Bir evin salonunda 150’ye 150 santimetrelik boş bir alan düşünün. Kenarda tablo yok. Ortada bronz bir gövde yok. Mermer, ahşap, kil, cam, kaide, gölge yok. Gözünüzün tutunacağı hiçbir şey yok. Fakat size bir belge gösteriliyor. Bu boş alanın bir sanat eseri olduğu söyleniyor.
İtalyan sanatçı Salvatore Garau, Io Sono, yani “Ben Varım” adını verdiği fiziki varlığı olmayan “maddi olmayan heykel”ini 2021’de Milano’daki Art-Rite müzayede evinde yapılan açık artırmada yaklaşık 15.000 avroya sattığında haberin ilk etkisi şaşkınlıktı. Sonra alay edildi. Sonra kızgınlık. Ardından aynı soru birçok insanın zihninde dönmeye başladı.
Ortada görünen hiçbir şey yoksa, satılan şey gerçekten nedir?

Garau’nun heykeli taş gibi değil. Bronz gibi yer kaplamıyor. Bir taşıma sandığına konmuyor. Güneş vurduğunda gölge bırakmıyor. Fakat adı var. Belgesi var. Satış kaydı var. Hikâyesi var. Üzerinden yürüyen bir tartışma var.
Burada meseleyi heykelin dışına taşımak gerekiyor. Çünkü tartışma yalnızca sanatın ne olduğu ile ilgili değil; bizim neye değer verdiğimiz, neye inandığımız, neyi var saydığımız ve hangi boşlukları anlamla doldurduğumuzla da ilgili.
Görünmeyen heykel, heykel olarak değil, hikâyesi sayesinde sanat olayı olarak var oluyor.
Bu düşünce önemli olabilir ama aynı zamanda risklidir. Çünkü fazla büyütülür ve genişletilirse her iddia sanat, her boşluk eser, her belge hakikat sayılabilir. O yüzden soruyu sıkı tutmak gerekir.
Bu boşluk bize gerçekten bir şey düşündürüyor mu, yoksa kendini konuşturmayı mı başarıyor?
Kavramsal sanat, 1960’lardan itibaren sanat eserini resim, heykel ya da fiziksel nesneyle sınırlı görmeyen bir alan açtı. Yazılı öneriler, belgeler, talimatlar, performanslar ve sanatçı beyanları eserin parçası haline geldi. Fikir, nesnenin önüne geçti. Fakat fikir derinleşmediğinde, belge hakikatin yerine geçtiğinde, dil malzemenin yokluğunu taşıyamadığında kavramsal sanat hızla boş bir iddiaya dönüşebilir.
Kavramsal sanat, sanat eserinin değerini öncelikle kullanılan malzemede, el becerisinde ya da ortaya çıkan güzel nesnede değil, eserin kurduğu fikirde ve açtığı soruda arayan sanat anlayışıdır. Marcel Duchamp’ın bir pisuvarı Fountain adıyla sergiye önermesi bu hattın erken ve sarsıcı örneklerinden biridir. Joseph Kosuth’un One and Three Chairs çalışması bir sandalye, o sandalyenin fotoğrafı ve sözlük tanımını yan yana getirerek “gerçek olan hangisi?” sorusunu açar. Sol LeWitt, sanatçının fikrini eserin ana unsuru sayar. Yoko Ono’nun talimatlara dayalı işleri, Lawrence Weiner’in duvar yazıları ve On Kawara’nın tarih resimleri de sanatın nesneden çok düşünce, dil, kayıt, zaman ve izleyiciyle kurulan ilişki üzerinden var olabileceğini gösterir. Bu yüzden kavramsal sanatın en iyi örnekleri, göze hoş görünmekten önce zihni durdurur ve insana şu soruyu sordurur. Sanat dediğimiz şey tam olarak nerede başlar?
Bu bağlamda bakıldığında belki de bu olayda görünmeyen asıl şey heykel değil, heykelin etrafında çalışan değer üretme düzenidir. Açık artırma evi fiyat aralığı belirler. Sanatçı boşluğu düşünceyle açıklar. Sertifika yokluğa kayıt düşer. Koleksiyoner bu kayda bedel öder. Medya haberi büyütür. İzleyici şaşkınlığıyla bu dolaşıma katılır. Böylece olmayan bir nesne, oldukça gerçek bir piyasa olayına dönüşür.
