Point Kültür Sanat
Etkinlikler
Etkinlik TakvimiSergiler
Söyleşi & Atölye
SöyleşilerAtölyelerKitap Buluşmaları
Sahne Sanatları
TiyatroKonserlerKlasik MüzikOperaDansDinletiler / Performanslar
Sinema
SinemaFilm Buluşmaları
Koleksiyon

Eserler

Öne Çıkan EserlerKoleksiyon TuruYeni EklenenlerDijital Koleksiyon (HD / 360° / VR)

Sanatçılar

Tüm SanatçılarBireysel SanatçılarTopluluklar

Sergiler

Tüm SergilerGüncel SergilerYaklaşan SergilerGeçmiş Sergiler
Haberler & Yazılar
Tüm YayınlarMakalelerKültür Sanat Haberleri
Sözlük
Tüm MaddelerKavramlarKişilerOlgular
Hakkımızda
Kurumsal KimlikVizyon & MisyonDeğerlerimizSanatın Beş NoktasıBasındaKültürel Paydaşlarımız
İletişim
İletişim FormuOnline DanışmanlıkKonumWhatsApp Hattı

Etkinlikler

Etkinlik TakvimiSergiler
Söyleşi & Atölye
SöyleşilerAtölyelerKitap Buluşmaları
Sahne Sanatları
TiyatroKonserlerKlasik MüzikOperaDansDinletiler / Performanslar
Sinema
SinemaFilm Buluşmaları

Koleksiyon

Eserler

Öne Çıkan EserlerKoleksiyon TuruYeni EklenenlerDijital Koleksiyon (HD / 360° / VR)

Sanatçılar

Tüm SanatçılarBireysel SanatçılarTopluluklar

Sergiler

Tüm SergilerGüncel SergilerYaklaşan SergilerGeçmiş Sergiler

Haberler & Yazılar

Tüm YayınlarMakalelerKültür Sanat Haberleri

Sözlük

Tüm MaddelerKavramlarKişilerOlgular

Hakkımızda

Kurumsal KimlikVizyon & MisyonDeğerlerimizSanatın Beş NoktasıBasındaKültürel Paydaşlarımız

İletişim

İletişim FormuOnline DanışmanlıkKonumWhatsApp Hattı

Point.

Sanatın ulaşılabilir lüksü.

Keşfet
YayınlarEtkinliklerHakkımızda
Koleksiyon
Sanatçı ArşiviEserlerMakaleler
İletişim
Instagramİletişim FormuKocaeli, Türkiye

© 2025 Point Kültür Sanat. Tüm hakları saklıdır.

DESIGNED FOR ARTS

Makaleler yükleniyor...

Yükleniyor...
  1. Ana Sayfa›
  2. Makaleler›
  3. Kültür & Sanat›
  4. Özcan Taras - Bir fotoğrafçının, bir kentin ve bir örgütlenme fikrinin hikâyesi
Kültür & Sanat

Özcan Taras - Bir fotoğrafçının, bir kentin ve bir örgütlenme fikrinin hikâyesi

Sedat ÇİFTÇİOĞLU
Sedat ÇİFTÇİOĞLU
9 Eylül 2026 • 29 Dk Okuma • 124 Okunma
Özcan Taras - Bir fotoğrafçının, bir kentin ve bir örgütlenme fikrinin hikâyesi

Bir almanakla başlayan sohbet

2 Eylül 2026 Çarşamba günü, her zamanki gibi Point Kültür Sanat’ta yerime oturmuş çalışıyordum. Telefon çaldı. Arayan Özcan Taras’tı.

“Yerinde misin?” diye sordu.

“Yerimdeyim, beklerim,” dedim.

Yaklaşık kırk beş dakika sonra Gölcük’ten İzmit'e dönerken Point’e uğradı. Elinde de bir kitap vardı. Gölcük Belediyesi ile GFSD’nin (Gölcük Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği) iş birliğiyle hazırlanan 1. Somut Olmayan Kültürel Mirasımız Ulusal Fotoğraf Yarışması 2009 Almanağı'nı getirmişti.

Point’in giriş salonuna oturduk. Duvarlarda bana her zaman iyi gelen resimler, önümüzde kitaplar, etrafımızda yıllar içinde birikmiş kültür sanat dünyamızın tanıdık hali... Özcan Bey’le sohbet zaten kısa sürede kendi yolunu buldu. Almanaktan fotoğrafa, fotoğraftan eski İzmit’e, oradan KASK’a ve geçmişte birlikte tanıdığımız insanlara geçtik.

Özcan Bey’i yeni tanımıyorum. Kendisi ve değerli eşi Şenel Hanım, Point Kültür Sanat’ın pek çok etkinliğine katılırlar. Sergilerde, söyleşilerde, buluşmalarda bir araya gelir; kültürün ve sanatın bize açtığı güzel zamanları birlikte paylaşırız. Buna rağmen o gün sohbet ilerledikçe, Özcan Bey’in fotoğraf dünyasındaki hikâyesini aslında ne kadar az bildiğimi fark ettim.

Bazen yıllardır tanıdığınız bir insanın hayatındaki esas hikâyeyi hiç beklemediğiniz bir gün öğreniyorsunuz.

Özcan Bey anlattıkça önümde başka bir İzmit açılmaya başladı. KASK’ın küçücük mekânları, geceleri fotoğraf konuşulan stüdyolar, ilk Fotoğraf Günleri, Cumhuriyet Parkı’ndaki galeri, Rauf Denktaş’ın gelişi, Cumhuriyet’in 75’inci yılı için çekilen Kocaeli fotoğrafları, 17 Ağustos sabahı... Sonra hikâye İzmit’ten çıktı; Türkiye’de fotoğraf derneklerinin yıllara yayılan örgütlenmesine ve Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun kuruluşuna ulaştı.

Dinledikçe şu da belirginleşiyordu; Özcan Taras’ın hikâyesinde fotoğraf çekmek kadar, fotoğrafın üretileceği, tartışılacağı, öğrenileceği ve geleceğe bırakılacağı ortamları kurmak da önemliydi.

Oysa bütün bunların başında federasyonlar, başkanlıklar ya da sergiler yoktu. Hereke’de meraklı bir çocuk ile babasının iki körüklü fotoğraf makinesi vardı.

Bir gün makinelerden birini izinsiz aldı, açtı; sonra kapatamadı. Babasının kızacağından korkar ama babası kızmaz. Aksine yanına oturur ve makinenin nasıl açılıp kapatıldığını gösterir.

Özcan Taras’ın hikâyesini galiba tam da buradan anlatmak gerekiyor.

Hereke’de başlayan merak

M. Özcan Taras, Ocak 1959’da Hereke’de, memur bir ailenin tek çocuğu olarak doğdu. Çocukluğunun Hereke’sinde fotoğraf bugünkü kadar gündelik değildi. Herkesin cebinde kamera taşımadığı, çekilen her karenin hemen görülmediği, filmin, banyonun ve baskının işin doğal parçası olduğu yıllardı.

Babası fotoğrafa meraklıydı. İki körüklü makinesi vardı. Özcan Taras’ın fotoğrafla ilk teması da evde, babasının bu merakı sayesinde oldu. Önce makineyi kurcaladı; ardından çevresini, arkadaşlarını fotoğraflamaya başladı.

Asıl öğrenme ortaokul yıllarında geldi.

Babasının fabrikadan arkadaşı Şinasi Sağıroğlu, Hereke’de Foto Aile adlı küçük bir fotoğraf stüdyosu işletiyordu. Babası oğlunu boş zamanlarında oraya göndermeye karar verdi. Taras’ın hatırladığı kadarıyla babasının niyeti açıktı; ücret almak için değil, zamanını değerlendirmek ve bir şey öğrenmek için gidecekti.

Foto Aile’de fotoğrafın yalnız çekilen tarafını görmedi. Stüdyo fotoğrafı çekti; filmlerin nasıl yıkandığını, kimyasalların hangi sırayla ve hangi ölçülerde hazırlanacağını öğrendi. Agrandizörle baskı yaptı, rötuş öğrendi. Vesikalık baskıdan 50 × 60 santimetrelik büyütmelere kadar stüdyoda yapılması gereken işlere el attı.

