John Stuart Mill, 19. yüzyıl İngiltere’sinin en dikkat çekici düşünürlerinden biridir. 1806’da Londra’da doğdu, 1873’te Fransa’nın Avignon kentinde öldü. Filozof, politik iktisatçı, milletvekili, özgürlük savunucusu ve kadın erkek eşitliği konusunda çağının önüne geçmiş bir aydın olarak anılır. Onun asıl meselesi, insanın kendi aklıyla, kendi vicdanıyla ve kendi hayatı üzerinde söz sahibi olarak yaşayabilmesidir.
Mill’in yetiştiği düşünce çevresi oldukça yoğundu. Babası James Mill, faydacılık düşüncesinin önemli ismi Jeremy Bentham’a yakındı. Faydacılık, en yalın haliyle, insan eylemlerini doğurduğu mutluluk ve yarar üzerinden değerlendiren bir ahlak anlayışıdır. John Stuart Mill bu çevrede çok sıkı bir eğitim aldı. Küçük yaşta Yunanca, Latince, tarih, mantık ve ekonomi okudu. Daha çocukken yetişkin bir aklın içine yerleştirildi. Fakat insanın yalnız akıldan ibaret olmadığı da onun hayatında erken göründü. Gençliğinde ciddi bir ruhsal çöküntü yaşadı. Belki de bu yüzden Mill’in özgürlük düşüncesinde kuru bir sistemden çok, insanın iç sesini kaybetmemesine dönük bir dikkat vardır.
Mill’in düşünsel mirasında birkaç güçlü iz öne çıkar. Bireysel hakları, hukuk devletini ve iktidarın sınırlandırılmasını önemseyen klasik liberal gelenek içinde yer alır. Faydacılığı savunur, fakat mutluluğu basit hazlara indirgemez. Düşünmenin, tartışmanın, karakter geliştirmenin ve insanın kendi hayatını kurabilmesinin daha nitelikli bir mutluluk yarattığını düşünür. Kadın erkek eşitliği konusunda da döneminin çok ilerisindedir. 1869’da yayımlanan Kadınların Boyunduruk Altına Alınması adlı eseri, kadın hakları tarihinin önemli metinlerinden biri kabul edilir.
Mill denildiğinde akla gelen en önemli kitaplardan biri ise Özgürlük Üzerine’dir. Kitap 1859’da yayımlandı. O yılların Avrupa’sı büyük bir değişimin içindeydi. Sanayi devrimi insanları köylerden şehirlere toplamış, fabrikalar büyümüş, işçi sınıfı daha görünür hale gelmişti. Gazeteler, parlamento, kamuoyu, sendikalar, piyasa ve modern devlet gündelik hayat üzerinde daha etkili olmaya başlamıştı. Eski dünyanın kralı, kilisesi ve aristokrasisi hâlâ etkisini koruyordu; fakat artık yeni güçler de sahnedeydi. Toplum kalabalıklaşıyor, hayat hızlanıyor, insan daha çok görünür oluyor, görünür oldukça daha çok denetleniyordu.
Mill’in gördüğü problem de burada başlar. İnsan yalnız devlete karşı korunmaz. Bazen topluma karşı da korunması gerekir.
Bu düşünce bugün hâlâ önemini koruyor. Çünkü baskı her zaman yasa yoluyla gelmez. Bazen aile içinde gelir. Bazen mahallede, okulda, işyerinde, sanat çevresinde, arkadaş grubunda görünür. Bazen de ekrandan gelir. Kimse insanı doğrudan susturmaz; ama insan yine de susar. Dışlanmaktan, yanlış anlaşılmaktan, linç edilmekten, etiketlenmekten, yalnız kalmaktan çekinir. Böylece özgürlük, dışarıdan yerinde duruyor gibi görünür; ama içeriden yavaş yavaş körelir.
Mill buna çoğunluğun tiranlığı der. Tiranlık deyince akla çoğu zaman zorba bir yönetici gelir. Mill daha ince bir baskı biçimine dikkat çeker. Çoğunluk da insanı ezebilir. Kalabalıklar da haksızlık yapabilir. Toplum da kendi doğrularını herkesin hayatına giydirmek isteyebilir. Üstelik bunu çoğu zaman kötü niyetle değil, iyilik adına yapar. Ahlak adına yapar. Düzen adına yapar. Toplumun huzuru adına yapar. Zor olan da burada başlar. Baskı, çoğu zaman bağırarak değil, koruyormuş gibi konuşarak gelir.
