Bu akşam Point Kültür Sanat Kitap Kulübü’nde 10. kitap söyleşimizi, John Steinbeck’in unutulmaz eseri Fareler ve İnsanlar üzerine yaptığımız buluşmayla tamamladık.
Kitap ve film etkinliklerimize katılan dostlarımız bilir. Biz bir eseri konuşurken konuyu olay örgüsünün dar sınırında bırakmamaya çalışırız. Bir romanın, bir filmin, bir şiirin arkasındaki dönemi, insanları, geçim düzenini, sınıf ilişkilerini, inançları, siyasal gerilimleri ve gündelik hayatı da görmeye çalışırız.
Çünkü bir romanı yalnızca olay örgüsüyle okumak, bir insanı yalnızca fotoğrafına bakarak tanımaya benzer. Yüzünü görürüz ama hangi yollardan geçtiğini, neye sevindiğini, neyle yaralandığını, hangi çağın içinde soluk aldığını tam bilemeyiz.
Edebiyat da roman da boşlukta doğmaz. Hiçbir sanat eseri, kendi çağından, insanından, geçim düzeninden ve toplumsal ikliminden ayrı düşünülemez. Her eserin arkasında bir insan; o insanın arkasında da bir toplum, bir tarih, bir dönem ve çoğu zaman ilk bakışta görünmeyen derin bir hayat düzeni vardır.
John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar romanı tam da böyle okunması gereken kitaplardan biridir. Kitabın özgün adı Of Mice and Men'dir. Türkçeye Fareler ve İnsanlar olarak çevrilmiştir. İlk kez 1937 yılında, New York’ta Covici, Friede tarafından yayımlanmıştır.
Tür olarak kısa roman, yani novella kabul edilir. Novella, öykü kadar kısa olmayan, klasik roman kadar geniş bir hacme yayılmayan, yoğunlaştırılmış bir anlatı biçimidir. Steinbeck bu metni öyle kurar ki kitap okurken de sahnede izlerken de canlılığını korur. Nitekim eser aynı yıl üç perdelik bir oyun olarak sahneye uyarlanmış, Broadway’de 23 Kasım 1937’de açılmış ve Mayıs 1938’e kadar 207 kez sahnelenmiştir.
Bu eserin sahneyle kurduğu güçlü bağ Türkiye’de, hatta Kocaeli’de de karşılık bulmuştur. Fareler ve İnsanlar, Kocaeli Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenmiş; uzun yıllar kapalı gişe oynayarak geniş bir izleyici kitlesine ulaşmıştır. Bu da romanın yalnızca sayfada değil, sahnede de yaşayan bir metin olduğunu gösterir. Çünkü George ile Lennie’nin hikâyesi, 1930’ların Amerika’sından çıkıp başka coğrafyalarda da aynı soruyu sordurur. İnsan hangi koşullarda hayal kurar, hangi koşullarda o hayali kaybeder?
Romanın olayları Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kaliforniya’nın Salinas Vadisi çevresinde, özellikle Soledad yakınlarındaki bir çiftlik ortamında geçer. Bu coğrafya Steinbeck için sıradan bir dekor değildir. Tarlaları, çiftlikleri, göçmen işçileri, mevsimlik emekçileri ve tutunamayan insanlarıyla onun edebiyatının ana damarlarından biridir.
Kitap, Büyük Buhran yıllarının gölgesinde yazılmıştır. İşsizlik, yoksulluk, yerinden edilme ve güvencesiz çalışma, romanın arka planında sessiz ama sürekli hissedilir.
Ana kişiler George Milton, Lennie Small, Candy, Slim, Crooks, Curley, Curley’nin eşi, Carlson ve çiftlik sahibidir. Fakat romanı asıl taşıyan şey, iki göçebe tarım işçisinin dostluğu ve küçük bir toprağa sahip olma düşüdür. Bu düşe yoksulluk, yalnızlık, dışlanma, bakım, güç, şiddet ve kader duygusu eşlik eder.
Kitabın adının arkasında İskoç şair Robert Burns vardır. Burns, 1759’da İskoçya’da doğmuş, halkın diliyle yazdığı şiirlerle tanınmış, İskoçya’nın ulusal şairi kabul edilmiş bir isimdir. Onun şiirlerinde soyluların değil, tarlada çalışanların, yoksulların, sıradan insanların, doğanın ve kırılgan hayatların sesi duyulur. Steinbeck’i Burns’e yaklaştıran bağ da buradadır.
