Point Kültür Sanat
Etkinlikler
Etkinlik TakvimiSergiler
Söyleşi & Atölye
SöyleşilerAtölyelerKitap Buluşmaları
Sahne Sanatları
TiyatroKonserlerKlasik MüzikOperaDansDinletiler / Performanslar
Sinema
SinemaFilm Buluşmaları
Koleksiyon

Eserler

Öne Çıkan EserlerKoleksiyon TuruYeni EklenenlerDijital Koleksiyon (HD / 360° / VR)

Sanatçılar

Tüm SanatçılarBireysel SanatçılarTopluluklar

Sergiler

Tüm SergilerGüncel SergilerYaklaşan SergilerGeçmiş Sergiler
Haberler & Yazılar
Tüm YayınlarMakalelerKültür Sanat Haberleri
Sözlük
Tüm MaddelerKavramlarKişilerOlgular
Hakkımızda
Kurumsal KimlikVizyon & MisyonDeğerlerimizSanatın Beş NoktasıBasındaKültürel Paydaşlarımız
İletişim
İletişim FormuOnline DanışmanlıkKonumWhatsApp Hattı

Etkinlikler

Etkinlik TakvimiSergiler
Söyleşi & Atölye
SöyleşilerAtölyelerKitap Buluşmaları
Sahne Sanatları
TiyatroKonserlerKlasik MüzikOperaDansDinletiler / Performanslar
Sinema
SinemaFilm Buluşmaları

Koleksiyon

Eserler

Öne Çıkan EserlerKoleksiyon TuruYeni EklenenlerDijital Koleksiyon (HD / 360° / VR)

Sanatçılar

Tüm SanatçılarBireysel SanatçılarTopluluklar

Sergiler

Tüm SergilerGüncel SergilerYaklaşan SergilerGeçmiş Sergiler

Haberler & Yazılar

Tüm YayınlarMakalelerKültür Sanat Haberleri

Sözlük

Tüm MaddelerKavramlarKişilerOlgular

Hakkımızda

Kurumsal KimlikVizyon & MisyonDeğerlerimizSanatın Beş NoktasıBasındaKültürel Paydaşlarımız

İletişim

İletişim FormuOnline DanışmanlıkKonumWhatsApp Hattı

Point.

Sanatın ulaşılabilir lüksü.

Keşfet
YayınlarEtkinliklerHakkımızda
Koleksiyon
Sanatçı ArşiviEserlerMakaleler
İletişim
Instagramİletişim FormuKocaeli, Türkiye

© 2025 Point Kültür Sanat. Tüm hakları saklıdır.

DESIGNED FOR ARTS

Makaleler yükleniyor...

Yükleniyor...
  1. Ana Sayfa›
  2. Makaleler›
  3. Kültür & Sanat›
  4. Neden Alkışlıyoruz?
Kültür & Sanat

Neden Alkışlıyoruz?

Sedat ÇİFTÇİOĞLU
Sedat ÇİFTÇİOĞLU
12 Eylül 2026 • 6 Dk Okuma • 8 Okunma
Neden Alkışlıyoruz?
"İki elimizi birbirine vurarak sanatçıya ne söylediğimizin, sandığımızdan daha uzun bir hikâyesi var.

Neden Alkışlıyoruz?

İki elimizi birbirine vurarak sanatçıya ne söylediğimizin, sandığımızdan daha uzun bir hikâyesi var.

Bir klasik müzik konserinde daha önce başınıza gelmiş olabilir. Orkestra güçlü bir akorla susar. Salon bir anlığına sessizleşir. Siz eserin bittiğini düşünür, ellerinizi kaldırırsınız. Tam ilk alkışı vurduğunuz sırada kimsenin size katılmadığını fark edersiniz. Eller havada kalır. Birkaç saniye sonra müzik yeniden başlar.

Meğer bölüm bitmiş, eser bitmemiştir.

Böyle anlarda insanın aklına garip bir soru gelir. Ne zaman alkışlayacağımızı kim belirledi? Daha temelini sorarsak, güzel bulduğumuz bir şey karşısında neden iki elimizi birbirine vuruyoruz?

Alkış o kadar sıradan bir davranış ki üzerinde düşünmeyiz. Bir konser biter, alkışlarız. Oyuncular selam verir, alkışlarız. Bir konuşmacı hoşumuza giden bir cümle kurar, yine alkışlarız. Bazen ayağa kalkarız. Bazen alkış uzadıkça uzar. Bazen de kimse ilk alkışı başlatmak istemez; herkes birbirine bakar.

İki elin çıkardığı ses, yüzyıllardır yalnızca “beğendim” anlamına gelmiyor. Alkış aynı zamanda “ben de buradayım”, “ben de böyle düşünüyorum”, “devam et” ve kimi zaman “hepimiz aynı anda aynı şeye karşılık veriyoruz” demenin bedensel yollarından biri.