Bugünden bakınca küçük görünen bu stüdyo deneyimi, aslında önemli bir başlangıçtı. Fotoğraf Özcan Taras’ın hayatına önce bir sanat cümlesi olarak girmedi. Elle yapılan, hata kabul etmeyen, sonucu alabilmek için aşamalarının doğru yürütülmesi gereken bir iş olarak girdi.

Filmi yanlış yıkarsanız görüntü giderdi.

Banyoyu yanlış hazırlarsanız baskı bozulurdu.

Karanlık odada aceleye fazla yer yoktu.

Belki ileride yönetim ve örgütlenme işlerinde göreceğimiz süreç merakının ilk karşılığını burada aramak mümkündür; ama bunu çocukluk yıllarına dönüp fazla anlam yükleyerek söylemeye gerek yok. Daha sonraki hayatı zaten bağlantıyı kendisi gösterecektir.

Siyah kutudan gelen sesler

Özcan Taras’ın çocukluk yıllarından bugüne taşıdığı eşyalardan biri sadece fotoğraf makinesi değil, bir de eski bir radyosu vardır.

Yıllar sonra evinin deposundaki kutuları karıştırırken yeniden karşısına çıkan, 1930’lu ya da 1940’lı yıllardan kalma siyah, lambalı bir Philips radyo... Taras için artık çalışıp çalışmamasından çok daha başka bir değeri vardır onun. Anne ve babasının, hatta anneannesiyle dedesinin hayatından geçmiş; sonra kendi çocukluğuna ve ilk gençliğine eşlik etmiş bir aile hatırasıdır.

Özcan Taras’ın çocukluğundan bugüne taşıdığı lambalı Philips radyo.
Özcan Taras’ın çocukluğundan bugüne taşıdığı lambalı Philips radyo.

Taras radyoyu anlatırken aslında çocukluğunun ses dünyasını anlatır. Muzaffer Akgün’ün sesinden türküleri, Âşık Veysel’i ilk kez oradan dinlediğini hatırlıyor. Zeki Müren’in, Münir Nurettin Selçuk’un ve dönemin başka Türk sanat müziği yorumcularının sesleri de o siyah kutudan eve giriyordu. Çarşamba akşamlarının Radyo Tiyatrosu, sabah yayımlanan Arkası Yarın, pazar günlerinin Çocuk Saati, Tarık Gürcan’ın sunumları, Şevket Rado’nun sohbetleri, İsmail Dümbüllü’nün orta oyunları, Halit Kıvanç’ın futbol anlatımları...

Radyo yalnız müzik dinlenen bir araç değildi. Ev halkını aynı sesin çevresinde toplayan, dışarıdaki dünyayı eve taşıyan bir pencereydi. Taras yıllar sonra o radyoyu yeniden eline aldığında kendi kişiliğinin, ilgilerinin ve duygu dünyasının oluşumunda bu seslerin düşündüğünden daha fazla payı olduğunu fark ettiğini yazacaktır.

Belki fotoğrafla doğrudan ilgisi yokmuş gibi görünüyor.

Ama bir çocuğun dinlemeyi, hayal etmeyi, sesin tonunu ayırt etmeyi ve görünmeyen bir dünyayı zihninde kurmayı öğrendiği yerlerden biri de orasıydı. Yıllar sonra ışığın, görüntünün ve duygunun peşine düşecek insanın kültürel dünyasında bu eski radyonun da küçük ama gerçek bir yeri vardı.

Makine ressamlığından mühendisliğe

Taras, Hereke’deki ilk ve orta öğreniminin ardından İzmit Sanat Enstitüsü Makine Ressamlığı Bölümüne geçti. 1975’te mezun oldu. Aynı yıl üniversite sınavını kazanarak Ankara Devlet Mimarlık-Mühendislik Akademisi Makine Bölümüne girdi; 1981’de makine mühendisi olarak mezun oldu. Öğrencilik ve çalışma hayatıyla birlikte Haziran 1985’e kadar Ankara’da yaşadı.

Üniversite yılları fotoğraf bakımından daha sakin geçti. Foto Aile’deki yoğunluk yoktu. Eğitim, ardından iş hayatı öne çıktı. 1980–1985 arasında Ankara’da özel sektörde çalıştı. 1983–1984 arasında askerlik görevini yaptı. 16 Haziran 1985’te İzmit’e döndü ve Türk Pirelli Lastikleri AŞ’de makine mühendisi olarak işe başladı. Önce imalat bölümünde, ardından uzun yıllar Kalite ve Teknoloji alanında çalıştı; meslek hayatının ilerleyen döneminde AR-GE’de görev yaptı ve 2014’te emekli oldu.

Özcan Taras’ın sonraki kurum çalışmalarını okurken mühendislik hayatını bir kenara koymak mümkün değil. Çünkü kullandığı dil giderek tanıdık hale geliyor problem, süreç, veri, ölçme, kalite, sistem, değerlendirme, sürdürülebilirlik...

Bunlar kültür dünyasında çok sık kullanılan kelimeler değildi.

Onun dünyasında ise gündelik iş hayatının içinden geliyordu.

Fakat 1985’te İzmit’e döndüğünde henüz önünde federasyon kurulacak bir masa yoktu. Fotoğrafla yeniden yakınlaşmaya başlayan genç bir mühendis vardı.

Foto Cem’in kapısından KASK’a

İzmit’e döndükten sonra fotoğraf yeniden vakit ayırdığı bir uğraş haline geldi. Kendi beğenileri doğrultusunda fotoğraflar çekiyor, filmlerini banyo ettiriyor, baskılar yaptırıyordu.

1989’da yolu Cemal Turgay’ın Foto Cem stüdyosuna düştü. Burada Cem Turgay ve Muzaffer Sütlüoğlu ile tanıştı. Sohbet sırasında KASK’tan, yani Kocaeli Fotoğraf Sanatı Derneği’nden söz edildi. Onu derneğe davet ettiler.

Taras da 1989’da KASK’a üye oldu.

Bugün geriye dönüp baktığında kendi fotoğraf serüveninde KASK’ın yerini önemle anlatıyor.

“Fotoğraf sanatına ilk adımımı KASK ile attım.”

Üyelikten yaklaşık bir yıl sonra yönetim kuruluna girdi. Daha önce düzenli bir fotoğraf semineri almamıştı; fakat kitaplardan, kendi teknik deneyiminden ve yıllardır biriktirdiklerinden yararlanarak fotoğraf makineleri ve objektifler üzerine seminer vermeye başladı.

İlk dersini hâlâ hatırlıyor.

Heyecanlıydı.

Sorular gelmeye başladı. Sorulara cevap verebildiğini gördükçe rahatladı.

Fakat KASK’taki gerçek okul, yalnız seminer salonu değildi.

İzmit’te Halil İbrahim Atmaca’nın Foto Atmaca stüdyosu vardı. Oğulları Hakan ve Uğur Atmaca da derneğin içindeydi. KASK’ın mekânı yetersiz kalınca Foto Atmaca üyelerin çalışma ve buluşma yerlerinden biri oldu. Siyah-beyaz ve renkli baskılar yapılıyor, fotoğraflar konuşuluyordu.

Bazen konuşmalar gecenin çok ilerleyen saatlerine kadar sürüyordu.

Taras o günleri anlatırken Foto Atmaca için çok özel bir kelime kullanıyor.

“Orası bir akademi idi.”

Fotoğraf konusunda en ciddi eğitimlerinden birini orada aldığını söylüyor.

“Akademi” dediği yer, diploma veren bir okul değildi.

Fotoğrafın masaya konduğu, eleştirildiği, savunulduğu, deneyimli insanların yenilerle birlikte oturduğu, bakmanın ve konuşmanın birbirini beslediği bir ortamdan söz ediyor.

KASK’ın Özcan Taras’ın hayatındaki gerçek yeri de burada belirginleşmeye başlıyor. Dernek ona yalnız fotoğraf öğretmedi; fotoğraf çevresi, arkadaşlıklar, tartışma kültürü ve giderek sorumluluk alanı verdi.

Fakat bu gelişme hiç de engelsiz olmadı.

“Bu adamın ne fotoğrafı var?”

KASK yönetimine ilk girdiğinde dernek içinde itirazlar yükseldi.

