Ülkemiz çok değerli bir aydınını yitirdi. İlber Hoca, iyi yetişmiş bir zihin, güçlü bir hafıza ve memleket meseleleri karşısında sorumluluk duyan hakiki bir münevverdi. Yaşamıyla, sözleriyle ve geride bıraktığı fikir mirasıyla milletimizin hafızasında yaşamaya devam edecek. Bilhassa gençlere seslenir, onları sadece bilgiyle değil, hayat terbiyesiyle de uyarmaya çalışırdı. Pek çok konuda bu toplumu hem aydınlatmış hem de ikaz etmiştir. Ne yazık ki onu, tam da kendisinden en çok istifade ettiğimiz bir dönemde kaybettik. Dün akşam oturup kitaplarına yeniden göz attım, konuşmalarını dinledim. Hem hocamızı kendi düşünce iklimi içinde anmak hem de bir yönetim danışmanı olarak son derece önemli bulduğum, akrabalığın gölgesinde kurumları içten içe kemiren nepotizm uyarısı üzerine yazmak istedim.
Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın nepotizm üzerine kurduğu cümleler bende ciddi bir kurum uyarısı bıraktı. “Akrabacılık çok kötü bir şey. Cumhuriyet bunu kaldırmaz. Liyakat sistemine göre gidilmeli. Nepotizme karşı durulmalı.” derken, sadece yanlış bir alışkanlığı eleştirmiyordu. Daha derindeki bir bozulmaya dikkat çekiyordu. Bir toplum kurumlarını akrabalık, yakınlık, sadakat ve dar çevre bağları üzerinden işletmeye başladığında, görünürde düzen sürse bile içeride kurumsal ciddiyet aşınmaya başlar.
Nepotizm kelimesi kulağa teknik bir ifade gibi gelebilir. Fakat işaret ettiği durum son derece tanıdıktır. Bir işe alımda, bir terfide, bir kurul seçiminde, bir akademik ilanda, bir belediye iştirakinde, bir şirket yönetiminde ya da bir kurumun programında karşımıza çıkar. Mesele, en sade hâliyle şudur. Bir görev, bir imkân ya da bir mevki, ehil olana değil, yakın olana verilir. Yani ölçü, liyakatten ilişkiye kayar.
Ben bu tehlikede en çok şuna takılıyorum. Nepotizm, yalnızca haksız bir avantaj meselesi değil. Asıl tahribatını, içerideki insanların kuruma bakışını değiştirerek yapıyor. Bir noktadan sonra insanlar şunu sezmeye başlıyor. Burada çalışmakla ilerlemek arasında sahici bir bağ yok. Emek versem de yetmeyebilir. Kendimi yetiştirsem de önümde görünmeyen başka yollar var. Bu duygu yerleştiğinde, kurumun dış cephesi ayakta kalsa bile içten içe kuvvet kaybettiği hissediliyor. Çalışkan olan soğuyor, vasat olan yerleşiyor, yetenekli olan ise başka yönlere bakıyor. Kurum dediğimiz şey de biraz burada yıpranmaya başlıyor. Kararlar alınmaya devam ediyor ama ciddiyet yavaş yavaş aşınıyor.
Ortaylı’nın “Türkiye’yi eritiyor” uyarısında, sanırım biraz da bu var. Çünkü erime bir anda olmuyor. Sessizce, adım adım ilerliyor. Önce küçük tavizler veriliyor. “Bir kereden bir şey olmaz” deniyor. “Bu da bizden biri” deniyor. “Güvenilir insan lazım” deniyor. Derken liyakat istisnaya, yakınlık kurala dönüşüyor. O noktadan sonra toplum, sadece adalet duygusunu değil, yarına ilişkin güvenini de yitirmeye başlıyor.
Bu yüzden nepotizmi sadece siyaset alanına ait bir sorun gibi görmek eksik olur. Evet, kamu kurumlarında etkisi ağırdır. Çünkü kamusal görev, kişisel sadakat değil, kamusal ehliyet ister. Fakat mesele bununla bitmez. Üniversitelerde kadro düzenini bozar, özel sektörde yönetim kalitesini düşürür, sivil toplumda güveni aşındırır. Kültür sanat alanında ise daha örtük, daha incelmiş yollarla işler. Çünkü kültür dünyasında kayırmacılık her zaman kaba biçimde görünmez. Bazen hep aynı isimlerin çağrılmasıyla, bazen aynı çevrelerin birbirini sürekli dolaşıma sokmasıyla, bazen de açık çağrı görüntüsü altında kapalı bir tanışıklık ağının işlemesiyle kendini belli eder. Sonunda dışarıda kalan yalnız insanlar olmaz. Alanın nefesi de daralır.
