Hasan Pekmezci
Çocukluk, eğitim ve sanatla ilk karşılaşma
Hasan Pekmezci 1945 yılında Konya’nın Beyşehir ilçesine bağlı Üzümlü köyünde doğdu. Çocukluğu, Anadolu’nun kırsal koşulları içinde ve eğitim olanaklarının bugüne göre çok daha sınırlı olduğu bir dönemde geçti. Kendi yaşamını anlattığı söyleşilerde bu yılları kolay bir çocukluk olarak hatırlamaz; buna karşılık eğitimle karşılaşmasını yaşamının yönünü değiştiren temel olaylardan biri olarak görür. İlkokul yıllarında resme duyduğu ilginin bir öğretmen tarafından fark edilmesi, onun belleğinde sanatla ilgili ilk güçlü dönemeçlerden biri olarak kaldı.
Pekmezci’nin biyografisini anlamak için bu başlangıç önemlidir. Çünkü sonraki yıllarda sanat eğitimi üzerine geliştirdiği düşünceler, yalnız akademik bir mesleğin sonucu değildir. Eğitimin insan hayatında nasıl dönüştürücü bir güç olabileceğini kendi yaşamında deneyimlemiş olması, öğretmenliğe ve öğrenciliğe yüklediği anlamın temelini oluşturdu. Kırsal bir çevreden çıkıp öğretmen okulları aracılığıyla sanat eğitiminin merkezlerine ulaşması, Cumhuriyet’in öğretmen yetiştirme kurumlarının toplumsal hareketlilik bakımından oynadığı rolün kişisel bir örneğidir.
1958’de İvriz Öğretmen Okulu’na girdi. Burada Mehmet Karaman, İsa Başlıoğlu ve Namık Sevinç Arkun gibi resim öğretmenlerinin yönlendirmeleriyle resme ilgisi belirginleşti. İvriz yılları, Pekmezci açısından yalnız bir okul dönemi değil, sanatçı olma ihtimalinin gerçek bir yaşam seçeneğine dönüşmeye başladığı dönemdi. Resim alanındaki başarısı onu İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri’ne taşıdı. Sınavla öğrenci kabul eden bu seminerde İlhami Demirci, Selahattin H. Taran, Hidayet Gülen ve Enver Naci Gökşen gibi sanatçı-eğitimcilerden ders aldı; programı 1965’te birincilikle tamamladı.
Çapa’dan sonra Urfa’nın Siverek ilçesinde kısa süreli öğretmenlik yaptı. Aynı yıl Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nü kazandı. Böylece çocuklukta başlayan resim ilgisi, Türkiye’de Cumhuriyet dönemi sanat eğitiminin en etkili kurumlarından birinin ortamına taşındı.
Gazi Eğitim Enstitüsü ve sanatçı kimliğinin oluşumu
Hasan Pekmezci, Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nde Adnan Turani, Turan Erol, Nevide Gökaydın, Hidayet Telli, Kayıhan Keskinok, Mürşide İçmeli, Muammer Bakır, Hamza İnanç, Nevzat Akoral ve Mustafa Tömekçe gibi sanatçı-eğitimcilerin bulunduğu güçlü bir kadronun öğrencisi oldu. 1968’de mezun olduğunda yalnız teknik bir resim eğitimi almamıştı; sanatın gündelik bir beceri ya da dekoratif uğraş değil, insanın dünyayı kavrama biçimlerinden biri olduğu düşüncesini de benimsemişti.
Gazi yılları Pekmezci’nin sonraki sanatında belirginleşecek iki ana damarı birlikte besledi. Bunlardan ilki, resim yapmayı sürekli bir araştırma ve ifade alanı olarak görmesi; ikincisi ise sanat bilgisinin paylaşılması gerektiğine ilişkin eğitimci tutumudur. Bu iki yön, yaşamı boyunca birbirinden kopmadı. Atölye kurması, baskı teknikleri üzerine kitap yazması ya da öğrencileriyle müze gezileri düzenlemesi, resim yapmasının yanında yürüttüğü ayrı işler olmaktan çok, sanatı yaşama ve paylaşma anlayışının farklı biçimleriydi.
Mezuniyetinin ardından 1968’de Arifiye Öğretmen Okulu’na atandı. Yedi yıl süren Arifiye dönemi, genç bir sanatçının öğretmen olarak Anadolu’nun ve öğretmen okulu kültürünün içinde çalıştığı, aynı zamanda kendi resim dilini geliştirmeyi sürdürdüğü yıllardı. Daha sonra Çankırı Merkez Ortaokulu’nda görev yaptı. Pekmezci’nin yapıtları 1969’da Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ne ilk kez kabul edildi; 1971’de ise Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde ilk kişisel sergisini açtı. Böylece öğretmenlik hayatının ilk yıllarında sanatçı olarak kamusal görünürlüğü de oluşmaya başladı.