Özcan Taras’tan çok daha uzun süredir fotoğrafla uğraşan bazı üyelerin sorusu kabaca şuydu;

“Bu adamın ne fotoğrafı var, ne yapıyor da yönetim kuruluna girdi?”

Taras ise derneğe katkısının fotoğraf üretmekten çok yöneticilik alanında olabileceğini düşünüyordu. Fakat o günlerde bu görüşünü kabul ettiremediğini söylüyor. Bir süre sonra yönetimden ayrıldı.

Sonra başka bir şey yaptı.

Fotoğraf çekti.

Daha çok çekti.

Yarışmalara katıldı.

1990’lar boyunca ulusal fotoğraf yarışmalarında sergilemeler, mansiyonlar, üçüncülükler, ikincilikler ve birincilikler aldı; karma sergilere ve saydam gösterilerine katıldı. O günkü fotoğraf çevresinin birçok ismiyle tanıştı.

Kendisi o yılları “rüştümü ispat” dönemi olarak adlandırıyor.

Ama yarışmalar onun fotoğraf anlayışındaki son durak olmadı.

Bir gün kişisel sergi açmayı düşündüğünde yarışmalarda ödül alan fotoğraflarını yan yana getirdi. Tek tek başarılı kareleri vardı; fakat bunlar birlikte bir şey söylemiyordu. Bir sergiyi taşıyacak ortak düşünce, tema ve bütünlük oluşmuyordu.

Bu fark ediş önemliydi.

Çünkü o andan sonra mesele, güzel ve başarılı tek kare bulmaktan başka bir yere gitmeye başladı.

Taras daha sonraki yıllarda yarışmaları fotoğrafa yeni başlayanlar için belli bir süre motive edici ve öğretici bulacak; fakat gelişimin yarışmalara sıkışmaması gerektiğini savunacaktı. Fotoğrafçılara atölye ve proje çalışmalarına yönelmelerini önermesinin arkasında kendi yaşadığı bu deneyim vardı.

Yarışmalar ona isim kazandırmıştı.

Fakat kendi fotoğrafını araması başka bir meseleydi.

Sahnenin içinde

Bu arayışın ilk güçlü karşılıklarından biri tiyatroda ortaya çıktı.

1990’lı yıllarda İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının kuruluş sürecini, binanın yapımından başlayarak izlemeye başladı. Ardından yaklaşık beş yıl boyunca sahnelenen oyunları fotoğrafladı; tiyatronun arşiv çalışmasına katkı verdi. Fotoğrafları broşürlerde, afişlerde, kataloglarda ve basında kullanıldı.

Tiyatro daha önce hayatında özel bir yere sahip değildi.

Sonra birden hayatının içine girdi.

Özcan Taras’ın objektifinden bir tiyatro sahnesi. İzmit Şehir Tiyatroları döneminde çekilen fotoğraflardan biri; Taras’ın sahne, ışık ve oyuncu ilişkisine yoğunlaştığı çalışmalarını yansıtıyor.
Özcan Taras’ın objektifinden bir tiyatro sahnesi. İzmit Şehir Tiyatroları döneminde çekilen fotoğraflardan biri; Taras’ın sahne, ışık ve oyuncu ilişkisine yoğunlaştığı çalışmalarını yansıtıyor.

Sahnede, kuliste, fuayede; prova sırasında, oyun oynanırken, ışık kurulurken tiyatro insanlarının arasındaydı. Işıl Kasapoğlu, Cüneyt Türel, Şakir Gürzumar, Nurhan Karadağ, Işıl Özgentürk, Cüneyt Çalışkur ve Malcolm Keith Kay gibi yönetmenlerle çalışma ortamını paylaştı. Oyuncuların karakterlerini nasıl hazırladıklarını, provalarda oyunun nasıl değiştiğini, yüzün ve bedenin nasıl başka bir ifadeye büründüğünü yakından gördü.

20 Kasım 1998’de İstanbul’da, İstiklal Caddesi’ndeki Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde ilk kişisel sergisini açtı.

Sahne Işıkları.

Bu kez karşısında yarışmalardan toplanmış bağımsız kareler yoktu. Aynı dünyanın içinde yıllarca kalınarak oluşturulmuş bir fotoğraf bütünü vardı.

Tiyatro Taras’a ışık konusunda başka bir deneyim de sundu. Sahne ışığının oyuncunun yüzüne, bedenine ve atmosfere nasıl müdahale ettiğini gördü. Yıllar sonra fotoğrafın “dördüncü boyutu” üzerine konuşurken tiyatroyla kurduğu bu ilişkiye yeniden dönecekti.

Fakat 1997–1999 arasında onun asıl ağırlığı artık kendi fotoğrafından KASK’ın neler yapabileceğine doğru kayıyordu.

Fotoğraf derneğin odasından çıkıyor

1997’de KASK yönetimine yeniden döndü.

O yıl ekip yeni bir işe girişti Kocaeli Fotoğraf Günleri.

İlk program bugün elimizde duruyor. Sergiler var. Saydam gösterileri var. Bir fotomaraton var. Kocaeli Sanayi Odasında “Ülkemizde Fotoğraf” başlıklı bir panel var. KASK üyelerinin sergisinin yanında başka kentlerden fotoğrafçıların çalışmaları İzmit’e geliyor.

Etkinlikler bir tek dernek salonunda yapılmıyor; kentin farklı noktalarına dağılıyor.

Özcan Taras, Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF) döneminde çalışma masasında. Fotoğrafın üretimi kadar örgütlenmesi, eğitimi ve kurumsal hafızasıyla da ilgilendiği yıllardan bir kare.
Özcan Taras, Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF) döneminde çalışma masasında. Fotoğrafın üretimi kadar örgütlenmesi, eğitimi ve kurumsal hafızasıyla da ilgilendiği yıllardan bir kare.

Taras o dönemi anlatırken “sokaklarda gösteriler yaptık” diyor. Yeni insanlar derneğe geliyor, geziler ve seminerler çoğalıyor. Serhat Deniz ve Murat Aydın’ın da içinde olduğu hareketli bir ekip çalışıyor.

İlk Fotoğraf Günleri’nin fotomaraton prosedürüne bugün bakınca başka bir ayrıntı dikkat çekiyor. Filmlerin numaralanmasından katılımcıya teslimine, banyo ve baskıdan seçici kurul aşamasına kadar süreç adım adım yazılmış.

Özcan Taras’ın ileriki yıllarda daha belirgin hale gelecek çalışma biçimini burada da görmek mümkün, fikir kadar uygulama düzeniyle de uğraşıyor.

KASK’ın 1990’larda yalnız kendi üyeleri için faaliyet yapan bir dernek olmasını istemediği de görülüyor. Gazetecilerle, kamu kurumlarıyla, kültür müdürlükleriyle, yerel yönetimlerle ve başka sivil toplum örgütleriyle ortak işler yapılıyor. Taras’ın 2023 tarihli söyleşisinde verdiği örnekler arasında çevre etkinlikleri, kadın sorunları, kültür haftaları, festivaller ve sosyal meseleler üzerine sergiler bulunuyor.

Fotoğraf onun dünyasında yavaş yavaş duvara asılan görüntü olmaktan çıkıyor; kentle ilişki kurmanın araçlarından biri haline geliyor.

Bunun iyi örneklerinden biri eski İzmit fotoğraflarıyla yapılan çalışma.

Eski İzmit fotoğraflarının peşinde

İzmit Evleri Yaşatma Projesi Derneği — İZEYAP — ile birlikte eski İzmit fotoğrafları derlendi, reprodüksiyonları hazırlandı ve müzayedeye çıkarıldı.

Arşivdeki belgeler, etkinliğin 1995’te gerçekleştirildiğini gösteriyor. Taras’ın 2023’teki anlatımı da bunu doğruluyor, müzayede KYÖD’ün bulunduğu binanın düğün salonunda yapılmış, Sabri Yalım yönetmiş, elde edilen gelir İZEYAP’a bırakılmıştı.

Taras’ın 20 Nisan 1995 tarihli el yazısıyla tuttuğu değerlendirme ise etkinliğin kendisinden daha ilginç.