Sözcüğün geçmişi bizi Roma’ya kadar götürüyor. Bugün birçok Batı dilinde kullanılan applause ve applaudir gibi sözcükler Latince applaudere fiiliyle akraba; anlamı elleri çırparak onay göstermek. Roma tiyatrosunda seyircinin tepkisi gösterinin doğal bir parçasıydı. Plautus’un bazı oyunlarının sonunda oyuncunun doğrudan seyirciye dönüp alkış istemesi bunun güzel örneklerinden biridir. Amphitruo oyununun son dizesinde seyirci açıkça alkışlamaya çağrılır.

Bugünkü tiyatroda bir oyuncunun oyunun sonunda “Şimdi alkışlayabilirsiniz” dediğini düşünün. Biraz tuhaf gelir. Romalı seyirci için o kadar tuhaf değildi.

Üstelik alkış yalnızca avuçları birbirine vurmakla sınırlı değildi. Roma seyircisinin parmaklarını şıklatabildiği, ellerini farklı biçimlerde çırpabildiği ve giysisini sallayarak beğenisini gösterebildiği anlatılır. Seyirci sessiz bir gözlemci değildi; gösterinin duyulur ve görünür bir unsuruydu.

Bu ilişki sonraki yüzyıllarda daha da ilginç bir hâl aldı. Çünkü insanlar kısa sürede alkışın yalnızca bir tepki olmadığını, başkalarının tepkisini de etkileyebildiğini fark ettiler.

19’uncu yüzyıl Paris tiyatro ve opera dünyasında bunun adı claque idi.

Fransızca claquer, sertçe vurmak ya da şaklatmak anlamına gelir. Claque ise zamanla salonda belirli anlarda alkışlamak üzere örgütlenen profesyonel seyirci grubunun adı oldu. Bu insanlar herhangi bir akşam operaya gidip içlerinden geldiği için alkışlamıyordu. Görevleri vardı.

Bir chef de claque, yani alkış grubunun başı, temsilin hangi anlarında tepki verileceğini belirleyebiliyordu. Bazıları alkışı başlatıyor, bazıları “Bravo!” diye bağırıyor, bazıları kahkahayı teşvik ediyor, bazıları duygulu sahnelerde gözyaşlarıyla çevresindekileri etkiliyordu. 19’uncu yüzyıl Paris’inde claque öylesine örgütlü bir yapıya kavuşmuştu ki tiyatro tarihçisi A. H. Saxon bunu başlı başına bir kurum gibi incelemiştir.

Bugün kulağa biraz sahtekârlık gibi geliyor. Fakat arkasındaki düşünceyi hepimiz tanıyoruz.

Bir salonda herkes kahkaha atarken gülmemek güçleşir. Bir kişi ayağa kalkınca birkaç kişi daha kalkar. İlk “Bravo!” duyulduğunda başka sesler ona katılır. Bazen bir eseri ne kadar beğendiğimiz konusunda henüz karar vermemişken salonun tepkisi kararımızı etkiler.

İki yüz yıl önce Paris’te bunu meslek hâline getirenler vardı; bugün sosyal psikoloji bunun mekanizmasını laboratuvarda inceleyebiliyor.

2013’te Journal of the Royal Society Interface dergisinde yayımlanan bir araştırmada Richard Mann ve arkadaşları, bir sunumun ardından dinleyicilerin ne zaman alkışlamaya başlayıp ne zaman bıraktıklarını inceledi. Deneylerde 107 üniversite öğrencisinin davranışı kaydedildi. Bulgular oldukça insaniydi. Bir kişinin alkışlamaya başlama ihtimali, salonda alkışlayan insanların sayısı arttıkça yükseliyordu. Alkışın sona ermesi de benzer biçimde başkalarının davranışından etkileniyordu.

Yani salonda alkışın başlamasını sağlayan görünmez bir düğme yok. Çoğu zaman düğme birbirimiziz.

Alkış bazen yapılan bir şeyin ardından da gelmez. Atletizm yarışmalarında uzun atlamacı, üç adım atlamacı ya da sırıkla atlayan bir sporcu, denemesinden önce ellerini başının üzerinde çırparak tribünden aynı tempoya katılmasını isteyebilir. Binlerce insan birkaç saniye içinde aynı ritmi yakalar ve sporcunun yaklaşma koşusuna alkışlarıyla eşlik eder. Eski üç adım atlama dünya rekortmeni Willie Banks, 1980’lerde bu ritmik seyirci katılımını yaygınlaştıran öncü isimlerden biri olarak anılır. Burada alkış artık bitmiş bir performansa verilen cevap değildir. Seyirci, performans başlamadan onun ritmine katılmıştır.

Bu nedenle alkışın ilk birkaç saniyesi ilginçtir. Birinin başlaması gerekir. Sonra ses büyür, eller çoğalır ve bir noktadan sonra tek tek insanların alkışı toplu bir sese dönüşür. Birkaç saniye önce yüzlerce ayrı kişi olan seyirci, kısa süreliğine tek bir beden gibi davranmaya başlar.

Fakat bu toplu davranışın kuralları her zaman aynı kalmadı.

Bugün bir senfoni konserinde çok bölümlü bir eserin bölümleri arasında alkışlamamak çoğu dinleyici için “doğru” davranış sayılır. Yeni gelen biri yanlış yerde alkışladığında çevresinden mahcup bakışlar görebilir. Oysa bu kural düşündüğümüz kadar eski değildir.