Özgürlük Üzerine’nin en bilinen düşüncesi zarar ilkesidir. Mill’e göre bir insanın özgürlüğüne zorla müdahale etmenin meşru gerekçesi, onun başkasına zarar vermesini önlemektir. İnsan kendi bedeni, zihni, inancı, düşüncesi ve yaşam tercihi üzerinde söz sahibi olmalıdır. Başkasına zarar vermediği sürece toplumun ya da devletin onu kendi kalıbına sokmaya hakkı olmamalıdır.
Bu ilkeyi soyut olarak kabul etmek kolaydır; zor olan, onu gündelik hayatın karmaşası içinde uygulayabilmektir. Hayatın içine girince zorlaşır. Çünkü zarar dediğimiz şey her zaman açık seçik değildir. Bir fikir zarar verir mi? Bir yaşam biçimi toplumu bozar mı? Bir insanın kendisine zarar veren bir karar alma hakkı var mıdır? Aile, “senin iyiliğin için” diyerek bir insanın hayatına ne kadar karışabilir? Devlet, yurttaşı onun adına korurken nerede durmalıdır? Toplum, ahlakı koruduğunu söylerken insanın vicdanına, özel hayatına ve seçimlerine ne zaman el uzatmaya başlar?
Mill’in kitabı bu sorulara kolay cevaplar vermez; okura daha çok nerede durup düşünmesi gerektiğini gösterir. Daha çok bir dikkat kazandırır. Bir kişiye müdahale etmeden önce, onun gerçekten başkasına zarar verip vermediğini düşünmeye çağırır. Belki de asıl ayrım burada başlar. Zarar ile rahatsızlık aynı şey değildir.
Toplumlar çoğu zaman rahatsızlık ile zararı birbirine karıştırır. Biri farklı giyinir, rahatsızlık doğar. Biri başka türlü inanır, rahatsızlık doğar. Biri inanmaz, başka türlü sever, başka türlü yaşar, başka türlü yazar, başka türlü çizer. Bazen bu farklılık bize zarar verdiği için değil, alıştığımız düzeni bozduğu için ağır gelir. Sonra bu ağırlık, toplumun zararı gibi anlatılmaya başlanır.
Mill’in kıymetli tarafı biraz da buradadır. Hemen hüküm vermek yerine düşünmeyi yavaşlatır. İnsan kendi huzurunu evrensel kural sanıyor olabilir. Kendi alışkanlığını ahlak, kendi rahatını düzen, kendi korkusunu kamu yararı gibi anlatıyor olabilir. Mill’in özgürlük düşüncesi bu karışıklığın içinden geçerek sorar. Burada gerçekten bir zarar mı var, yoksa farklı olana tahammül mü zorlanıyor?
Özgürlük fikrinin tarih içindeki yolculuğuna bakınca Mill’in kaygısı daha iyi anlaşılır. 1215’te İngiltere’de Magna Carta imzalandığında mesele bugünkü anlamıyla bütün insanların özgürlüğü değildi. Daha çok kralın keyfi gücüne bir sınır koyma arayışıydı. Kral John, baronlar, hukuk ve iktidar arasındaki gerilim, ileride çok daha geniş bir hak fikrine dönüşecek yolun erken taşlarından biri oldu. Kral bile her istediğini yapamaz düşüncesi, insanlık tarihinde küçük görünse de derin bir kırılmaydı.
On yedinci yüzyıl İngiltere’sinde Kral I. Charles ile Parlamento arasındaki çatışma, 1640’ların iç savaşına kadar vardı. 1689 Haklar Bildirisi ile parlamentonun ve hukukun ağırlığı arttı. Burada özgürlük, mutlak iktidarın sınırlandırılması meselesi olarak görünür hale geldi.
1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirisi özgürlük fikrine başka bir ses verdi. İnsanların doğuştan bazı haklara sahip olduğu söylendi. Fakat o güzel sözlerin gölgesinde kölelik devam etti. Yerli halklar dışlandı. Kadınlar siyasal hayatın dışında kaldı. Bu durum, özgürlük tarihinin en acı taraflarından birini gösterir. İnsanlık çoğu zaman önce büyük sözleri söyler, sonra o sözlerin kimleri gerçekten kapsayacağını tartışır.