Orada eski İzmit fotoğraflarının müzayedesini Türk fotoğraf tarihi içinde küçük ama anlamlı bir adım olarak değerlendiriyor. Fotoğraf derneklerinin yalnız fotoğraf üretmelerinin yeterli olmadığını; projeler geliştirmeleri, sivil toplum kuruluşları ve duyarlı yöneticilerle iş birliği yapmaları gerektiğini yazıyor.

Fotoğrafın kamu yararına da hizmet edebileceğini söylüyor.

Bugün kent belleği dediğimiz mesele tam da burada başlıyor.

Bir fotoğraf çekildiğinde çoğu kez kendi gününe aittir. Yıllar geçtiğinde aynı kare başka bir şey olur. Yıkılmış bir bina, değişmiş bir sokak, artık yaşamayan bir insan, kaldırılmış bir meydan... Fotoğrafın estetik değerinin yanına tarihsel değeri eklenir.

Taras bunu erken fark edenlerden biridir.

Ve birkaç yıl sonra Kocaeli Valiliği de fotoğrafçılardan tam böyle bir iş isteyecektir.

Cumhuriyet’in 75’inci yılında Kocaeli

14 Ağustos 1998 tarihli bir Kocaeli Valiliği belgesi, dönemin hikâyesini oldukça berrak biçimde gösteriyor.

Cumhuriyet’in 75’inci yılı için hazırlanan Cumhuriyet’in 75. Yılında Kocaeli kitabında kullanılmak üzere Kocaeli’yi yansıtan fotoğrafların çekilmesi gerekiyordu. Valilik bu çalışma için KASK üyelerinden dört kişiyi görevlendirdi.

Serhat Deniz, Özcan Taras, Güngör Yıldırım ve Murat Aydın.

Bu görevle fotoğrafçıların önüne başka bir sorumluluk gelmişti.

Bir yarışmaya fotoğraf hazırlamıyorlardı.

Kendi sergileri için çalışmıyorlardı.

Yaşadıkları kentin o gününü ileride bakılmak üzere kayda geçiriyorlardı.

Taras’ın kent yayınlarına katkısı sonraki yıllarda da sürdü. 2001’de yayımlanan Kocaeli İl Yıllığı’nın yayın kurulunda görev aldı. Kocaeli Valiliği de İl Yıllığı Düzenleme Kurulu üyesi olarak Kocaeli-2001 kitabının hazırlanmasına yaptığı katkı nedeniyle kendisine bir teşekkür yazısı gönderdi.

Fotoğrafla başlayan ilişki artık kent tarihinin nasıl kayıt altına alınacağı meselesine kadar gelmişti.

Cumhuriyet Parkı’nda bir kültür mekânı

KASK’ın faaliyetleri genişledikçe eski mekânı yetmemeye başladı.

Dernek belediyeden yer istedi.

Taras’ın anlatımına göre Cumhuriyet Parkı çevresinde belediyeye ait, atıl durumdaki yapılar gündeme geldi. Burada bir kültür sanat galerisi ile KASK’a ait bir mekân oluşturulması fikri geliştirildi. Sabri Yalım sürece katkı verdi; proje mimar Gülhan Güner Dilaver tarafından hazırlandı.

KASK için bölüm ayrıldı, yanında da bir sanat galerisi yapıldı. Kullanım için ticari olmayan nitelikte bir ihale düzenlendi. Galeride hangi sergilerin açılacağını belirleyen komisyon yapısına KASK Başkanı da dahil edildi. Böylece fotoğraf derneği kentin sergi programıyla doğrudan ilişki kurabilecek bir konuma geldi.

Mekânın açılışı için güçlü bir sergi gerekiyordu.

İsimler konuşuldu.

Ara Güler de gündeme geldi.

Özcan Taras ise başka bir isim düşündü.

Rauf Denktaş.

“Büyük bir işe kalkışmışız ama farkında değiliz”

Rauf Denktaş’ın devlet adamlığının yanında fotoğrafla ciddi biçimde ilgilendiği biliniyordu. Taras da Kocaeli Fotoğraf Günleri sırasında kendisine davetiyeler gönderiyor, Denktaş zaman zaman cevap veriyordu.

Yeni galerinin açılışı yaklaşınca Taras, Denktaş’ın fotoğraf sergisini İzmit’e getirme fikrini ortaya attı.

Herkes aynı fikirde değildi.

Daha doğrudan fotoğrafçı kimliğiyle bilinen bir isim tercih edilebilirdi. Fakat Taras, açılacak mekânın yalnız fotoğraf çevresinin kendi içinde konuşacağı bir yer olmaması gerektiğini düşünüyordu. Rauf Denktaş’ın gelişi, kentin çok daha geniş bir kesiminin dikkatini bu yeni kültür mekânına çekebilirdi.

Bir mektup yazdı.

Bir süre ses çıkmadı.

Sonra telefon geldi.

Denktaş’ın sanat danışmanı arıyordu. Cumhurbaşkanının 18 Mart’ta TÜBİTAK’ta bir programı vardı. Uygunsa aynı gün İzmit’e gelip sergiyi açabilirdi.

Taras şaşırdı.

“Tamam,” dedi.

Ondan sonra işler bildiği dernek düzeninin dışına çıktı.

Valilik devreye girdi.

Emniyet devreye girdi.

Belediye devreye girdi.

Protokol konuşulmaya başladı.

Taras yıllar sonra o günleri anlatırken tek cümleyle durumu özetliyor.

“Büyük bir işe kalkışmışız ama farkında değiliz.”

18 Mart 1999’da Rauf Denktaş İzmit’e geldi. Önce Valiliği, sonra Belediye Başkanlığını ziyaret etti. Cumhuriyet Parkı’nda konuşma yaptı. Fotoğraf sergisini ve galeriyi açtı. KASK’ın yeni mekânının açılışı gerçekleştirildi. Denktaş’a KASK onur üyeliği verildi.

18 Mart 1999, İzmit. Rauf Denktaş, İzmit Büyükşehir Belediyesi Sanat Galerisi’ni kendi fotoğraf sergisiyle açarken KASK’ın yeni lokalinin de kurdelesini kesiyor. Soldan ikinci Sabri Yalım, İzmit Büyükşehir Belediye Başkanı Sefa Sirmen; Denktaş’ın arkasında Kocaeli Valisi Memduh Oğuz, sağında Özcan Taras.
18 Mart 1999, İzmit. Rauf Denktaş, İzmit Büyükşehir Belediyesi Sanat Galerisi’ni kendi fotoğraf sergisiyle açarken KASK’ın yeni lokalinin de kurdelesini kesiyor. Soldan ikinci Sabri Yalım, İzmit Büyükşehir Belediye Başkanı Sefa Sirmen; Denktaş’ın arkasında Kocaeli Valisi Memduh Oğuz, sağında Özcan Taras.

Akşam yemekte Özcan Taras, KASK rozetini Rauf Denktaş’ın yakasına taktı.

Yıllar sonra o günü ‘Fotoğraf, yaşam ve siyaset iç içe’ diye hatırlıyor.

İlişki o günle bitmedi. 6 Şubat 2001 tarihli KKTC Cumhurbaşkanlığı mektubunda Denktaş, kendisine gönderilen KASK 20. Yıl Albümü’nü aldığını, yayında kendi fotoğraflarına da yer verilmesinden memnun olduğunu yazıyordu.

Bu olayın değeri Rauf Denktaş gibi tanınmış bir ismin İzmit’e gelmiş olmasından ibaret değil.

Asıl ilginç olan, yerel bir fotoğraf derneğinin birkaç yıl içinde kentin kültür hayatında muhatap alınan bir kuruma dönüşmesidir.

Fakat 1999 yılının Kocaeli için hafızada kalacak asıl günü 18 Mart olmayacaktır.

Rauf Denktaş’ı burada, devlet adamlığının yanında sanata ve özellikle fotoğrafa duyduğu ilgiyle de anmak gerekir. Kıbrıs Türklerinin hakları ve varlığı için uzun yıllar verdiği mücadele, onu yakın tarihimizin simge isimlerinden biri yaptı. Böyle yoğun bir sorumluluk hayatı içinde KASK’ın davetini kabul ederek İzmit’e gelmesi, bir fotoğraf sergisini ve yerel kültür çevresini önemsemesi; onun sanatseverliğini, nezaketini ve kamusal sorumluluk anlayışını gösteren zarif bir davranıştı. Hatırasını saygıyla yad ediyoruz.