Burns’ün To a Mouse adlı şiiri, tarlayı sürerken sabanıyla bir farenin yuvasını bozan bir çiftçinin o küçük canlıya duyduğu mahcubiyetten doğar. Şair, dağılan bir fare yuvasına bakarken insanın da hayatta ne kadar korunaksız olduğunu görür.
Şiirin en can alıcı düşüncesi şudur.
Yalnız değilsin, küçük fare.
En iyi kurulmuş planlar bile bozulur.
Farelerin de insanların da
Özenle kurduğu düzen
Bir anda tersine dönebilir.
Sevinç diye beklediğimiz şeyin yerinde
Bazen acı ve keder kalır.
Steinbeck’in romanı bu düşüncenin içinden yürür. Burns’ün faresinin yuvası nasıl bir saban darbesiyle dağılıyorsa, George ile Lennie’nin küçük çiftlik hayali de hayatın sert düzeni içinde dağılır. Birinde tarla, saban ve yaklaşan kış vardır. Diğerinde çiftlik, patron, güvencesiz emek, yalnızlık ve şiddet vardır. Aradan yıllar geçer; ama insanın kırılganlığı değişmez.
Kitapta bu hayalin en sıcak anlatıldığı sahnelerden birinde George, Candy ve Lennie neredeyse çocukça bir sevinçle geleceği kurmaya başlarlar. George, “Kalkar gideriz. Kimseden izin istemeyiz,” der. Lennie hemen araya girer: “Tavşanlara da otlarını veririz.” Candy ise o düşe kendi yorgun bedeniyle katılır; sobayı, köpeğini, orada nasıl yaşayacaklarını düşünür. George sonunda onları uyarır: “Kimseye söz etmeyin bundan. Bir tek üçümüz bileceğiz.”
Ne kadar tanıdık bir insanlık hâli. Bir gün çekip gitmek, kimseye hesap vermeden yaşamak, emeğinin karşılığını kendi evinde, kendi toprağında, kendi kapısının önünde görmek… Bu yalnızca George ile Lennie’nin hayali değildir. Geçmişten bugüne, yoksulun, göçmenin, işçinin, borçlunun, tutunmaya çalışan herkesin içinde bir yerde duran kadim istektir. Küçük bir ev, sıcak bir soba, doyacak bir hayvan, yanında güveneceği bir dost ve “artık buradan kimse bizi kovamaz” duygusu yeter. Steinbeck’in romanındaki küçük çiftlik düşü bu yüzden bu kadar dokunur. Çünkü o düş, mülkten önce güvenlik; zenginlikten önce insan gibi yaşama arzusudur.
Romanın merkezinde George ile Lennie vardır. İkisi de çiftlikten çiftliğe dolaşan gezgin tarım işçileridir. George akıllı, dikkatli, hesaplı ve yorgun bir adamdır. Lennie ise iri gövdeli, çok güçlü ama zihinsel olarak çocuk saflığında biridir.
George onu korur, yönlendirir, azarlar, toparlar. Lennie de George’a yalnız olmadığını hissettirir. Bu ilişki düz bir arkadaşlık değildir. İçinde dostluk vardır, bakım vardır, sorumluluk vardır, öfke vardır, suçluluk vardır. Birbirlerine hem yük hem yuvadırlar.
İkisinin hayali küçük bir toprak parçasıdır. Kendi evlerinde yaşayacaklar, tavukları, sebzeleri, tavşanları olacaktır. Kimse onları kovamayacak, kimse sabah nereye gideceklerini söylemeyecek, kimse ücretlerini kesemeyecektir.
Bu hayal, ilk bakışta küçük bir çiftlik düşü gibi görünür. Ama güvencesiz insan için güvenli bir yatak, kendi kapısı, kendi toprağı büyük bir meseledir. Bazen özgürlük önce barınmak, doymak ve yarına kalabilmektir.
Çiftlik küçük bir toplum gibidir. Herkes aynı yerde çalışır ama herkesin yükü başkadır.
Candy yaşlı ve sakat bir işçidir. Artık işe yaramaz görülme korkusuyla yaşar. Yaşlı köpeğinin öldürülmesi, onun kendi geleceğini görmesi gibidir.