18’inci ve 19’uncu yüzyıl konserlerinin dinleyicileri bugünün klasik müzik salonlarından çok daha hareketliydi. Seyirciler beğendikleri yerlerde tepki verebiliyor, bölümler arasında alkışlayabiliyor, kimi zaman bir bölümün tekrarlanmasını isteyebiliyordu. Yale School of Music’in konser kültürü üzerine aktardığı tarihsel çerçeve, bugünkü sessiz ve yoğun dinleme alışkanlığının özellikle 19’uncu yüzyılın ortalarından itibaren geliştiğini gösteriyor.

Konserin kendisi değiştikçe seyirci de değişti.

Müzik giderek kendi başına dinlenmesi gereken bütünlüklü bir sanat eseri olarak görülmeye başladı. Richard Wagner gibi bestecilerin kesintisiz dramatik akış arayışı, Gustav Mahler gibi müzisyenlerin araya giren alkışlardan hoşlanmaması ve 20’nci yüzyılda yerleşen daha disiplinli konser kültürü sessiz dinleyiciyi güçlendirdi. Zamanla eser bitmeden alkışlamamak bir görgü kuralına dönüştü.

Bu yüzden bugün “yanlış yerde alkışlayan” bir dinleyici, aslında müzik tarihinin bazı dönemlerinde hiç de yanlış sayılmayacak bir şey yapıyor olabilir.

Opera ise bu konuda hâlâ daha hoşgörülüdür. Büyük bir aryanın sonunda salonun coşkuyla patlaması, şarkıcının selam vermesi, “Bravo!” seslerinin yükselmesi geleneğin parçasıdır. Caz konserinde iyi bir doğaçlamanın ardından müzik devam ederken alkış duymak da şaşırtıcı değildir. Tiyatroda oyuncu güçlü bir sahneden sonra alkış alabilir. Bale seyircisi zor bir varyasyonun ardından tepki verebilir.

Aynı iki el, sanat dalına göre başka bir dil konuşur.

Belki alkışın en güzel taraflarından biri de budur. Yazılı bir sözlüğü yoktur ama nüansları vardır. Kısa ve nazik bir alkışla uzun süre ayakta sürdürülen alkış aynı şeyi söylemez. Ritmik alkış başka bir beklenti taşır. Bir sanatçının tekrar sahneye dönmesini isteyen ısrarlı alkış, sonunda “bir tane daha” talebine dönüşebilir; bis ya da encore geleneği buradan beslenir.

Bazen alkışın yokluğu da bir şey söyler.

Bir eserin sonunda birkaç saniye süren sessizlik, özellikle müzik çok güçlü bir etki bırakmışsa, hemen başlayan alkıştan daha anlamlı olabilir. Kimse ne zaman başlayacağını kestiremez. Sanatçı hâlâ eserin içinde gibidir; seyirci de o son sesin salonda biraz daha kalmasına izin verir. Ardından bir çift el başlar ve bütün salon ona katılır.

O ilk alkışı kimin başlattığını çoğu zaman bilmeyiz.

Belki yıllardır konserlere giden biri, belki heyecanlı bir öğrenci, belki de ilk kez o salona gelmiş bir insan.

Fakat birkaç saniye sonra yüzlerce kişi aynı hareketi yapar.

Alkışın uzun tarihinde Roma tiyatrosunun seyircisi de var, Paris Operası’nın profesyonel alkışçıları da, Wagner’in sessizlik arayışı da, bugün konser salonunda yanlış anda ellerini birleştirip utanan dinleyici de. Değişmeyen şey, sanatın hiçbir zaman yalnızca sahnede gerçekleşmemesi.

Bir oyuncu, müzisyen ya da konuşmacı eserini ortaya koyar; karşısındaki insanlar da sessizlikleriyle, kahkahalarıyla, dikkatleriyle ve sonunda elleriyle ona cevap verirler.

Bir dahaki sefere bir konserin ya da oyunun sonunda alkışlarken belki ellerimize bir an bakarız.

Yaptığımız küçücük hareket, iki elin çıkardığı sesten biraz daha fazlasıdır.

Yüzyıllardır seyircinin sahneye verdiği cevaptır.

Sedat ÇİFTÇİOĞLU
Sedat ÇİFTÇİOĞLU

Point Kültür Sanat

Paylaş

Benzer Yazılar

Tümünü Gör →
Eve Dönüş: Caner Güner’in Seramiğinde Malzemenin İkinci Hayatı
Kültür & Sanat

Eve Dönüş: Caner Güner’in Seramiğinde Malzemenin İkinci Hayatı

Selim Çınar: Mavinin İçinden Geçen Form
Kültür & Sanat

Selim Çınar: Mavinin İçinden Geçen Form

Kuş Saraylarından Deniz Kızı Horozbina’ya: Özlem Özer Tuğal’ın İşlev Arayan Seramiği
Kültür & Sanat

Kuş Saraylarından Deniz Kızı Horozbina’ya: Özlem Özer Tuğal’ın İşlev Arayan Seramiği