17 Ağustos sabahı

Özcan Taras 17 Ağustos 1999 depremini Değirmendere’de yaşadı.

Gün ışımaya başladığında dışarı çıktı. Depremin büyüklüğünü görmek için sahile doğru yürüdü. Yanına fotoğraf makinesini de aldı.

Sonrası, onun fotoğrafla ilişkisindeki en önemli kişisel sınavlardan biri oldu.

Yıkılmış yapıları gördü.

Sokaklarda feryat eden insanlarla karşılaştı.

Birkaç kare çekebildi.

Daha fazlasını çekemedi.

Kendisini gazeteci sanan insanlar önünü kesiyor.

“Çek bizim fotoğrafımızı, bu halimizi göster.”

diyorlardı.

Taras o an, kendisiyle bir gazeteci ya da savaş muhabiri arasındaki farkı anladığını söylüyor.

Bu sahne üzerinde fazla söz söylemek gerekmiyor.

Fotoğrafçının karşısında hayat vardı.

Makine elindeydi.

Ama insan bazen gördüğünü kayda alamıyor.

Taras daha sonraki yıllarda insan fotoğrafı çekerken kendisini her zaman rahat hissetmediğini anlatacaktır. Belgesel ve insan fotoğrafının çok güçlü olduğunu kabul eder; fakat kendisinin objektifi bir insana doğrulttuğunda zaman zaman rahatsızlık duyduğunu söyler.

17 Ağustos sabahının bunda ne kadar payı olduğunu kesin biçimde bilemeyiz.

Fakat o günü anlatmak istediğinde hafızasının oraya gitmesi yeterince anlamlıdır.

Kendi fotoğrafından başkalarının fotoğrafına

1998’den itibaren KASK başkanlığını sürdüren Taras’ın kişisel fotoğraf üretiminin ağırlığı giderek azaldı.

Bunun bilinçli tarafları da vardı.

KASK Başkanı olarak etkinliklere davet ettiği birçok fotoğrafçı aynı zamanda ulusal yarışmalarda jüri üyeliği yapıyordu. Dostluklar oluşmuştu. Taras, böyle bir ortamda kendi fotoğraflarını onların önüne yarışmacı olarak göndermeyi etik bulmadı ve yarışmalardan çekildi.

Daha sonra TFSF başkanı olduğunda bu kez seçici kurul üyeliklerinden belli bir dönem uzak durdu. Federasyon başkanlığının kendisine açabileceği imkânlardan yararlanmak istemediğini, sanatçılık ile yöneticiliği ayırmaya çalıştığını söylüyor.

2011’de verdiği bir söyleşide kendisiyle ilgili önemli bir tespitte bulunuyor.

Yönetim tarafının kişiliğinde daha baskın olduğunu düşünüyor.

Yaklaşık on yıllık yoğun fotoğraf üretiminin ardından yavaş yavaş “masanın diğer tarafına geçtiğini” söylüyor.

Ardından şu cümleyi kuruyor.

“Kendime yönelik çalışmak yerine daha geniş bir kitle için çalışmak beni daha çok mutlu ediyor.”

Özcan Taras’ın hayatını anlamak için bu cümleyi bir kenara not etmek gerekiyor.

Çünkü bundan sonraki yılların önemli bölümü masanın o tarafında geçecektir.

Ankara’da bir çatı katında 9’a 9

Türkiye’de fotoğraf derneklerinin üst örgütlenme arayışı Özcan Taras’la başlamadı.

Bu önemli.

Şinasi Barutçu’dan itibaren fotoğraf çevrelerinde federasyon fikri konuşulmuş; 1980’lerden sonra dernekler Fotoğraf Dernekleri Çalışma Kurulu — FDÇK çatısı altında bir araya gelmeye başlamıştı. Bu yapı daha sonra Türkiye Fotoğraf Dernekleri Birliği — TFDB adını aldı. Mehmet Bayhan uzun yıllar bu örgütlenmenin taşıyıcı isimlerinden biri oldu. Taras da Bayhan’ın emeğini açıkça teslim eder; onu derneklerin “lokomotifi” olarak tanımlar.

2001’de TFDB içinde yönetim tartışmaları yaşandı. Mehmet Bayhan’ın istifası üzerine yeni genel sekreter arayışı başladı. Marmara bölgesindeki dernekler görüşmeler yaptı ve İFSAK tarafından Özcan Taras’ın adı önerildi.

Bu sırada Mehmet Bayhan yeniden aday oldu.

23 Haziran 2001’de Ankara’da, AFSAD’ın eski mekânının çatı katında 19 dernek temsilcisi toplandı.

Oylama açık yapıldı.

Oylar 9’a 9 oldu.

Bir kişinin oyu kalmıştı.

Son oy Özcan Taras’a çıktı.

Genel Sekreterliği bir oy farkla kazandı.

Fakat seçimin ardından söylediği ilk sözlerden biri kazanmış bir adayın zafer cümlesi değildir.

Mehmet Bayhan’ın yıllarca yürüttüğü görevi ve birikimini düşünerek,

“Bu koltuğu doldurmakta zorlanacağım.”

der.

Fotoğraf derneklerinin üst örgütlenmesinde artık yeni bir dönem başlıyordu.

Ve ilginçtir, Taras TFDB’nin başına geçtiğinde ilk hedefini “hemen federasyon kurmak” olarak belirlemedi.

Önce başka bir şey yapmak istedi.

Mevcut durumu anlamak.

Önce sorunu masaya koymak

Özcan Taras’ın 2003’te Kontrast dergisi için yazdığı “Niçin Federasyon” metni, onun yöneticiliğini anlamak için bütün görev listelerinden daha açıklayıcıdır.

TFDB Genel Sekreterliğine seçildiği günlerde federasyon kurulmasının önündeki yasal engeller henüz devam ediyordu. Daha önce defalarca denenmiş, sonuç alınamamıştı.

Taras bu nedenle enerjiyi aynı kapıya bir kez daha vurmak yerine fotoğraf derneklerinin gerçek durumunu anlamaya ayırmayı önerdi.

Geniş bir anket hazırlandı.

Derneklerin etkinliklerinden mali yapılarına, varlıklarından çalışma biçimlerine kadar bilgiler toplandı.

Tablolar oluşturuldu.

Grafikler hazırlandı.

20 Ekim 2001’de Konya’da yapılan TFDB toplantısında bütün bu veriler derneklerin önüne konuldu.

Taras o yazıda kendi çalışma biçimini çok net ifade ediyor.

Bir sorun çözülecekse önce doğru anlaşılmalı ve tanımlanmalıdır; sonra yazılı ve somut biçimde tarafların önüne konmalıdır.

Burada Pirelli’de yıllarca kalite ve teknoloji alanında çalışan mühendisin dili çok belirginleşiyor.

Veri topla.

Mevcut durumu gör.

Sorunu tanımla.

Ortak meseleleri ayır.

Sistemi kur.

Sonra iyileştir.

Kültür ve sanat alanına gönüllülük üzerinden gelen insanların çoğu iyi niyetlidir. Fakat Taras’ın üzerinde durduğu mesele başka, iyi niyet bir kurumun devamı için tek başına yetmez.

Mali yapı, kayıt, görev paylaşımı, şeffaflık ve bilgi devri gerekir.

Bu düşünme biçimi, birkaç ay sonra federasyon için çok işe yarayacaktır.

Federasyonun yolu açılıyor

Medeni Kanun’daki değişiklikle aynı alanda çalışan derneklerin federasyon kurabilmesinin önü açılınca, yıllardır konuşulan konu bu kez gerçek bir imkâna dönüştü.

Fotoğraf dernekleri de hazırlıksız değildi. FDÇK ve TFDB altında yaklaşık on altı yıllık bir ortak çalışma deneyimi oluşmuştu.

12 Nisan 2002’de Edirne’de 19 derneğin katıldığı toplantıda federasyon kurulması için çalışmalara başlanması kararı yazılı olarak alındı.

Sonra uzun toplantılar başladı.

Tüzük nasıl olacaktı?

Delegeler nasıl belirlenecekti?

Başkan kaç yıl görev yapacaktı?