1789 Fransız Devrimi de özgürlük fikrini büyüttü. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, insanların haklar bakımından özgür ve eşit doğduğunu ilan etti. Fakat birkaç yıl sonra Terör Dönemi başladı. Robespierre ve Jakobenler, devrim adına baskının nasıl kurulabileceğini gösterdi. Özgürlük kelimesi, iktidar tutkusuyla yan yana geldiğinde kendi anlamından uzaklaşabilir. Devrimlerin, bildirilerin ve büyük siyasal sözlerin bize bıraktığı ders biraz da budur. Bir kavramın güzel olması yetmez; o kavramın kimin elinde, kimin adına ve kime karşı kullanıldığına da bakmak gerekir.
1848 devrimleri Avrupa’da yeni bir dalga yarattı. Halklar anayasa, temsil, sosyal adalet ve ulusal birlik istedi. Birçok hareket bastırıldı ama iz kaldı. Sanayi toplumunun meseleleri artık görmezden gelinemiyordu. İşçiler, kent yoksulları, gazeteler, sendikalar ve yeni siyasal örgütlenmeler sahneye çıkıyordu. Mill’in yaşadığı dünya böyle bir dünyaydı. Eski baskı biçimleri bitmemişti. Yeni baskı biçimleri de doğmuştu.
1859’da Mill’in Özgürlük Üzerine’si yayımlandı. Aynı yıl Darwin’in Türlerin Kökeni de çıktı. Darwin doğaya, Mill topluma bakıyordu. İkisi de insanın alıştığı kabulleri sarsıyordu. Darwin canlılığın değişimini, Mill ise insanın toplum içinde nasıl kendi kalabileceğini tartışmaya açıyordu. Bu iki kitabı yan yana koyunca, 19. yüzyıl insanının hem doğayı hem toplumu yeniden anlamaya çalıştığı görülür.
Mill’in ifade özgürlüğü üzerine söyledikleri bugün de insanı düşündürür. Ona göre yanlış fikirlerin bile söylenmesine izin verilmelidir. Çünkü yanlış bir fikirle tartışmak, doğru bildiğimiz şeyi canlı tutar. Susturulan fikir doğruysa, hakikate haksızlık edilmiş olur. Kısmen doğruysa, onu dinlemeden kendi eksiğimizi görmek zorlaşır. Bu düşünce okurken kolay kabul edilir; asıl güçlük, sevmediğimiz bir fikrin de konuşma hakkı olduğunu kabul edince başlar. İnsan sevmediği fikrin özgürlüğünü savunmakta zorlanır. Kendi mahallesinin sözünü özgürlük, karşı mahallenin sözünü tehlike saymaya yatkındır.
Bugünün dünyasında bu yatkınlık daha da belirginleşti. Herkes konuşuyor gibi görünüyor; fakat herkesin gerçekten konuşup konuşamadığı ayrı bir sorudur. Sosyal medya insana söz alanı açtı. Bunun yanında öfkenin, acele hükmün, bağlamından koparmanın ve topluca üzerine yürümenin de alanını büyüttü. Eskinin mahalle baskısı sokakta, ailede, yakın çevrede hissedilirdi. Bugün ekranın içinde daha büyük bir mahalle var. İnsan bazen yasaklanmadan susuyor. Çünkü kalabalığın ne yapacağını biliyor.
Mill’in çoğunluk uyarısı bu yüzden eskimiyor. Bugün çoğunluk yalnız sandıktaki sayı değildir. Trend olan görüş de çoğunluk gibi davranabilir. Alkış alan cümle de çoğunluk gibi davranabilir. Görünürlük kazanan öfke de çoğunluk gibi davranabilir. Algoritmanın önümüze daha sık çıkardığı ses de çoğunluk hissi yaratabilir. Bir düşünceyi insanlar gerçekten mi seçiyor, yoksa o düşünce onlara sürekli gösterildiği için mi güçlü görünüyor, bunu anlamak giderek zorlaşıyor.
Özgürlük kavramı da bu süreçte epey yıprandı. Bir zamanlar kralın keyfine karşı özgürlük deniyordu. Sonra kilisenin dogmasına karşı düşünce özgürlüğü savunuldu. Aristokrasiye karşı yurttaşlık hakları, köleliğe karşı insan onuru, erkek egemen düzene karşı kadın hakları, sömürgeciliğe karşı halkların kendi kaderini belirleme hakkı konuşuldu. 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, İkinci Dünya Savaşı’nın büyük yıkımından sonra insan onurunu merkeze alan ortak bir dil kurmaya çalıştı.