Ressam Hasan Pekmezci
Hasan Pekmezci’nin yaşamındaki akademik unvanlar ve eğitim kurumları güçlü bir yer tutsa da onu anlamanın başlangıç noktası resimleridir. Çünkü eğitimcilik, yazarlık ve kurumsal çalışmaları onun sanatçı kimliğinin çevresinde gelişmiş; resim ise çocukluk yıllarından ileri yaşlarına kadar kesintisiz sürdürdüğü temel uğraş olmuştur.
Pekmezci’nin resminde belirli bir dönemin biçimsel modasına bağlanmak yerine yaşamdan gelen uyaranları resimsel bir dile dönüştürme çabası belirgindir. Kendisi çalışmalarını katı dönemlere ve üslup sınıflarına ayırmaktan kaçınmış; sanatında dışavurumcu, simgesel ve yer yer öyküleyici özelliklerin bulunabileceğini kabul etmekle birlikte, tek bir üslubun içine kapanmayı sanatçı için sınırlayıcı görmüştür. Bu nedenle yağlıboyadan akriliğe, serigrafiden gravüre, kâğıt üzerindeki çalışmalardan büyük boyutlu tuvallere kadar farklı malzeme ve tekniklerde üretmiştir.
Onun resimlerinde teknik ustalık görünürdür; fakat teknik, kendi başına gösterilecek bir hüner değildir. Pekmezci’nin sanat anlayışında resmin taşıdığı düşünce ve yaşantı, biçimsel oyundan önce gelir. Resmin uzun süre boyunca mekanik bir düzeltme sürecine dönüşmesini istemez; duygunun, öfkenin, sevincin ya da gözlemin canlı olduğu sırada çalışmayı tercih eder. Bu tavır, yüzeylerinde görülen hızlı fırça hareketlerinin, yoğun renk lekelerinin, dokusal katmanların ve yer yer parçalanmış figürlerin nedenlerinden biridir.
Renk, leke, yüzey ve hareket
Pekmezci’nin resimsel dilinde renk ile leke temel yapı öğeleridir. Rengi doğadaki nesnelerin yerel rengini yeniden üretmek için kullanmakla yetinmez; rengi kompozisyonun ritmini, psikolojik gerilimini ve duygu yoğunluğunu kuran bir kuvvet olarak değerlendirir. Kırmızı, mavi, sarı, siyah, gri ve yeşilin güçlü karşılaşmaları birçok yapıtında yüzeyi hareketlendirir. Özellikle kırmızı, onun resimlerinde yüksek enerjili ve dikkat isteyen bir renktir; bu nedenle sanatçının renk dağılımındaki denge arayışı önem kazanır.
Leke ise figürle soyutlama arasında geçiş sağlayan başlıca araçlardan biridir. İnsan kalabalıkları uzaktan bakıldığında tek tek portreler halinde değil, hareket eden bir toplumsal kütle gibi algılanabilir; Pekmezci bu görsel deneyimi kent gözlemlerinde doğrudan yaşamıştır. Ankara’da yüksek noktalardan Kızılay çevresindeki kalabalıkları izlediğini, ilk bakışta bir yığın gibi görünen topluluğun dikkat edildiğinde tek tek insan hareketlerine ayrıştığını anlatır. Bu gözlem, resimlerinde insan kalabalıklarının hem toplumsal bir görüntü hem de lekesel-kompozisyonel bir yapı olarak ortaya çıkmasını açıklar.
1992 tarihli Yığınların Özlemi, bu yönü gösteren örneklerden biridir. Parçalara ayrılmış yüzeyde insan figürleri belirgin anatomik ayrıntılardan çok, hareket ve topluluk duygusunu taşıyan soyutlanmış işaretler olarak görünür. Sarı, kırmızı, mavi ve siyah alanların karşılıklı ilişkisi figürlerin tek tek tanınmasından önce resmin genel gerilimini kurar. 2011 tarihli İnsanlarımız adlı yapıtında da kalabalık, gri tonların ağırlığı içinde renk lekeleri ve merkezde yükselen merdiven imgesi çevresinde örgütlenir. Burada insan figürü bir portre konusu değil; kent, zaman ve ortak yaşam içinde var olan çoğul bir insanlık durumunun parçasıdır.
Figür ile soyutlama arasında
Hasan Pekmezci’nin resmi bütünüyle figüratif ya da bütünüyle soyut olarak tanımlanamaz. Sanatçı, gerçek dünyadan aldığı insanı, kuşu, ağacı, binayı, merdiveni ya da kafesi tanınabilirlik sınırının içinde tutarken onları resimsel gereksinime göre dönüştürür. Bu nedenle yapıtlarında soyutlama, görünen dünyadan kopuş değil, görünenin yaşattığı duyguyu yoğunlaştırmanın bir yoludur.