Merkez nerede bulunacaktı?

Ankara mı?

İstanbul mu?

Kocaeli mi?

Kuruluş süreci bütün derneklerin aynı fikirde olduğu pürüzsüz bir masa değildi. AFSAD ve BUFSAD gibi geçmiş örgütlenme sürecinde önemli rol oynamış bazı dernekler kuruluş aşamasında kurucu üye olmadılar; daha sonra federasyona katıldılar. Merkez ve başkanlık meselesinde de farklı görüşler ortaya çıktı.

Sonunda merkez için Kocaeli üzerinde uzlaşıldı.

Federasyonun kuruluş çalışmalarını fiilen uzun süredir yürüten Özcan Taras’a kurucu başkanlık önerildi.

30 Mayıs 2003’te 15 dernekle Fotoğraf Sanatı Federasyonu kuruldu. Bir süre sonra adına “Türkiye” ibaresi eklendi ve kurum Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu — TFSF adını aldı. Taras, 2011’e kadar sekiz yıl kurucu başkan olarak görev yaptı; bu süre içinde federasyona bağlı dernek sayısı 24’e ulaştı.

Bunu “Özcan Taras federasyonu kurdu” diye tek cümlede anlatmak hem kolay hem yanlış olur.

Ondan önce Şinasi Barutçu’nun düşüncesi, FDÇK yılları, Mehmet Bayhan’ın emeği ve farklı kentlerde yıllarca bir araya gelen fotoğraf dernekleri vardı.

Taras’ın yaptığı, devraldığı bu birikimin federasyona dönüşebildiği tarihsel anda sorumluluğu üstlenmek ve yeni yapının çalışabileceği düzeni kurmaya uğraşmaktı.

Gerçek payı burada.

Ne daha azı.

Ne fazlası.

Bir federasyon nasıl yaşar?

Federasyonu kurmak bir sonuç değildi.

Asıl iş o gün başladı.

Düzenli bir mali yapı gerekiyordu. Derneklerle iletişim kurulmalıydı. Yarışmalar için ortak standartlar hazırlanmalı, eğitim meseleleri ele alınmalı, uluslararası ilişkiler geliştirilmeli, kurumsal hafıza oluşturulmalıydı.

Taras’ın federasyon yönetimine bakışı “merkez her şeyi yapar” şeklinde değildi. Derneklerin bilgi ve birikimlerini federasyona taşıması gerektiğini düşünüyordu. Kurumun işleyişinin birlikte öğrenileceğini, güvenin ve kuralların birlikte oluşturulacağını söylüyordu.

M. Özcan Taras (1959, Hereke) — Makine mühendisi, fotoğrafçı ve eğitimci; KASK eski başkanı, Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF) kurucu başkanı.
M. Özcan Taras (1959, Hereke) — Makine mühendisi, fotoğrafçı ve eğitimci; KASK eski başkanı, Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF) kurucu başkanı.

TFSF kısa süre içinde FIAP’la uluslararası ilişki kurdu ve Türkiye’nin fotoğraf örgütü olarak temsil süreci başladı. Taras’ın özgeçmişinde FIAP üyeliğinin sağlanması, genel kurullarda Türkiye’nin temsil edilmesi ve uluslararası fotoğraf ortamıyla ilişkinin geliştirilmesi başkanlık döneminin önemli başlıkları arasında yer alıyor.

Fakat onun özellikle önemsediği işlerden biri çok daha az gösterişliydi.

Almanak.

Federasyonun onayladığı yarışmalar yapılıyor, sonuçlar açıklanıyor, ödüller dağıtılıyor; fakat bütün bunların düzenli ve toplu kaydı tutulmuyordu.

Taras her yılın yarışma sonuçlarını, derece alan fotoğrafları, katılımcıları, jürileri ve sayısal bilgileri bir arada tutacak bir yayın istiyordu.

İlk almanak 2005 yılı yarışmalarını kapsayacak şekilde 2006’da yayımlandı.

Taras’ın bu çalışmayı neden önemsediğini anlattığı sözler dikkat çekici. Ona göre bugün bir yarışma sonucu gibi görünen şey, elli yıl sonra dönemin fotoğraf anlayışı, tekniği, tercihleri ve insanları hakkında belge olacaktır. Keşke geçmişin de böyle kayıtları elimizde olsaydı, diye yakınıyor.

O gün Point’e gelirken elinde getirdiği 2009 almanağına sohbetten sonra başka gözle bakmamın nedeni biraz da buydu.

Getirdiği kitap TFSF Almanağı değildi.

Ama Özcan Taras’ın fotoğrafla kurduğu ilişkinin bir tarafını çok iyi temsil ediyordu

Yapılan iş kayda geçsin.

İnsanlar bilinsin.

Fotoğraflar kaybolmasın.

Gelecekte birisi dönüp baktığında elinde belge olsun.

1995’te eski İzmit fotoğraflarıyla uğraşan adamla 2000’lerde yarışma almanaklarını savunan adam aslında aynı meseleyle ilgileniyordu.

Bellekle.

“Yarışma Federasyonu” eleştirisi

TFSF’nin ilk dönemleri eleştiriden uzak değildi.

Federasyon yarışma şartnameleri, onay sistemi ve yarışmaların düzenlenmesi konusunda çok görünür olunca fotoğraf çevresinde “yarışma federasyonu” eleştirisi yapılmaya başlandı.

Taras bu eleştiriye kızıp geçmiyor.

Yarışmaların Türkiye fotoğraf ortamında zaten çok yaygın olduğunu, federasyonun karşısında düzenlenmesi gereken büyük bir alan bulunduğunu anlatıyor. Telif hakları, şartnameler, seçici kurul uygulamaları ve yarışmacı hakları için standartlar gerektiğini düşünüyor.

Ama aynı Taras, fotoğraf derneklerine üyelerini yarışmalardan çok atölyelere ve projelere yönlendirin çağrısı yapıyor.

2011’de yarışma yoğunluğunu açıkça “yarışma kirliliği” diye nitelendiriyor.

Bu ilk bakışta çelişkili görünebilir.

Aslında kişisel tecrübesiyle kurumsal sorumluluğu birbirinden ayırıyor.

Kurum, var olan yarışma alanındaki sorunları düzenlemek zorunda.

Fotoğrafçı ise gelişmek istiyorsa yalnız yarışma peşinde koşmamalı.

Taras bunu kendisi yaşamıştı.

Ödüllü fotoğraflarını yan yana koyduğunda bir sergi çıkmadığını gören adam, şimdi aynı şeyi bir ülkenin fotoğraf ortamına söylüyordu.

Bir yöneticinin ayrılmayı bilmesi

Özcan Taras’ın hayatında dikkat çekici tercihlerden biri, görevlerden nasıl ayrıldığıdır.

KASK başkanlığını kendi isteğiyle bıraktı.

TFSF başkanlığında da aynı yolu izledi.

2009 genel kurulunda bir sonraki dönemde aday olmayacağını açıkladı. 2011’e gelindiğinde sekiz yıldır başkandı ve kendisini yönetim deneyimi bakımından güçlü hissettiğini söylüyordu. On yıl daha çalışabilecek durumda olduğunu düşündüğünü de saklamıyordu.

Ama devam etmedi.

Gerekçesi şu:

“Yöneticiler davranışları ve uygulamaları ile örnek olmak ve yeni yöneticilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamak zorundadırlar.”

Arkasından daha sert bir cümle geliyor.

“Yöneticilerin bu görevleri kendi yaşamları için basamak yapmaları çok sakıncalıdır.”

Kurum kurmak kadar kurumdan çekilmeyi bilmek de yöneticiliğin parçasıdır.

Taras’ın yıllar önce KASK başkanlığında yarışmalardan çekilmesi, federasyon döneminde kendisine avantaj yaratabilecek alanlardan uzak durması ve sonunda başkanlığı bırakması yan yana konulduğunda, yöneticilik konusunda kendi içinde tutarlı bir çizgi görülebiliyor.

Bu çizginin kusursuz olup olmadığını, federasyon yönetiminde bütün kararların doğru alınıp alınmadığını ayrıca tartışmak mümkün.