Kültür sanat gibi alanlarda bu durum daha da can sıkıcı bir hâl alıyor. Çünkü burası, teoride en açık, en çoğul ve en geçirgen alanlardan biri olmalı. Yeni seslerin, farklı bakışların ve beklenmedik karşılaşmaların zemini olmalı. Fakat ilişki ağları burada da belirleyici hâle geldiğinde, estetik ölçü geri çekiliyor, çevre mantığı öne çıkıyor. Aynı insanlar aynı masalarda dönüp duruyor. Genç olan görünmüyor, iyi olan bekliyor, birikimli ama doğru ağa dahil olmayan ise kapının dışında kalıyor. Böyle bir yerde sanat ortamı canlılığını yitiriyor. Geriye üretim değil, dolaşım kalıyor. Düşünce değil, tanışıklık konuşuyor.
Ortaylı’nın Türk aydınına, münevverine yüklediği sorumluluk bana göre tam burada ağırlık kazanıyor. “Bununla sadece okur yazar sınıfı mücadele edebilir” mealindeki sözü, ilk bakışta sert gelebilir. Fakat biraz dikkatle bakıldığında, bunun bir sitemden çok bir sorumluluk çağrısı olduğu anlaşılıyor. Çünkü nepotizm sadece mevzuat eksikliğinden değil, kültürel kabullenişten de güç alıyor. İnsanlar “bizden olsun da nasıl olursa olsun” demeye başladığında, mesele hukuk sınırlarını aşıp bir zihniyet meselesine dönüşüyor. O anda aydının görevi sadece yakınmak değil. Ölçüyü, hakkı ve ehliyeti savunmaktır. “Yakın olan mı, ehil olan mı” sorusunu canlı tutmak, bugün belki de en güç ama en hayati kamusal görevlerden biri.
Bu meseleye biraz daha genişten bakınca, Machiavelli’nin Prens’i de akla geliyor. İlk bakışta şöyle bir itiraz yükselebilir. İktidarı korumak isteyen her yönetici, elbette kendine sadık insanlarla çalışmak ister. O hâlde yakın çevresini kollaması da siyasetin doğasında yok mudur. Ama ben Prens’e bu gözle bakınca başka bir şey görüyorum. Machiavelli’nin asıl derdi, dar bir akraba ya da dost çevresi kurmak değil, dağılmaya açık bir siyasal yapıyı ayakta tutmaktır. Onun siyaset anlayışını ahlaki bulup bulmamak ayrı mesele. Fakat metnin içinde açıkça hissedilen kaygı, düzenin sürmesi ve devletin çözülmemesidir. Buradan bakınca nepotizm, kısa vadede yöneticiye güvenli bir halka sunuyor gibi görünse de uzun vadede devlet aklını zayıflatan bir alışkanlığa dönüşür. Çünkü yalnız sadakatle kurulan kadro, bir süre sonra ehliyet açığı verir. Ehliyet açığı büyüdükçe karar kalitesi düşer. Karar kalitesi düştükçe hem yönetim zayıflar hem de meşruiyet aşınır. Yani en sert gerçekçilikle bakıldığında bile nepotizm iyi bir siyasal teknik ve tercih değildir. Kısa vadede rahatlatır. Uzun vadede kurumsal aşınmayı derinleştirir.
Burada Ortaylı’nın Cumhuriyet vurgusu ayrıca önem kazanıyor. “Cumhuriyet bunu kaldırmaz” cümlesi, bana hep şu temel ilkeyi hatırlatıyor. Cumhuriyet, en azından kendi iddiası bakımından, doğuştan gelen imtiyazları değil, yurttaşlık zeminini esas alır. Eğer bir toplumda görevler yeniden soy, çevre, aile, klik ve ilişki ağları üzerinden dağıtılmaya başlanıyorsa, mesele yalnızca idari bir bozulma değildir. O noktada Cumhuriyetin eşitlik vaadi de yara almaya başlar. Bu yüzden nepotizm, sanıldığından daha büyük bir meseledir. Sadece verimi düşürmez. Rejimin ahlaki omurgasını da aşındırır.