İnsan figürü kimi zaman kalabalığın içinde küçülür; kimi zaman geniş bir renk alanının ortasında bir işaret gibi belirir. Doğa da ayrıntılı bir manzara betimlemesine dönüşmek zorunda değildir. 2006 tarihli Doğa adlı çalışmasında gökyüzü, zemin ve merdiven arasındaki ilişki gerçek bir manzarayı hatırlatırken, aynı zamanda izleyiciyi sanatçının kurduğu zihinsel mekâna taşır. Pekmezci’nin doğaya yaklaşımında bakmak ile görmek arasındaki ayrım önemlidir. Bir çiçeğin yalnız anatomik doğrulukla çizilmesini yeterli bulmaz; sanatçının konu edindiği varlıkla duyusal ve zihinsel bir ilişki kurmasını gerekli görür.
Bu tutum, onun biçimi neden katı akademik doğruluk içinde tutmadığını da açıklar. İnsan figürünün anatomik kusursuzluğundan çok, resimde “insan etkisi” yaratmasıyla ilgilenir. Çizginin, lekenin ya da bedenin biçimi, iletmek istediği yaşantıya hizmet ettiği ölçüde anlamlıdır.
Yaşam, insan ve doğa
Pekmezci’nin sanatının en kapsayıcı kavramlarından biri yaşamdır. Bu sözcük onun resim başlıklarında, yazılarında ve söyleşilerinde sıkça görülür. Ancak “yaşam” onun için soyut bir felsefi başlık olarak kalmaz; çocukluk anıları, ölüm, aile, toplumsal şiddet, kentleşme, doğa, çevre sorunları, kuşlar, insanların bir aradalığı, yalnızlık, savaş ve göç gibi somut deneyimlerle şekillenir.
1970’te yaptığı Acı, annesinin cenazesini taşıyan insanları konu eden siyah-beyaz bir resimdir. Yıllar sonra tiyatroda izlediği Can Kırıkları oyununun etkisini resme taşıması, Ankara Garı saldırısı, savaşlar ve mülteci yaşamları gibi toplumsal olaylardan etkilenerek çalışması da aynı anlayışın devamıdır. Bu örneklerde kişisel bellek ile toplumsal bellek birbirinden ayrılmaz. Sanatçı için resim, dış dünyadaki olayların haberini vermek değil; olayın insan üzerinde bıraktığı izi görsel dile dönüştürmektir.
Bu yaklaşım, 2024’te yayımlanan ve Pekmezci’nin “yaşam” konulu resimlerini inceleyen akademik çalışmada da vurgulanır. Sanatçının renk ve çizgiyi canlı bir enerji içinde kullanması, yaşamı biyolojik bir süreklilikten daha geniş bir varoluş ve bellek meselesi olarak ele almasıyla ilişkilendirilir.
Kuşlar, kafesler, yuvalar
Hasan Pekmezci’nin resimlerinde en kolay tanınan imgelerden biri kuştur. Kuşların yanında kafesler, kuş yuvaları ve ağaçlar da sık sık görünür. Bu imgeler yüzeysel bir “özgürlük-kafes” karşıtlığına indirgenemez. Sanatçı kendi açıklamalarında kafeslerini çoğu kez kırık dökük, kuşun girip çıkabildiği bir ev ya da yuva olarak düşündüğünü belirtir. Bu nedenle kafes, tek anlamlı bir hapis simgesi değildir; korunma, barınma, sınır, aidiyet ve özgürlük arasında değişen çağrışımlar üreten bir yapıdır.
Kuş imgesinin kökleri Pekmezci’nin çocukluk belleğine kadar uzanır. İrez Ana olarak andığı, çocukluğunda kendisine doğa sevgisi ve canlıların yaşam hakkı konusunda duyarlık kazandıran Anadolu kadınının anısı, kuşlara ve doğaya yüklediği anlamın kişisel kaynaklarından biri olarak anlatılır. 1991 ve 1993 tarihli Kuşlar resimleri ile 1997 tarihli Kafes ve Kuşlar serigrafisi, aynı temanın farklı teknik ve dönemlerde nasıl sürdüğünü gösterir.
Kuş, Pekmezci’nin sanatında durağan değildir. Uçar, konar, kümelenir, yuva kurar, kafesle karşılaşır. Bu hareketlilik resim yüzeyinin ritmiyle bütünleşir. Dolayısıyla kuş figürü yalnız sembolik içeriğiyle değil, sanatçının çizgi ve leke anlayışına sağladığı devingenlikle de önemlidir.
Merdiven, zaman ve yaşamın basamakları
Pekmezci’nin bir başka sürekli imgesi merdivendir. Yaşam Merdivenleri olarak adlandırdığı resimler özellikle ellili yaşlarından sonra belirginleşti. Sanatçı bu imgenin kaynağını çocuklukta bir dükkân duvarında gördüğü merdivenli resme ve kendi yaşamında eğitim yoluyla basamak basamak ilerleme deneyimine bağlar. Merdiven onun resminde başarıyı kutsayan kolaycı bir yükseliş simgesi değildir; çıkışın emek, yorgunluk ve mücadele gerektirdiğini, her yükselişin aynı zamanda zamanın geçişiyle birlikte iniş düşüncesini de taşıdığını hatırlatır.