Crooks siyah bir seyistir; diğerlerinden ayrı yerde kalır. Onun odası, ırkçılığın duvara, kapıya ve mesafeye dönüşmüş halidir.
Curley’nin eşi ise adını bile duymadığımız bir kadındır. Erkeklerin dünyasında ya tehdit olarak görülür ya arzu nesnesi olarak. Oysa onun da gençlik hayalleri, görülme isteği, konuşacak birine duyduğu ihtiyaç vardır.
Slim romandaki en dingin ve sezgili kişidir. Bağırmadan saygı görür. Curley, korkusunu saldırganlıkla örten bir erkektir. Carlson sert, faydacı ve duygusuzdur.
Lennie ise romanın en zor sorusunu taşır. O kötü biri değildir. Sevmek ister, okşamak ister, yakınlık ister. Fakat gücünü ayarlayamaz. İyi niyetin her zaman iyi sonuç doğurmadığını onun üzerinden görürüz. Bu da romanı kolay bir merhamet hikâyesi olmaktan çıkarır.
Fareler ve İnsanları güçlü kılan şey, kişileri tek kelimeyle açıklamaya izin vermemesidir. George iyi bir dosttur ama yorgundur, sertleşmiştir, bazen çaresizdir. Lennie masumdur ama korunmadığında tehlikeli olabilir. Curley’nin eşi kötücül bir figüre indirgenemez; kendi hayatına sıkışmış genç bir kadındır. Crooks mağdurdur ama dışlanmışlığın içinde sertleşmiştir.
Steinbeck insanı ne yüceltir ne de kolayca mahkûm eder; Onu yarasıyla, korkusuyla, eksikliğiyle gösterir.
Romanı kendi çağının toplumuyla birlikte okuduğumuzda daha geniş bir anlam alanı açılır. Karl Marx’ın emek, mülksüzlük ve yabancılaşma düşüncesi, George ile Lennie’nin hayatını anlamaya yardım eder. Çünkü insan çalışarak yalnızca para kazanmaz; emeğiyle kendini de kurar. Toprağı, aracı, evi ve güvencesi olmayan insan, kendi hayatının sahibi olmaktan uzaklaşır. George ile Lennie’nin küçük toprak hayali bu yüzden sıradan bir mülk edinme isteği değildir. Kendi emeklerinin ve hayatlarının sahibi olma arzusudur.
Emile Durkheim’ın toplumsal bağ ve anomi kavramı romanın yalnızlık duygusunu açar. Durkheim, toplumdaki ortak değerler ve bağlar zayıfladığında insanın yönünü kaybettiğini, yalnızlaştığını ve savrulduğunu söyler. Çiftlikteki insanlar aynı yerde çalışır ama birbirlerine gerçek anlamda tutunamazlar. George ile Lennie’nin dostluğu bu yüzden farklıdır. Onların bağı, bağsız bir dünyada küçük ama güçlü bir sığınak gibidir.
Erving Goffman’ın damgalanma kavramı Lennie, Crooks, Candy ve Curley’nin eşini anlamak için yerindedir. Goffman’a göre toplum bazı insanları önce insan olarak değil, üzerlerine yapıştırılan bir etiketle görür. Lennie zihinsel farklılığıyla, Crooks siyah oluşuyla, Candy yaşlı ve sakat bedeniyle, Curley’nin eşi ise kadınlığı ve “tehlikeli” görülmesiyle damgalanır. Böyle olunca insanın adı, sesi ve hikâyesi geri çekilir.
Simone de Beauvoir’nın kadınlık üzerine düşünceleri, romandaki adı olmayan kadına başka bir gözle bakmamızı sağlar. Beauvoir, kadının çoğu zaman kendi başına bir özne olarak değil, erkeğe göre tanımlanan bir varlık olarak konumlandırıldığını söyler. Curley’nin eşinin romanda kendi adıyla değil, “Curley’nin karısı” olarak anılması bu yüzden anlamlıdır. O çiftlikte herkesin gözü önündedir ama gerçek hikâyesi kimse tarafından duyulmaz.
Michel Foucault’nun normal ve anormal üzerine soruları Lennie’nin kaderini düşündürür. Foucault, toplumların kimi insanları “normal”, kimilerini “tehlikeli” ya da “denetlenmesi gereken” kişiler olarak ayırma biçimleriyle ilgilenir. Lennie kötü biri değildir. Ama farklılığı, kontrolsüz gücü ve korunaksızlığı onu toplumun gözünde tehlikeli biri haline getirir.