Peki bununla nasıl mücadele edilir. Sadece yüksek sesli itirazlarla değil elbette. Usulle, ölçüyle ve kurumsal ciddiyetle. Önce şeffaflık gerekir. İlanın açık, ölçütün belirli, seçimin gerekçesinin ise söylenebilir olması gerekir. Ardından çıkar çatışmasını görünür kılan kurallar gelir. Aynı soyadını taşımak tek başına suç değildir. Ama yakınlık ilişkisinin karar süreçlerine sızıp sızmadığını sorgulamayan bir kurum da kendi kendini yanıltır, kandırır. Bağımsız ve dönüşümlü kurullar, açık çağrılar, yazılı değerlendirme ölçütleri, performans takibi ve hesap verebilir yönetim kültürü bu yüzden önemlidir. Ama şunu da unutmamak gerekir. Toplumsal zihniyet değişmeden, teknik önlemler tek başına kalıcı sonuç vermez.
Çünkü nepotizm biraz da terbiye işidir. Bir toplum, çocuğuna “yakınını kollamak” ile “hakkı gözetmek” arasındaki farkı öğretemiyorsa, bunun bedelini büyüdüğünde kurumlarıyla öder. Bizde çoğu zaman akrabasını, eş dostunu bir yere yerleştirmek beceri gibi sunulur. Oysa kamusal alanda bu beceri değil, emanet duygusunun zedelenmesidir. Bir görev, bir makam, bir kurul üyeliği ya da bir kurum, kişisel ihsan alanı değildir. Bu ayrım unutulduğunda mesele sadece yanlış kişinin seçilmesi olmaktan çıkar. Kamu fikrinin kendisi yara alır.
Kültür sanat bağlamında yapılabilecekler, sanıldığından daha somuttur aslında. Öncelikle program ve seçki süreçlerinin daha açık işlemesi gerekir. Sergiler, konuşmalar, atölyeler, yayın dosyaları ve destek programları, kapalı tavsiye zincirleriyle değil, görünür ve savunulabilir ölçütlerle yürütülmelidir. Seçici kurulların sürekli aynı isimlerden oluşmaması, genç isimlere ve farklı çevrelere gerçek geçiş imkânları açılması, “hep aynı yüzler” meselesinin kişisel değil kurumsal bir sorun olarak ele alınması önemlidir. Kültür kurumu olmakla dost çevresi işletmek arasındaki fark da zaten burada belirir. Biri alan açar. Diğeri alanı kendi içine kapatır.
Ben, Ortaylı’nın nepotizm konusundaki uyarısında biraz da bir tarihçinin sabrını görüyorum. Çünkü tarihçiler, kurumların nasıl çözüldüğünü iyi bilir. O çözülmeler çoğu zaman küçük ve gündelik tavizlerle başlar. Bir akraba kayrılır, bir istisna alışkanlığa dönüşür, bir liyakat tartışması “aman, idare edelim” denilerek kapatılır. Sonra kurum, dışarıdan bakıldığında hâlâ yerindedir. Ama ağırlığını kaybetmiştir. İsmi vardır, itibarı yoktur. Kadrosu vardır, kalitesi yoktur. Usulü vardır, adalet duygusu yoktur.
Belki de bu yüzden nepotizm meselesine yalnızca bir yönetim sorunu olarak bakmamak gerekiyor. Ben burada daha geniş bir yara görüyorum. Çalışmanın anlamının zedelenmesi, emeğin karşılığının belirsizleşmesi, gençlerin hevesinin kırılması, kamusal ciddiyetin yıpranması. Bir toplumun en büyük kaybı bazen sadece para, bina, proje ya da mevzuat eksikliği değildir. Daha sessiz, ama daha derin bir kayıp vardır. Ehliyetin değer kaybetmesi. O kayıp başladığında, geriye kalan her şey bir süre daha yerli yerinde duruyor gibi görünür. Ama içerideki çözülme çoktan başlamıştır.
Bu yüzden mesele dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. Gerçekte kimi çağırıyoruz, kime görev veriyoruz, kimi görünür kılıyoruz. Yakın olanı mı, ehil olanı mı. İlber Hoca’nın ısrarla hatırlattığı gibi, bir ülkenin kaderi bazen tam da bu kadar sade görünen bir sorunun etrafında şekillenir.