2011 tarihli Yaşam Merdiveni, 2005 tarihli Yaşam ve 2010 tarihli karışık teknik Yaşam çalışmaları bu düşünsel alanın örnekleridir. Pekmezci’nin bazı merdivenleri altın yaldızla vurgulaması, her basamağın yaşanmış zaman içindeki değerini öne çıkarır. Aynı dönemlerde saat imgesinin resimlerine girmesi de rastlantı değildir. Zaman, ileri yaşlarında sanatçının daha belirgin biçimde sorguladığı bir konu haline gelir.
Özgün baskıresim: tekniği araç olarak gören sanatçı
Hasan Pekmezci’nin çağdaş Türk sanatı içindeki yerini belirleyen temel alanlardan biri özgün baskıresimdir. Serigrafiyle 1970’lerin ortalarında yoğun biçimde ilgilenmeye başladı. Gazi Eğitim Enstitüsü’ne öğretmen olarak döndüğünde burada serigrafi atölyesini kurdu; daha sonra Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde gravür, serigrafi ve litografi atölyelerinin gelişimine katkıda bulundu. Başka yükseköğretim kurumlarında da baskıresim atölyeleri kurdu ve dersler verdi.
Pekmezci’nin baskıresim alanındaki önemi yalnız atölye kurmasıyla açıklanamaz. Tüm Yönleri ile Serigrafi – İpekbaskı adlı kitabı 1992’de yayımlandı; 1993’te “Özgün Baskı Yöntemi Olarak Serigrafi’nin Tarihçesi ve Gelişimi” başlıklı akademik makalesi Sanat Yazılarında çıktı. Bu çalışmalar, serigrafinin yalnız uygulanışını öğretme değil, tekniğin tarihini, kullanım alanlarını ve gelişme imkânlarını tartışma çabasını da gösterir.
Buna karşın Pekmezci, baskıresim gibi teknik disiplin gerektiren bir alanda bile tekniğin sanatçıyı sınırlamasına karşıdır. Onun için teknik amaç değil araçtır. İyi öğrenilmiş teknik, sanatçının düşüncesini rahatça ifade edebilmesini sağlar; fakat yaratıcı kararın önüne geçtiğinde tutuculuğa dönüşebilir. Bu nedenle farklı malzemeleri denemeyi, teknikler arasında geçiş yapmayı ve baskının olanaklarını genişletmeyi savunur.
Bu yaklaşım, onun serigrafilerinde de görülür. Baskının çoğaltılabilir yapısını mekanik bir tekrar mantığı içinde kullanmak yerine, renk katmanları, lekesel yapılanma, çizgi ve figürlerle resimsel bir alan kurar. Kafes ve Kuşlar, İnsanlarımız Üzerine ve Tükenmez Umut Kapıları gibi çalışmalarında serigrafi, düşünceyi taşıyan bağımsız bir sanat dili haline gelir.
Gazi Eğitim’de öğretmenlik ve serigrafi atölyesi
1978’de Hasan Pekmezci, Öğretmenler Kurulu kararıyla yetiştiği Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’ne öğretmen olarak davet edildi. Burada serigrafi atölyesini kurması, onun eğitimcilik hayatında olduğu kadar Türkiye’de baskıresim eğitiminin yaygınlaşması bakımından da dikkate değer bir adımdı. Sonraki yıllarda serigrafinin programlarda yer alması, uygulamalı çalışmaların geliştirilmesi ve öğrencilerin bu teknikle doğrudan üretim yapabilmesi için çalıştı.
Pekmezci’nin sanatçı-eğitimci modeli, atölyeyi yalnız ders saatinde kullanılan bir sınıf olarak görmez. Atölye onun için üretim yapılan, soru sorulan, denenen, başarısız olunan, yeniden başlanan ve deneyimin paylaşıldığı canlı bir çalışma ortamıdır. Öğrencilerinin tanıklıklarında ve kendisiyle yapılan söyleşilerde, malzeme ve bilgiyi saklamayan, çalışırken öğrencinin önünde bulunan, teknik uygulamayı doğrudan gösteren bir öğretmen profili öne çıkar.
Bu özellik, Pekmezci’nin sanatçı kimliğini ikincilleştirmez; tersine, onun öğretme biçiminin neden etkili olduğunu açıklar. Öğrencinin karşısında yalnız sanat hakkında konuşan bir akademisyen değil, elleri boyaya değen, baskı yapan, çizim yapan ve sürekli yeni iş üreten bir ressam bulunur. Sanat bilgisinin inandırıcılığı, onun için üretim pratiğinden gelir.
Hacettepe Üniversitesi yılları
Hasan Pekmezci 1987’de Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’ne geçti. Buradaki temel görevlerinden biri baskıresim atölyelerini kurmak ve bu alanın derslerini yürütmekti. Kaynaklarda gravür, serigrafi ve litografi atölyelerinin kurulmasındaki çalışmaları özellikle belirtilir. Aynı yıl doçent oldu; 1995’te profesörlüğe yükseldi. Hacettepe’de akademik ve sanatsal çalışmalarının yanında çeşitli yönetsel görevler de üstlendi ve 2012’de yaş haddinden emekli oldu.