Burada sanat kadar, çağın ikna mekanizması da konuşulmalıdır. Peki bu durumda ikna mekanizması konuyu sanat yapar mı? Zira bir şeyin etrafında güçlü bir anlatı kurulması, onun sanat olduğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Reklam da anlatı kurar, piyasa da değer biçer, kurumlar da onay üretir, medya da görünürlük sağlar. Fakat bunların hiçbiri tek başına bir boşluğu sanat eserine dönüştürmeye yetmez.
Bir işin sanat alanında karşılık bulabilmesi için, izleyicide sahici bir düşünce açması ve kendi bağlamı içinde tutarlı bir öneri taşıması gerekir. Aksi halde ortada sanat değil, iyi yönetilmiş bir algı süreci kalır.
Dolayısıyla bu olay kültür endüstrisi kavramı içinde de okunabilir. Çünkü görünmeyen heykeli görünür kılan şey yalnızca sanatçının fikri değildir; o fikri dolaşıma sokan piyasa, medya, sertifika, açık artırma ve prestij düzenidir.
Adorno ve Horkheimer’ın kullandığı anlamıyla kültür endüstrisi tam da burada kendini gösterir. Bir işin değeri, bazen taşıdığı düşünceden çok, etrafında kurulan haber değeri, tartışma gücü ve tüketilebilir hikâyeyle büyür.
Fakat burada dikkatli olmak gerekir. İkna mekanizması bir şeyi görünür kılabilir; onu sanat yapan şey ise görünürlüğün ötesinde açtığı sahici düşüncedir. Aksi halde ortada sanat değil, iyi paketlenmiş bir kültürel ürün kalır.
Bu mesele bizi Descartes’a da götürür. “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü, görünmeyen heykeli değil, onu düşünen insanı var eder. Sanatçı “görünmeyen bir heykel düşündüm” dediğinde, bu düşünce sanatçının zihinsel eylemini gösterir. Ama düşündüğü şeyin dış dünyada maddi bir heykel olarak var olduğunu kanıtlamaz.
Aynı ölçü kamusal hayatın dili için de geçerlidir. Bir sözün, rakamın ya da kararın varlığı, onu taşıyan makamın ağırlığıyla değil, insanın günlük hayatında bıraktığı karşılıkla anlaşılır. Kâğıtta iyi görünen iyileşme, ekranda parlayan oran, toplantı salonunda büyütülen laflar; sofraya, okula, iş yerine, hastaneye dokunmuyorsa, hakikatten çok reklamdır.
Günümüzde pek çok sanatçı görünür olamazken, görünmeyen bir heykelin görünür olması sanatın değil, çağın görünürlük düzeninin hikâyesidir.
Çünkü çağımızda görünürlük çoğu zaman derinlikle değil, dolaşıma girme hızıyla çalışıyor. Bir sanatçının yıllarca verdiği emek ses getirmiyor. Fakat “görünmeyen heykel satıldı” cümlesi tek başına haber değeri taşıyor. Kısa, çarpıcı ve tartışmalı. İnsanları hemen ikiye bölen bir cümle.
Hafta içinde yıllarını sanatla geçirmiş, bu kentin kültürel hayatı içinde çeşitli görevler üstlenmiş bir sanat insanını yaklaşık yirmi metrekarelik atölyesinde ziyaret ettim. Dört duvar resimlerle kaplıydı. Çuval bezine, ahşaba, köpük yüzeylere yapılmış çalışmalar birbirine yaslanmıştı. İki küçük masanın üzerinde kitaplar, dergiler, kâğıtlar ve notlar duruyordu.
Çayımızı içerken, bir sanatçının kişisel üretiminden çok, sanat ortamı içinde nasıl iz bıraktığını gösteren hikâyeler dinledim. Kuruluşunda bulunduğu yapılar, düzenlenen sergiler, bir eserini açık artırmada satarak elde ettiği geliri çalıştığı kurumda galeri kurulması için kullanması; bütün bunlar sanatın yalnızca bireysel üretim değil, bazen mekân, ilişki ve ortak hafıza kurma çabası olduğunu gösteriyordu.
