşin ilginç tarafı, Kreutzer’ın bu eseri hiç çalmadığı düşünülür. Eseri fazla güç, alışılmadık ve hatta “çılgınca” bulduğu söylenir.
Ama Beethoven’ın bu sonatta yaptığı şey çok önemlidir. Kemanı piyanonun yanında gerçek bir ortak haline getirir. Keman geri planda kalan bir eşlik çalgısı değildir artık. Piyanoyla aynı ağırlığı taşır, onunla konuşur, çatışır, cevap verir, zaman zaman öne çıkar. Dün akşam Seda Baykara ile Aylin Uysal Mergen’in yorumunda da bunu açıkça duyduk. İki çalgı arasında sürekli hareket eden, gerilen, sonra yeniden denge bulan güçlü bir ilişki vardı.
Beethoven’ın hayatında böyle bir gerilim hep vardı zaten. Yakınlık kurmak isterdi, ama yakınlığı sürdürmekte zorlanırdı. Dostluğa ihtiyaç duyardı, ama sert mizacı çoğu zaman ilişkilerini yıpratırdı. Sevmek isterdi, ama gündelik hayatın sakin düzenine kolay uyum sağlayabilen biri gibi görünmezdi. Bu yüzden Beethoven’ı yalnız büyük bir besteci olarak değil, zor bir insan olarak da düşünmek gerekir.
Son yıllarında işitmesi neredeyse tamamen kayboldu. İnsanlar onunla konuşmak için defterlere yazmaya başladı. Bugün konuşma defterleri dediğimiz bu belgeler, bize sahnedeki büyük Beethoven’dan çok gündelik Beethoven’ı gösterir. Para meseleleri, ev düzeni, dostluklar, küçük huzursuzluklar, sıradan günlerin ayrıntıları bu defterlerde karşımıza çıkar. İşitmesi zayıflayan bir bestecinin hayatından geriye yazılı konuşmalar kalmıştır. Bu bile başlı başına sarsıcıdır.
1824’te Dokuzuncu Senfoni ile müzik tarihinde yeni bir kapı açtı. Schiller’in Neşeye Övgü’süyle insan sesi senfoninin içine güçlü biçimde girdi. Şiirde sevinç, insanları birbirinden ayıran katı sınırları aşan bir güç olarak anlatılır. Schiller’in “Senin yumuşak kanadının konduğu yerde bütün insanlar kardeş olur” diye çevrilebilecek dizesi, Beethoven’ın elinde kuru bir iyimserlik değil, insanlığın ortak kaderine duyulan derin bir çağrıya dönüşür.
Burada Beethoven’ın hümanist tarafı açıkça görünür. Kendi hayatında acı, yalnızlık ve işitme kaybıyla boğuşan bir besteci, senfonisinin sonunda insan sesini kardeşlik, sevinç ve ortak iyilik fikrine açar. Bu yüzden Dokuzuncu Senfoni, yalnız büyük bir müzik eseri değildir. İnsanın karanlığa rağmen birbirine yaklaşabileceğine, yarasına rağmen iyilik fikrini terk etmeyebileceğine dair güçlü bir sanat sözüdür.
Beethoven’ın büyüklüğü biraz da burada ortaya çıkar. O, müziği zenginleştirmekle kalmadı. Müziğin ne söyleyebileceğini değiştirdi. Senfoniyi, sonatı, kuarteti ve konçertoyu daha geniş, daha güçlü ve daha derin bir anlatım alanına taşıdı. Enstrümantal müzik onunla birlikte yalnız hoş ezgilerden oluşan bir alan olmaktan çıktı. İnsanın iç dünyasını, çatışmalarını, acılarını ve büyük düşüncelerini taşıyabilecek bir güce ulaştı.
Ama işin insan tarafını unutmamak gerekir. Beethoven bize kusursuz bir hayatı göstermiyor. Yaralarına rağmen üretmeye devam eden bir insanı gösteriyor. Kaybın insanı her zaman yalnız eksiltmediğini, bazen daha derin bir yere taşıyabildiğini düşündürüyor. Sertlikleri vardı, dengesizlikleri vardı, zor yanları vardı. Buna rağmen kalıcı bir iz bıraktı.
Belki bugün hâlâ bize yakın gelmesinin nedeni de budur.
Bizim çağımız da çok gürültülü. Dikkatimiz sürekli bölünüyor. İnsan kendi merkezinden kolayca uzaklaşıyor. Nezaketin, ölçünün, sabrın ve inceliğin zayıfladığı bir dünyada yaşıyoruz. Konuşmalar daha hızlı sertleşiyor. Derinleşmek, emek vermek, bir işi sonuna kadar ciddiye almak giderek zorlaşıyor. Bazen medeniyetin büyük yıkımlarla değil, küçük kabalıkların, ölçüsüz hırsların ve para merkezli hayatların normalleşmesiyle aşındığını düşünüyorum. Siyaset dili insanı sertleştirdiğinde, piyasa aklı her şeyi kazanca çevirdiğinde, geriye insanı dengede tutacak daha derin bir terbiyeye ihtiyaç kalıyor. Kültür ve sanat tam da burada devreye giriyor. İnsana yavaşlamayı, incelmeyi, dinlemeyi ve başkasının varlığını fark etmeyi yeniden hatırlatıyor.
Beethoven burada bize sade ama güçlü bir şey hatırlatıyor. Hayat insanı yaralayabilir. Elinden bazı şeyleri alabilir. Ama insan içindeki asıl işi ciddiye alırsa, o eksiklik bazen başka bir derinliğe dönüşebilir.

Dün akşam dinlediğimiz Kreutzer Sonatı da bunu yeniden düşündürdü. Seda Baykara ile Aylin Uysal Mergen, eserin teknik zorluğunu, iç gerilimini ve zarafetini dikkatle kuran başarılı bir yorum sundular. Keman ile piyano arasındaki güçlü karşılaşma, onların yorumunda ölçüsünü kaybetmeden derinleşti.
Böyle konserler insana şunu da hatırlatıyor. Sanat, sahnede olup biten bir icradan ibaret değildir. Ciddiyet, emek, disiplin ve dinleyiciye duyulan saygıyla kurulan bir karşılaşmadır.
Beethoven’ı anarken, onun müziğini böylesi bir dikkat ve olgunlukla seslendiren iki değerli sanatçının hakkını teslim etmek gerekir.
Seda Baykara’ya, Aylin Uysal Mergen’e ve bu güzel akşama emek veren herkese gönülden teşekkür ederiz.
Sanata, sanatçıya ve incelikle verilmiş her emeğe saygıyla.