Hacettepe dönemi, Pekmezci’nin hem sanatçı olarak ulusal ve uluslararası görünürlüğünün arttığı hem de sanat eğitimi üzerine düşüncelerini geniş bir öğrenci çevresiyle paylaştığı yıllardır. 1989’da Uluslararası Şili Bienali’ne seçildi. 1991 Osaka Trienali’nde binlerce başvuru arasından sergilenmeye kabul edilen sınırlı sayıdaki sanatçı arasında yer aldı ve Türkiye’yi temsil etti. Bu katılımlar, baskıresim ve resim alanında uzun süredir sürdürdüğü üretimin uluslararası sergilerde de karşılık bulduğunu gösterdi.
Pekmezci, Hacettepe yıllarında sanat tarihini yalnız ders kitaplarından öğrenmenin yetersiz olduğunu düşünerek öğrenci gezilerine önem verdi. 1993’te Maastricht’teki Avrupa Sanat Okulları buluşmasının ardından, Hacettepe’den ve başka üniversitelerden öğrencilerin de katıldığı müze ve sanat merkezi gezileri düzenledi. Zamanla kendi adıyla anılan geniş bir gezi grubu oluştu. Bu gezilerin amacı turistik dolaşım değil; öğrencinin kitapta gördüğü yapıtı müzede ölçeği, yüzeyi, malzemesi ve mekânıyla karşı karşıya gelerek kavramasıydı.
Sanat eğitimcisi Hasan Pekmezci
Hasan Pekmezci’nin eğitim anlayışının merkezinde öğrenciyi edilgen bir bilgi alıcısı olarak değil, kendi görme ve düşünme yeteneğini geliştirmesi gereken bir birey olarak kabul etmek vardır. Teknik bilgiye önem verir, fakat teknik becerinin yaratıcılığa dönüşebilmesi için gözlem, okuma, sorgulama ve kültürel birikim gerektiğini savunur.
Bu nedenle sanat eğitimini yalnız resim yapmayı öğretmek olarak görmez. Felsefe, sanat tarihi, edebiyat, şiir, müzik, tiyatro ve müze deneyimini sanatçının dünyasını besleyen alanlar sayar. Resimli günlükler tutması, şiir ve öykü yazması, sanat üzerine düzenli metinler kaleme alması da bu bütüncül yaklaşımın kendi yaşamındaki karşılığıdır.
Pekmezci’nin eğitimci kimliğinde dikkat çeken başka bir nokta, özgünlük ile özgürlük arasındaki ilişkiye verdiği önemdir. Başka bir sanatçının görünüşünü tekrarlamaktansa, kusurlarıyla da olsa kendi dilini kurmanın daha değerli olduğunu düşünür. Öğrencinin hocasını taklit eden küçük bir kopya haline gelmesi değil; kendi yaşamından, kendi görme biçiminden ve kendi sorularından hareket etmesi gerekir.
Bu tavır onun kendi resmine bakışıyla da örtüşür. Sanatçının otuz yıl önce yaptığı resmi tekrar tekrar üretmesini, değişen insanın ve değişen toplumun gerçekliğine aykırı bulur. Pekmezci için değişim, sanatçının kimliğini kaybetmesi değil; yaşayan bir insan olarak dönüşmesinin doğal sonucudur.
Kitapları, yazıları ve yayın faaliyetleri
Pekmezci resim ve baskıresim üretiminin yanında uzun yıllar yazdı. Teknik yayınlarının yanı sıra sanat eğitimi, müzeler, sergileme, kültür politikaları ve sanat yaşamı üzerine makaleler kaleme aldı. 2009’da Sanat Yazılarında yayımlanan “Müze, Galeri, Sanat Merkezleri ve Sanat Eserlerini Işıklandırma Sistemleri” başlıklı çalışması, sanat eserinin yalnız üretilmesi değil, korunması ve izleyiciye doğru koşullarda sunulmasıyla da ilgilendiğini gösterir.
Başlıca kitap ve ders yayınları arasında Tüm Yönleri ile Serigrafi – İpekbaskı (1992), güzel yazı kitapları, Sühendan Fırat – Sanata Adanan Bir Yaşam (2000) ve güzel sanatlar liseleri için hazırladığı Desen kitabı yer alır. Serigrafi ve desen alanındaki bazı kitapları Millî Eğitim Bakanlığı’nın ilgili okul programlarında ders kitabı olarak kullanılmıştır.
Pekmezci, Şükran Pekmezci ve yazar Beşir Göğüş ile birlikte ilkokullar için Türkçe ders kitabı hazırlama ve resimleme yarışmasına katılmış; ekip birincilik kazanmış ve hazırlanan kitaplar uzun yıllar okullarda kullanılmıştır. Bu çalışma onun resim ile eğitim arasındaki bağının galeri ve üniversite dışına, çocukların gündelik eğitim dünyasına kadar uzandığını gösterir.