Bugün özgürlük başka bir sınavdan geçiyor. Görünürde daha çok seçenek var. İnsanlar daha çok konuşuyor, daha çok yazıyor, daha çok paylaşıyor, daha çok görünüyor. Fakat aynı zamanda daha çok izleniyor, ölçülüyor, sınıflandırılıyor ve yönlendiriliyor. Piyasa özgür seçimden söz ediyor. Reklamlar ne istediğimizi bizden önce biliyor gibi davranıyor. Algoritmalar önümüze neyin çıkacağını belirliyor. Siyaset, medya ve dijital platformlar duygularımızı sürekli uyarıyor. Korku, öfke, beğeni, ait olma isteği ve dışlanma kaygısı insanın karar alanına sessizce dokunuyor.
Burada Mill’in kitabı artık geçmişte kalmış bir düşünce metni gibi okunmaz; bugünün insanını da yoklayan canlı bir soruya dönüşür. İnsan gerçekten kendi fikrini mi kuruyor, yoksa önüne getirilen fikirler arasında mı dolaşıyor? Gerçekten seçiyor mu, yoksa seçenekleri önceden düzenlenmiş bir vitrinde mi geziniyor? Gerçekten konuşuyor mu, yoksa alkış alacağını düşündüğü cümleleri mi seçiyor?
Mill’in düşüncesini bugüne taşıyan önemli noktalardan biri de burada görünür. Sistem bazen bireyin elindeki kişisel özgürlüğü usulca alıp yerine daha büyük ve daha parlak bir söz koyabilir. Özgür toplum gibi. Ortak yarar gibi. Genel ahlak gibi. Kamu düzeni gibi. Bu sözlerin hayatta karşılığı vardır. Toplumun huzuru, güvenlik ve ortak hayat elbette önemlidir. Fakat bu büyük sözlerin içinde bireyin sesi kayboluyorsa, orada özgürlük fikri yeniden düşünülmelidir.
Toplum adına kim konuşuyor? Devlet mi, çoğunluk mu, gelenek mi, piyasa mı, medya mı, güçlü şirketler mi, uluslararası çıkar ağları mı? Bir toplum kendini özgür diye anlatabilir. Fakat o toplumda insan kendi düşüncesini söylemeye çekiniyorsa, kendi yolunu denemeye korkuyorsa, kendi vicdanıyla durduğunda yalnız bırakılıyorsa, o özgürlük anlatısında bir eksik vardır.
Burada Mill’i kaba bir bireycilik gibi okumak da haksızlık olur. İnsan başkasına değmeden yaşamaz. Her sözün, her tercihin, her davranışın bir çevresi vardır. Ortak hayatın kurala, nezakete, sorumluluğa, ölçüye ve hukuka ihtiyacı vardır. Birinin özgürlüğü başkasının onurunu, canını, hakkını, emeğini ve güvenliğini ezme hakkı olamaz. İftira özgürlük değildir. Tehdit özgürlük değildir. Şiddet çağrısı özgürlük değildir. Güçlünün zayıfı ezmesi özgürlük değildir. Sokağa izmarit ya da çöp atmak da özgürlük değildir. Aklına gelen her sözü patavatsızca söylemek de özgürlük değildir. Özgürlük, insanın başkasını hesaba katmadan genişlemesi değil; kendi alanını kurarken başkasının hayat alanını da gözetebilmesidir.
Bunun tersi de geçerlidir. Toplum adına bireyi boğmak, ahlak adına insanın iç dünyasına el koymak, güvenlik adına herkesi sürekli gözetlemek, gelenek adına hayatı dondurmak da özgürlüğü korumaz. İnsanların aynı biçimde düşünmeye, aynı biçimde konuşmaya ve aynı biçimde yaşamaya zorlandığı yerde dışarıdan düzen görülür; fakat içeride insanın kendi olma imkânı daralır. Mill’in kıymeti, bu iki uç arasında bir düşünme alanı açmasında yatar. İnsan hem kendi hayatının sahibi olmalı hem de başkasının hayat alanına zarar vermemelidir. Söylemesi kolay, yaşaması zor bir dengedir bu.
Bu denge en çok gündelik hayatta görünür. Evde bir çocuk gerçekten soru sorabiliyor mu? Okulda öğrenci ezberi bozduğunda ciddiye alınıyor mu? İşyerinde çalışan yöneticisine başka türlü düşündüğünü söyleyebiliyor mu? Sanatçı, alışılmış beğeninin dışına çıktığında kendine yer bulabiliyor mu? Bir yurttaş kendi mahallesini eleştirdiğinde hain, nankör, bozguncu, ukala ya da huzursuz kişi muamelesi görüyor mu? Bunlar büyük felsefe soruları gibi durmayabilir. Fakat özgürlük biraz da buralarda sınanır.