Roman burada zor bir soru sorar. Bir insanı asıl tehlikeli yapan kendi yapısı mıdır, yoksa onu anlayacak, koruyacak ve taşıyacak toplumsal düzenin yokluğu mu?
Bugün bu romanı okurken 1930’ların Amerika’sıyla sınırlı kalmayız. Kendi çağımıza da bakarız. Güvencesiz çalışanlara, göçmen emeğine, yaşlanan insanların korkusuna, bakım ihtiyacı olanların korunaksızlığına, kadınların duyulmayan sesine, dışarıda bırakılanların yalnızlığına bakarız.
Sonra bakışımız biraz daha genişler. Dünyanın birçok yerinde savaşların, zorunlu göçlerin, yoksulluğun, otoriterleşen yönetimlerin, sertleşen sınırların ve artan şiddetin insanların yuvasını, geçimini, dilini, hatırasını ve geleceğini nasıl dağıttığını görürüz. Bu çağın en ağır taraflarından biri de, insanı merkeze almayan siyaset dilidir. Gücü vicdandan, çıkarı insandan, ikbali ortak hayattan üstün tutan her anlayış, George ile Lennie gibilerin dünyasını biraz daha daraltır.
Steinbeck’in anlattığı dünya geçmişte kalmış değildir. Başka kıyafetler giymiş, başka işyerlerine, başka şehirlere, başka hayatlara yayılmıştır.
Romanın son sahnesi, kitabın bütün yükünü bir anda George’un eline bırakır. Lennie kötü biri değildir. İçinde kin, hesap, kötülük yoktur. Sevmek ister, yakın olmak ister, kendini güvende hissetmek ister. Ama gücünü denetleyemez. Korkuya kapıldığı anda Curley’nin eşinin ölümüne yol açar. Bu ölüm görmezden gelinemez. Çünkü o kadın da adı bile verilmeyen, kendi hayalleri yarım kalmış genç bir insandır.
George’un Lennie’yi vurması bu yüzden kolay bir cümleyle açıklanamaz. Ona “hak etti” diyemeyiz. George’a da rahatça “doğru yaptı” diyemeyiz. George, Curley ve adamlarının Lennie’yi yakaladıklarında onu dinlemeyeceklerini, anlamaya çalışmayacaklarını bilir. O an orada adalet değil, öfke işleyecektir. Büyük ihtimalle Lennie aşağılanacak, hırpalanacak ve linç edilecektir.
Bu yüzden George, Lennie’nin son anını onların eline bırakmaz. Ona yine küçük çiftlik hayalini anlatır. Tavşanları, kendi evlerini, kimsenin onları kovamayacağı o yeri… Lennie son kez bu hayalin içinde kalırken George tetiği çeker. Sahnenin insanı sarsan tarafı da buradadır. Bir kadın ölmüştür. Lennie ne yaptığını tam olarak kavrayamaz. George ise sevdiği insanı korumakla onun hayatına son vermek arasında korkunç bir yere sıkışır. Steinbeck bu sahnede okura hazır bir hüküm vermez. Bizi en zor soruyla baş başa bırakır. Bir insan kötü olmadığı halde büyük bir yıkıma yol açarsa, onu nasıl anlamalıyız? Ve bir dünya, korunması gereken birini koruyamayacak kadar sertleşmişse, orada asıl suç kimin omzunda kalır?
Bu sahnenin bıraktığı sızı, Yeşil Yol filminde John Coffey’nin kaderini izlerken hissettiğimiz duyguya da yakındır. Lennie de Coffey gibi kötü biri değildir; ama iyi olmak, onu taşıyamayan bir dünyanın içinde hayatta kalmasına yetmez.
Fareler ve İnsanlar okurun zihninde biraz da bu yüzden kalır. George ile Lennie’nin düşü küçük bir çiftlikti; fakat o düş, roman boyunca iki yorgun insanın birbirine tutunma biçimine dönüşür. Sonunda anlarız ki bir insanın hayalini anlamadan, onun acısını da anlayamayız.
Steinbeck’in ezber bozan kıssadan hissesi belki de buradadır. İnsanı bazen kötülükten çok, iyiliği koruyacak bir düzenin yokluğu yıkar.