Emeklilik sonrasında da yazmayı bırakmadı. Sanat, eğitim, toplumsal bellek, müzeler ve ileri yaşlarda üretmeyi sürdüren kültür insanları üzerine yazıları yayımlandı. Böylece resim, onun için atölyede tamamlanan bir eylem değil; okuma, yazma, düşünme ve paylaşmayla genişleyen bir yaşam alanı olarak kaldı.
Şükran Pekmezci ile sanat ve yaşam ortaklığı
Hasan Pekmezci’nin yaşamında ressam ve sanat eğitimcisi Şükran Pekmezci ayrı bir yere sahiptir. İkili İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri yıllarından beri birbirini tanır. Uzun yıllara yayılan birliktelikleri, iki bağımsız sanatçının ortak yaşam, öğretmenlik, sanat ve kültür çevresi içinde yan yana üretmesi biçiminde gelişmiştir.
Şükran Pekmezci’nin sanatı Hasan Pekmezci’nin sanatının uzantısı değildir; kendi figüratif dili, insan ve Anadolu yaşamına dönük anlatımı bulunan bağımsız bir resim dünyası vardır. Buna karşılık ortak öğretmenlik deneyimleri, müze gezileri, sergiler, kitap çalışmaları ve uzun süre paylaşılan ev-atölye ortamı iki sanatçının yaşamında sürekli bir kültürel alışveriş yaratmıştır.
Hasan Pekmezci’nin eş kavramına verdiği önem, onun insan ilişkilerine bakışını da gösterir. Evliliği sahiplik bildiren bir ilişki olarak değil, denkliğe, dayanışmaya ve birlikte yaşamaya dayalı bir ortaklık olarak yorumlar. Bu yaklaşım, Pekmezcilerin sanat çevresindeki uzun soluklu birlikteliğini anlamak bakımından biyografik bir ayrıntının ötesinde anlam taşır.
Sergiler, ödüller ve uluslararası katılımlar
Hasan Pekmezci’nin eserleri 1960’ların sonundan itibaren Devlet Resim ve Heykel Sergileri başta olmak üzere Türkiye’deki önemli yarışmalı ve karma sergilere kabul edildi. İlk kişisel sergisini 1971’de Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde açtı. Sonraki yıllarda DYO, Vakko, Viking, Yunus Emre ve çeşitli devlet sergilerinde yer aldı; resim ve baskıresim alanlarında ödüller kazandı.
Doğrulanabilen seçilmiş ödülleri arasında 1979 DYO Resim Yarışması mansiyonu, 1981 Kültür Bakanlığı Atatürk Devrimleri konulu resim yarışması mansiyonu, 1982 Vakko Ankara konulu resim yarışması mansiyonu, 1982 Devlet Resim ve Heykel Sergisi resim başarı ödülü, 1984 Devlet sergisinde baskıresim başarı ödülü ve 1986 DYO/Viking baskıresim ödülü bulunur. Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde üçüncülük ödülünün yılı bazı ikincil kaynaklarda 1991, bazı katalog aktarımlarında 1992 olarak verildiğinden, bu tarih yayın öncesinde özgün sergi kataloğundan ayrıca teyit edilmelidir.
1985’te Avrupa Kültür Forumu kapsamında Budapeşte’de düzenlenen sergiye davet edildi; Bir Çiçek Gibi adlı yağlıboya yapıtının Budapeşte’deki bir müze koleksiyonuna alınması, sanatçının uluslararası koleksiyonlara giren erken dönem çalışmalarından biri oldu. 1989’da Uluslararası Şili Bienali’ne, 1991’de Osaka Trienali’ne katıldı. Osaka Trienali kaynaklarda 7.370 eserlik geniş bir başvuru arasından seçilen sınırlı sayıdaki sanatçıyı bir araya getiren etkinlik olarak aktarılır; Pekmezci bu sergide Türkiye’den yer alan tek sanatçıydı.
Daha sonraki yıllarda da üretimini ve sergilerini sürdürdü. Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği’nin etkinliklerinde yer aldı; eserleri İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi IMOGA koleksiyonuna bağış yoluyla kabul edildi. 2023’te ArtAnkara Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı’nın Sanatçı Onur Ödülü Hasan Pekmezci’ye verildi.
Point Kültür Sanat’ta Hasan Pekmezci
Hasan ve Şükran Pekmezci’nin sanat yolculuğu 5–6 Haziran 2026 tarihlerinde Kocaeli’de düzenlenen iki günlük programda yeniden ele alındı. Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen **“Sanat ve Bellek: Hasan ve Şükran Pekmezci’nin Sanat Yolculuğu Üzerine Bir Söyleşi”**nin ardından, 6 Haziran’da Point Kültür Sanat’ta iki sanatçının karma resim sergisi açıldı.