Mill bireyselliği önemserken bencilliği övmez. Bireysellik, insanın kendi kişiliğini geliştirme hakkıdır. Kendi yolunu deneme, yanılma, öğrenme ve değişme hakkıdır. Herkesin aynı düşündüğü, aynı yaşadığı, aynı korktuğu ve aynı sustuğu yerde düzen olabilir; fakat canlılık zor doğar. Toplumun gelişmesi, farklı insanların kendi yollarını deneyebilmesine de bağlıdır.
Bu düşüncenin kültür sanatla bağı açıktır. Sanat çoğu zaman toplumun duymaya hazır olmadığı sesi önden duyar. Roman, şiir, tiyatro, sinema, resim ve müzik insanın saklı kalmış taraflarını gösterir. Bir toplumda ifade alanı daralırsa sanat da daralır. Sanat daraldığında toplumun kendine ayna tutma gücü zayıflar. Çünkü sanat güzel vakit geçirmenin yanında, insanın kendi yalanıyla, korkusuyla ve vicdanıyla karşılaşma yeridir.
Mill’in kitabı bugünün kavram kargaşasını da düşündürür. Özgürlük, demokrasi, hakikat, güvenlik, ahlak, kamu yararı, milli irade ve insan hakları gibi kelimeler çok sık kullanılıyor. Çok kullanılan kelimelerin başına tuhaf bir şey geliyor. Bir süre sonra herkes aynı kelimeyi söylüyor ama herkes başka bir şey anlatıyor. Kelime kalıyor, anlam dağılıyor. Bu yüzden derin okuma artık kitaplarla sınırlı bir alışkanlık değil. Hayatı, siyaseti, medyayı, toplumu ve insan ilişkilerini anlayabilmek için de gerekli.
Bir kavram duyulduğunda onun büyüsüne hemen kapılmamak gerekir. Özgürlük denildiğinde insanın hayatı gerçekten genişliyor mu? Güvenlik denildiğinde insanın onuru da korunuyor mu? Ahlak denildiğinde merhamet var mı? Kamu yararı denildiğinde kamu dediğimiz şey gerçekten herkesi kapsıyor mu? Toplum denildiğinde tek tek insanların sesi duyuluyor mu?
Bu sorular kimseye ders vermek için değil, anlamak için sorulmalıdır. Çünkü insan çoğu zaman kendi özgürlüğünü kolay savunur. Zor olan, hoşlanmadığı fikrin de konuşma hakkını kabul etmektir. Zor olan, kendisine benzemeyen insanın hayat alanını tanımaktır. Zor olan, kendi mahallesinin baskısını da görebilmektir.
Mill’in Özgürlük Üzerine’si eski bir felsefe metni gibi değil, insanın düşünme alışkanlıklarını yoklayan bir kitap gibi okunabilir. Bugünün sosyal medya kalabalığı, aile içindeki iyi niyetli müdahaleler, kurumların sessiz hizaya sokma biçimleri, toplum adına kurulan büyük cümlelerin içinde kaybolan tek bir insan… Bütün bunlar Mill’in açtığı sorularla yeniden düşünülebilir.
Özgürlük, büyük meydanlarda söylenen parlak bir söz olmaktan önce, insanın kendi hayatında nefes alabilmesidir. Kendi aklıyla düşünebilmesi, kendi vicdanıyla durabilmesi, başkasına zarar vermeden kendi yolunu arayabilmesidir. Bir toplumun özgür olup olmadığını anlamak için yalnız kanunlara bakmak yetmeyebilir. İnsanların fısıltıyla konuşup konuşmadığına da bakmak gerekir.
İnsanlar kendi fikrini söylemeden önce çok uzun düşünüyorsa, eleştiri hemen düşmanlık gibi algılanıyorsa, farklılık tehdit gibi görülüyorsa, itiraz huzursuzluk sayılıyorsa, orada özgürlük kelimesi dolaşsa bile ruhu zayıflamış olabilir.
Mill’i bugün hâlâ okunur kılan taraf da buradadır. Okuru kendi kesinliklerinden biraz uzaklaştırır. Büyük sözlerin içindeki küçük insanı görmeye çağırır. Toplumun, çoğunluğun, piyasanın, geleneğin ve hatta iyi niyetin bile bazen insanın özgür alanına fazla yaklaşabileceğini hatırlatır.
Sonunda geriye sade ama ağır bir soru kalır.
Toplum özgür denirken, birey kendi sesini kısmak zorunda kalıyorsa, orada özgürlüğün anlamı yeniden düşünülmelidir.