Nitekim federasyonun uygulamalarına yönelik eleştiriler de olmuş, Taras da örgütlenme ve kurumsallaşma sorunlarının bütünüyle çözülemeyeceğini kabul etmiştir.

Fakat kendi ölçüsü nettir.

Kurum kişiden uzun yaşamalıdır.

Yeniden fotoğraf

2011’den sonra masanın ağırlığı yeniden değişmeye başladı.

Taras TFSF Başkanlığını bıraktı.

2014’te Pirelli’den emekli oldu. Bu arada 2006–2014 arasında fabrikanın Pirelli&Yaşam dergisini dokuz yıl boyunca çıkardı; meslek örgütlerinde ve farklı sosyal yapılarda yöneticilik görevleri sürdürdü.

2019 sonunda, otuz yıl üyesi olduğu KASK’tan da ayrılarak aktif dernekçilik dönemini kapattı.

Fotoğraf daha kişisel bir alanda yeniden ağırlık kazandı.

Tam tersine, daha kişisel bir alanda yeniden ağırlık kazandı.

2018’de KASK bünyesinde temel eğitim almış bir grupla yaklaşık bir yıl süren ileri düzey çalışma yaptı. On altı kişiden on biri 2019’da açılan Arayış sergisinde yer aldı. Taras serginin eğitmenliğini ve küratörlüğünü üstlendi. Sergi yalnız fotoğrafların seçilmesiyle hazırlanmadı; katılımcılar baskısından davetiyesine kadar sürecin içinde çalıştı.

“Arayış” kelimesi Taras için sergi adına dönüşmüş rastgele bir sözcük değildi.

Kendi fotoğraf anlayışını da bu kelimeyle açıklıyordu.

“Fotoğrafçı gördüğünü çeken değil, çekmek istediğini arayandır. Fotoğraf ise bir arayıştır, belki de bulamamaktır.”

Bu düşüncenin arkasında yıllarca biriken başka bir görüş daha var.

Taras’a göre görme biçimi düşünme biçimiyle ilişkili.

Bu nedenle fotoğrafın gelişmesi için yalnız fotoğraf bakmak yetmiyor. Edebiyat, müzik, başka sanatlar, psikoloji, sosyoloji; okuma ve tartışma da gerekiyor.

Kendi zincirini şöyle kuruyor.

Okumak düşünmeyi getirir.

Düşünmek sorgulamayı.

Sorgulamak reddetmeyi.

Reddetmek arayışı.

Arayış üretimi.

Fotoğrafın sonunda makine vardır belki.

Başlangıcında ise insanın ne düşündüğü.

“Fotoğrafçı yetiştirmiyoruz”

Özcan Taras 1990’dan itibaren yıllarca temel ve ileri düzey fotoğraf eğitimleri verdi.

Fakat eğitimin amacı konusunda alışıldık bir cümle kurmuyor

“Biz, verdiğimiz fotoğraf eğitimleri ile fotoğrafçı veya fotoğraf sanatçısı yetiştirmiyoruz. Sadece fotoğraf izlemesini öğretiyoruz.”

Gerekçesi basit.

Sanatın üreticisinden çok izleyicisi vardır.

O halde yüz kişiden üçünü fotoğrafçı yapmak kadar, yüz kişinin gördüğü fotoğraf üzerine düşünebilmesini sağlamak da değerlidir.

“Sanat tüketicisi” ifadesinden de hoşlanmıyor. Tüketmenin bitirmek, yok etmek anlamına geldiğini; oysa sanatın izleyiciyle buluştuğunda çoğaldığını düşünüyor.

Bu yaklaşımın güzel tarafı şu; fotoğraf eğitimini makine kullanma kursundan çıkarıyor.

Enstantane öğrenilebilir.

Diyafram öğrenilebilir.

Kadraj kuralları öğrenilebilir.

Fakat neden baktığınızı ve ne gördüğünüzü anlamak için başka şeyler gerekiyor.

Belki bu yüzden Taras, yarım yüzyıla yaklaşan fotoğraf deneyimine, KASK ve TFSF başkanlıklarına ve yıllarca verdiği seminerlere rağmen 2021’de Anadolu Üniversitesi Fotoğrafçılık ve Kameramanlık ön lisans programını tamamladı.

Onca yıl sonra yeniden öğrenci olmak, onun biyografisinde küçük ama anlamlı bir ayrıntıdır.

Fotoğrafın dördüncü boyutu

Taras’ın fotoğraf üzerine düşünürken kullandığı kavramlardan biri özellikle dikkat çekiyor.

Fotoğraf üç boyutlu dünyayı iki boyutlu yüzeye taşır.

Fotoğrafçı çizgi, ışık, gölge, renk ve alan derinliğiyle üçüncü boyut hissini kurar.

Taras’a göre bir boyut daha vardır:

Duygu.

Onu fotoğrafın “dördüncü boyutu” olarak adlandırıyor.

Bu sözü yalnız kuramsal bir cümle olarak okumamak gerekir.

Şehir Tiyatrolarında yıllarca yüzleri, mimikleri ve bedenleri izlemiş biri söylüyor bunu.

17 Ağustos sabahı fotoğraf makinesini kaldırmakta zorlanan biri söylüyor.

İnsan fotoğrafını neden daha az çekmeye başladığını sorgulayan biri söylüyor.

Sonraki dönem çalışmalarındaki sessizlik de biraz buradan okunabilir.

Taras son yıllardaki fotoğraflarını kendi sözleriyle daha yalın, daha az insan içeren, karmaşadan uzak, grafik, çizgisel, sade, durağan ve zamansız olarak tarif ediyor. Bunda mühendislik mesleğinin etkisi bulunabileceğini de kendisi söylüyor.

Yıllar önce tiyatro sahnesinde insan yüzünün en yoğun ifadelerini arayan fotoğrafçı, yıllar sonra kimi zaman boşluğu, çizgiyi, ışığı ve dinginliği arıyor.

Aynı göz.

Başka bir zaman.

İzler, kökler, bağlar

2020’de İz-lerim adlı kişisel sergisini açtı.

2022’de Bursa Uluslararası Fotoğraf Festivali FOTOFEST kapsamında Kökler sergisi yer aldı. Aynı yıl BUFSAD kendisini onur üyeliğine kabul etti.

20 Aralık 2022 ile 20 Ocak 2023 arasında Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Gölcük Kültür ve Sosyal Yaşam Merkezi’nde Bağlarım sergisini açtı.

2023 sonunda ise Serüven geldi.

Sergi adlarına yan yana bakınca dahi insanın kendi geçmişine doğru dönen bir taraf görülüyor:

İz.

Kök.

Bağ.

Serüven.

Bunları fazla yorumlamak Özcan Taras adına konuşmak olur. Fakat son dönem fotoğraflarının biçimiyle hayatındaki yön değişikliği arasında bir yakınlık bulunuyor.

Daha az telaş.

Daha az kare.

Daha çok beklemek.

Taras, dijital makinelerin saniyede pek çok kare çekme imkânına rağmen bu özelliği kullanmadığını, analog yıllardan kalan alışkanlıkla bekleyerek ve düşünerek çekmeye devam ettiğini anlatıyor. Yanında küçük bir makine ya da telefonu taşıyor; özel fotoğraf seferlerine çıkmak yerine bulunduğu yerde kendisini çağıran kareyi bekliyor.

Fotoğraf teknolojisi baştan aşağı değişti.

Çekme alışkanlığı o kadar değişmedi.

Kocaeli fotoğrafının içindeki yeri

Özcan Taras’ın hikâyesini anlatırken önemli bir ölçüyü kaybetmemek gerekiyor.

Kocaeli fotoğrafını onunla başlatamayız.

Kendisi de böyle bir iddiaya yaklaşmıyor.

“Kentin fotoğrafçısı” olup olmadığı sorulduğunda kendi adını öne çıkarmak yerine Fahri Seyrek ve Cemal Turgay’ı anıyor;

“Tarih bizleri belki daha sonra değerlendirecektir.”

Bu cümle yerinde.

Çünkü Kocaeli’nin fotoğraf tarihinde Fahri Seyrek, Cemal Turgay, Halil İbrahim Atmaca, Faruk Ertunç, Muzaffer Sütlüoğlu, Hadi Aslan ve farklı kuşaklardan pek çok isim var.