Sergide Hasan Pekmezci’nin resimleri renk, leke, iz, soyutlama ve içsel hareket bakımından izlenebilir bir seçki oluşturdu. Bu buluşma, Pekmezci’nin sanatını yalnız biyografik anlatı içinden değil, yapıtların fiziksel varlığı üzerinden yeniden değerlendirme olanağı sundu. Programın Arifiye Öğretmen Okulu’ndan eski öğrencilerin de katılımıyla gerçekleşmesi, sanatçının ressam ve öğretmen kimliklerinin aynı kültürel bellekte nasıl yan yana kaldığını görünür kıldı.
Çağdaş Türk sanatı içindeki yeri
Hasan Pekmezci’nin çağdaş Türk resmindeki konumu değerlendirilirken onu yalnız “akademisyen ressam” başlığına yerleştirmek eksik kalır. Akademi onun yaşamının önemli bir bölümüdür; fakat sanatının kaynağı üniversite unvanlarından değil, çocukluktan başlayan kesintisiz görme, çizme, boyama ve sorgulama pratiğinden gelir.
Pekmezci, Cumhuriyet’in öğretmen okullarından yetişmiş sanatçı-eğitimci kuşağının devamında yer alır. Bu geleneğin önemli özelliklerinden biri, sanatı bireysel üretimle sınırlamaması; sanat bilgisini eğitim, kurumlaşma ve kamusal kültürle ilişkilendirmesidir. Pekmezci bu çizgiyi özgün baskıresim atölyeleri kurarak, ders kitapları yazarak ve öğrencileri dünya müzeleriyle buluşturarak sürdürmüştür. Ancak bütün bu faaliyetlerin merkezinde kendi resim üretimi vardır.
Sanatını ayırt eden başlıca özellik, yaşamı resmin sürekli kaynağı olarak kabul etmesidir. Kırsal çocukluk anısından metropol kalabalığına, kuş yuvasından politik şiddete, aile belleğinden savaş ve göçe, merdivenden saate kadar genişleyen görsel sözlüğü, birbirinden kopuk motifler bütünü değildir. Bu imgelerin çoğu yaşanmış bir olayın, görülmüş bir sahnenin ya da uzun süre taşınmış bir düşüncenin resimsel karşılığıdır.
Onun resmindeki soyutlama da bu nedenle biçimci bir kopuş değildir. Renk ve leke, hayatın karmaşıklığını yoğunlaştırır; figür ise anlatılmak istenen insan durumunu taşıyacak kadar görünür kalır. Pekmezci’nin resimleri kimi zaman yüksek sesli ve yoğun, kimi zaman şiirsel ve kırılgan olabilir; fakat genel olarak yüzeyde hareket, yaşantı ve zaman duygusu korunur.
Özgün baskıresimdeki rolü ise sanatçı kimliğinin başka bir güçlü ayağıdır. Serigrafiyi öğretmiş, üzerine yazmış, atölyeler kurmuş ve kendi sanatında uzun yıllar kullanmıştır. Bu bakımdan Pekmezci, Türkiye’de baskıresmin hem üretim hem eğitim alanında yaygınlaşmasına emek veren sanatçı-eğitimcilerden biridir.
Değerlendirme
Hasan Pekmezci’nin sanatına bakıldığında iki ayrı hayat görülmez: bir tarafta ressam, diğer tarafta profesör yoktur. Asıl süreklilik sanatçıdır. Öğretmenlik, akademi, kitaplar, müze gezileri ve atölyeler bu sanatçı kişiliğin dünyayı öğrenme ve öğrendiğini paylaşma biçimleridir.
Onu çağdaş Türk resmi içinde değerli kılan, belirli bir motifin mucidi olması ya da tek bir üsluba kapanması değildir. Tersine, uzun bir sanat yaşamı boyunca değişime açık kalması; kendi geçmişini, çevresini ve içinde yaşadığı toplumun gerilimlerini resimsel malzemeye dönüştürmesi; tekniği düşüncenin önüne geçirmeden kullanabilmesi ve sanat üretimini ileri yaşlarında da sürdürmesidir.
Kuşlar, kafesler, merdivenler, saatler, kalabalıklar ve yaşam imgeleri yıllar boyunca farklı biçimlerde geri gelir. Bu tekrar, aynı resmi yeniden yapmak anlamına gelmez. Motifler sanatçının yaşı, deneyimi ve dönemin toplumsal atmosferi değiştikçe başka anlam katmanları kazanır. Böylece Pekmezci’nin resimleri, bir sanatçının yalnız “üslup gelişimi”ni değil, zaman içinde değişen yaşam bilincini de izlemeye imkân verir.