O küçük atölyede bu hikâyeyi dinlerken aklıma ister istemez görünmeyen heykel geldi. Bir tarafta fiziksel gövdesi olmayan bir iş, sertifika ve haber değeriyle görünür hale geliyordu. Diğer tarafta ise bir eserden doğan gelir, başkalarının da görünebileceği bir galeriye dönüşüyordu.
Bu karşılaştırma birini küçültmek, diğerini yüceltmek için değil; sanatın toplumsal tarafını görmek için anlamlı. Sanat bazen tartışma açar, bazen mekân kurar. Bazen “Ben Varım” der, bazen daha sessiz bir yerden “Biz de var olalım” cümlesine yaklaşır.
Bu yüzden sanat ortamında görünürlük meselesini yalnızca piyasa, medya ya da kurumlar üzerinden okuyamayız. Emeğin görünür olması için kayıt, temas ve süreklilik de gerekir. Bir sanatçının sergilere gitmesi, başka üretimlere bakması, kendi hikâyesini kayda geçirmesi, bulunduğu çevreyle ilişki kurması bu yüzden önemlidir. Çünkü sanat hafızası kendiliğinden oluşmaz; insanlar birbirinin emeğini gördükçe, anlattıkça ve taşıdıkça oluşur.
Övgü, bir kişi ya da eser hakkında kurulan olumlu sözdür. Bazen hak edilmiş bir takdirdir, bazen nezaket cümlesidir, bazen çevre baskısıdır, bazen de görünürlük düzeninin ürettiği cilalı bir dildir.
Değer ise daha ağır bir şeydir. Bir eserin, sanatçının ya da emeğin zaman içinde bıraktığı iz, açtığı düşünce, kurduğu bağ, taşıdığı emek, teknik derinlik, estetik karşılık ve toplumsal hafızaya katkısıyla ilgilidir.
Bu yüzden her övülen şey değerli olmayabilir. Her değeri olan şey de zamanında övülmeyebilir.
Görünür olmak için hayata karışmak gerekir.
Ama bu da sınanmalıdır. Görünmeyen bir heykel nasıl var oluyor? Maddi gövdesiyle değil; hikâyesi, belgesi, satış kaydı, tartışması ve sanat tarihi göndermesiyle. Yani doğrudan değil, ilişkisel olarak.
O zaman şöyle düşünebilir miyiz;
Bir şey hikâyesi olduğu için var olmaz; hikâyesi sahici bir düşünce açtığında varlık kazanır.
Gündelik hayatta da görünmeyen heykellerle yaşıyoruz. Kartviziti büyük ama etkisi küçük insanlar. Ünvanı yüksek ama sözü yoksul olanlar. Raporlarda parlayan ama sahada karşılığı görülmeyen projeler. Görüntüsü güçlü, içi boş başarı hikâyeleri.
Ölçü önemlidir. Görünmeyen heykeli fazla büyütürsek, gerçek emeği küçültme riski doğar. Sanat düşünceden ibaret değildir. Düşünce, iyi bir eserde çoğu zaman malzemenin içinden konuşur.
Garau’nun görünmeyen heykeli sanatın bütününü temsil etmez. Ama sanatın sınırlarını tartışmak için iyi bir örnek oluşturur. Bizi “sanat nedir?” sorusunun yanına “değer nedir?”, “varlık nedir?”, “görünürlük nedir?” sorularını da koymaya zorlar.
Görünmeyen heykel bize boşluğu değil, boşluğu neyle doldurduğumuzu gösterir.
Garau’nun Ben Varım adlı görünmeyen heykeli, bize kendinden daha büyük bir soru bıraktı.
Ben varım diyen her şey gerçekten var mı?
Görünmeyen bir heykel bu soruyu açabiliyorsa, en azından bir şeyi başarmış demektir.
Bize yokluğun içinden varlığı düşündürmüştür.