KASK da kolektif bir emeğin ürünü.

Türkiye’deki federasyon fikri de öyle.

Özcan Taras’ın değerini göstermek için başkalarının emeğini küçültmeye ihtiyaç yok.

Tam tersine, onun gerçek yeri bu tarih içinde daha iyi görülüyor.

Öncekilerden bir şey devralıyor.

Kendi döneminde bir şey ekliyor.

Sonra görevi başkasına bırakıyor.

Kurumsal hayat dediğimiz şey zaten biraz böyle ilerliyor.

Ruşen Hakkı’yla bir İzmit hikâyesi

Özcan Taras’ın İzmit’le ilişkisi yalnız fotoğraf dernekleri ve kurumlar üzerinden kurulmadı.

Şair Ruşen Hakkı ile 1990’ların başında tanıştı. Tam adı Ruşen Hakkı Özpençe olan şair, 1964’ten itibaren yaşamını İzmit’te sürdürmüş; şiirleri, yazıları ve gazeteciliğiyle kentin kültür hayatının tanınan ve sevilen isimlerinden biri olmuştu. 2006’da Balkonda Akşamüstü kitabıyla Yunus Nadi Şiir Ödülünü aldı. 11 Nisan 2011’de İzmit’te yaşamını yitirdi.

Taras, 1993’te AFSAD’ın “Bilim ve Sanat İnsanlarımız” yarışması için Ruşen Hakkı’nın fotoğraflarını çekti.

İki yıl sonra, 1995’te Şenel Hanım’la nikâhlarında davetlilere klasik bir nikâh armağanı vermek yerine Ruşen Hakkı’nın Üretimde Sevda kitabını dağıtmaya karar verdiler.

Sabancı Kültür Merkezi Kütüphanesi, İzmit - 1993. Özcan Taras’ın Ruşen Hakkı’nın fotoğraflarını çektiği gün. Soldan: Kemal Bey, Ruşen Hakkı, Birgül Yörüker, Şenel Taras ve Özcan Taras.
Sabancı Kültür Merkezi Kütüphanesi, İzmit - 1993. Özcan Taras’ın Ruşen Hakkı’nın fotoğraflarını çektiği gün. Soldan: Kemal Bey, Ruşen Hakkı, Birgül Yörüker, Şenel Taras ve Özcan Taras.

Kitapları İstanbul’da yayıncı Güngör Gençay’dan aldılar.

Ruşen Hakkı kitapları tek tek imzaladı.

Nikâh 21 Temmuz’daydı.

Yıllar sonra, o günün aynı zamanda Ruşen Hakkı’nın doğum günü olduğunu öğrendiler. Şair onlara bundan söz etmemişti. Taras, bunu anlatırken Ruşen Hakkı’nın kendi doğum gününün genç çiftin mutlu gününün önüne geçmesini istemediğini düşünüyor.

Ruşen Hakkı Özpençe (1936, Kütahya – 2011, İzmit) — Şair, yazar ve gazeteci.
Ruşen Hakkı Özpençe (1936, Kütahya – 2011, İzmit) — Şair, yazar ve gazeteci.

Küçük bir hatıra.

Fakat insanı anlatıyor.

Ve bizim bu biyografide aradığımız şey biraz da bu.

Unvanların arasından insanı kaybetmemek.

Müziğe açılan başka bir kapı

Özcan Taras’ın çocukluk yıllarında eski Philips radyodan dinlediği Türk halk ve sanat müziği, hayatının ilerleyen dönemlerinde yalnız bir hatıra olarak kalmadı.

Son yıllarda İzmit’te Ferahnâk Sanat çalışmalarına katılmaya başladı. Çocukken Muzaffer Akgün’den Âşık Veysel’e, Zeki Müren’den Münir Nurettin’e uzanan seslerle tanıdığı müzik dünyası, bu kez karşısına başka türlü çıktı. Artık radyonun başında dinleyen çocuk değil; müziğin üretildiği ve birlikte çalışıldığı bir ortamın içindeydi.

Özcan Taras, İzmit Ferahnâk Sanat’ta sahnede.
Özcan Taras, İzmit Ferahnâk Sanat’ta sahnede.

Bu yeni ilgi, Taras’ın hayatındaki kültür ve sanat alanlarının birbirinden kopuk olmadığını da gösteriyor. Fotoğraf, tiyatro, edebiyat ve müzik farklı zamanlarda hayatına girmiş olsa da hepsinin ortak bir tarafı var bakmak, dinlemek, öğrenmek ve insanın kendisini ifade etme biçimlerini anlamaya çalışmak.

Masadaki almanak

O gün Point’teki sohbet bittikten sonra Özcan Bey kalktı.

Getirdiği almanak bende kaldı.

Sonra tekrar çalışmak için masama oturdum.

Fakat sabah elimde olmayan bir bilgi de artık o masadaydı.

Yıllardır tanıdığım, Şenel Hanım’la birlikte etkinliklerimize gelen, sergilerde karşılaştığımız, kültür sanat üzerine sohbet ettiğimiz Özcan Taras’ın hayatında fotoğrafın ne kadar geniş bir yer tuttuğunu o gün daha iyi görmüş oldum.

Mesele kaç yarışmada ödül aldığı değil.

Kaç yıl başkanlık yaptığı da değil.

Bunlar elbette kayda değer.

Ama benim aklımda daha çok başka sahneler kaldı.

Babasının makinesini açıp kapatamayan çocuk.

Foto Aile’de kimyasal tartan ortaokul öğrencisi.

İlk fotoğraf seminerine heyecanla giren genç mühendis.

“Bu adamın ne fotoğrafı var?” sözünü duyup yönetimden ayrılan, sonra gidip fotoğraf üreten adam.

Foto Atmaca’da sabaha kadar fotoğraf konuşan arkadaşlar.

Cumhuriyet Parkı’nda bir kültür mekânı kurmaya çalışan KASK ekibi.

Rauf Denktaş’ın geleceğini öğrenince bir anda valilik ve protokol trafiğinin ortasında kalan dernek başkanı.

17 Ağustos sabahı elinde makine olduğu halde çekemeyen fotoğrafçı.

Ankara’daki çatı katında son oyu bekleyen TFDB adayı.

Federasyon kurulmadan önce derneklere anket gönderen mühendis.

Sekiz yılın sonunda hâlâ çalışabilecek durumdayken görevi bırakmayı seçen başkan.

Ve yıllar sonra yeniden fotoğrafına dönen adam.

Dün bana getirdiği almanak da şimdi bu hikâyenin bir parçası.

Çünkü Özcan Taras’ın hayatında fotoğraf kadar kayıt tutmak da var.

Bir kentin eski fotoğraflarını bulmak.

Bir tiyatronun arşivini oluşturmak.

Bir il yıllığına fotoğraf çekmek.

Yarışmaların almanaklarını hazırlamak.

İnsanları eğitmek.

Kurulan yapının kendisinden sonra da çalışmasına uğraşmak.

Sonra dönüp kendi fotoğraflarına bakmak.

Belki bu nedenle onun fotoğraf üzerine söylediği şu cümle, hayatının geldiği yeri de güzel anlatıyor.

“Fotoğrafçı gördüğünü çeken değil, çekmek istediğini arayandır.”

Özcan Taras uzun zamandır arıyor.

Bazen bulmuş.

Bazen bulamamış.

Ama bakmayı hiç bırakmamış.

İÇİNDEKİLER

Sedat ÇİFTÇİOĞLU
Sedat ÇİFTÇİOĞLU

Point Kültür Sanat

Paylaş

Benzer Yazılar

Tümünü Gör →
Eve Dönüş: Caner Güner’in Seramiğinde Malzemenin İkinci Hayatı
Kültür & Sanat

Eve Dönüş: Caner Güner’in Seramiğinde Malzemenin İkinci Hayatı

Selim Çınar: Mavinin İçinden Geçen Form
Kültür & Sanat

Selim Çınar: Mavinin İçinden Geçen Form

Kuş Saraylarından Deniz Kızı Horozbina’ya: Özlem Özer Tuğal’ın İşlev Arayan Seramiği
Kültür & Sanat

Kuş Saraylarından Deniz Kızı Horozbina’ya: Özlem Özer Tuğal’ın İşlev Arayan Seramiği