Türkiye’nin sanat eğitimi tarihi bakımından bakıldığında ise İvriz’den Çapa’ya, Gazi’den Hacettepe’ye uzanan çizgi, Cumhuriyet’in eğitim kurumlarının bir köy çocuğuna açtığı imkânın, yıllar sonra yeni sanatçılar yetiştiren bir öğretim ve atölye emeğine dönüşmesinin örneğidir. Fakat bu hikâyenin anlamı, eğitimciliğin ressamlığın önüne geçirilmesinde değil; resim yapan insan ile öğreten insanın aynı kişide birbirini güçlendirebilmiş olmasındadır.
Hasan Pekmezci olmadan Türkiye’nin yakın dönem sanat tarihini yazmak mümkündür; fakat özgün baskıresim atölyelerinin yaygınlaşması, öğretmen okullarından üniversite güzel sanatlar eğitimine uzanan sanatçı-eğitimci modeli ve yaşamla sanat arasında ısrarla kurduğu bağ eksik kalır. Onun yapıtları ve çalışma disiplini, sanatın bir kariyer unvanından önce sürekli görme, düşünme, üretme ve paylaşma biçimi olduğunu hatırlatır.
Seçilmiş eserler
- Acı, 1970 — sanatçının annesinin cenazesine ilişkin kişisel belleğinden doğan çalışma.
- Çiçek Gibi, 1982 — tuval üzerine yağlıboya, 120 × 200 cm.
- Bir Çiçek Gibi, 1982 — tuval üzerine yağlıboya, 97 × 90 cm; Budapeşte’deki müze koleksiyonuna alınan çalışması.
- Yığınların Özlemi, 1992 — tuval üzerine yağlıboya, 43 × 50 cm.
- Kuşlar, 1991 — yağlıboya.
- Kuşlar, 1993 — yağlıboya.
- Kafes ve Kuşlar, 1997 — serigrafi.
- Kuşlar, 2004 — duralit üzerine yağlıboya, 35 × 50 cm.
- Doğa, 2006 — duralit üzerine yağlıboya, 50 × 35 cm.
- İnsanlarımız, 2011 — tuval üzerine yağlıboya, 110 × 110 cm.
- Yaşam Merdiveni, 2011 — tuval üzerine akrilik.
- İnsanlarımız Üzerine — ipek baskı, 85 × 68 cm; 51. Devlet Resim ve Heykel Yarışması Sergisi’nde sergilendi.
- Tükenmez Umut Kapıları — ipek baskı, 85 × 68 cm; 51. Devlet Resim ve Heykel Yarışması Sergisi’nde sergilendi.
Seçilmiş sergiler, katılımlar ve ödüller
- 1969 — Eserinin ilk kez Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ne kabulü.
- 1971 — İlk kişisel sergi, Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi.
- 1979 — DYO Resim Yarışması, mansiyon.
- 1981 — Kültür Bakanlığı Atatürk Devrimleri konulu resim yarışması, mansiyon.
- 1982 — Vakko Ankara konulu resim yarışması, mansiyon.
- 1982 — Devlet Resim ve Heykel Sergisi, resim başarı ödülü.
- 1984 — Devlet sergisi, baskıresim başarı ödülü.
- 1985 — Avrupa Kültür Forumu kapsamında Budapeşte sergisi.
- 1986 — DYO/Viking Baskıresim Yarışması ödülü.
- 1989 — Uluslararası Şili Bienali.
- 1991 — Osaka Trienali, Türkiye’den katılan sanatçı.
- 2023 — ArtAnkara Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, Sanatçı Onur Ödülü.
- 2026 — Hasan ve Şükran Pekmezci Karma Resim Sergisi, Point Kültür Sanat, Kocaeli.
Seçilmiş yayınlar
- Pekmezci, H. (1992). Tüm Yönleri ile Serigrafi – İpekbaskı. Ankara: İlke Yayınları.
- Pekmezci, H. (1993). “Özgün Baskı Yöntemi Olarak Serigrafi’nin Tarihçesi ve Gelişimi.” Sanat Yazıları, 5.
- Pekmezci, H. (2000). Sühendan Fırat – Sanata Adanan Bir Yaşam / A Life Dedicated to Art.
- Pekmezci, H. (2002). Anadolu Güzel Sanatlar Liseleri İçin Desen. Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları.
- Pekmezci, H. (2009). “Müze, Galeri, Sanat Merkezleri ve Sanat Eserlerini Işıklandırma Sistemleri.” Sanat Yazıları, 20, 57–84.
Ana disiplinler:
- Resim
- Çağdaş Türk Sanatı
- Özgün Baskıresim
- Sanat Eğitimi
Alt disiplinler:
- Türk Resim Sanatı
- Serigrafi
- Gravür
- Baskıresim
- Sanatçı-Eğitimci
- Gazi Eğitim Enstitüsü
- Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
İlgili maddeler:
- Özgün Baskıresim
- Serigrafi
- Gravür
- Resim
- Soyutlama
- Leke
- Renk
- Kompozisyon
- Sanat Eğitimi
- Gazi Eğitim Enstitüsü
- Adnan Turani
- Turan Erol
- Mürşide İçmeli
- Şükran Pekmezci
- Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği





