Şükran Pekmezci
İnsan, eğitimci ve ressam
Şükran Pekmezci’nin yaşamı, Türkiye’de sanat eğitiminin Cumhuriyet’in öğretmen yetiştirme geleneğiyle güçlü bağlar kurduğu bir dönemin içinden geçer. Onu yalnızca resim yapan bir öğretmen ya da öğretmenlik mesleğini sürdürmüş bir ressam olarak tanımlamak bu nedenle eksik kalır. Çocukluğundan başlayarak resimle kurduğu ilişki, seçilerek gönderildiği sanat ağırlıklı öğretmen okulu eğitimi, Çankırı’nın bir köyündeki ilk öğretmenliği, Buca Eğitim Enstitüsü yılları, Arifiye’den Ankara’ya uzanan öğretmenlik yaşamı, çocukların görsel dünyasına yönelik kitap ve televizyon çalışmaları ile yarım yüzyılı aşan resim üretimi aynı hayatın birbirini besleyen parçalarıdır.
Bu bütünlüğün merkezinde insan vardır. Pekmezci’nin resminde insan çoğu kez tek başına, çevresinden soyutlanmış bir portre olarak değil; bir düğünün, mahallenin, kar altındaki sokağın, bayramın, gündelik karşılaşmanın ya da ortak bir toplumsal deneyimin içindeki varlık olarak belirir. Resmin konusu yalnız görülen insan değildir; insanın başkalarıyla kurduğu ilişki, içinde yaşadığı mekân ve taşıdığı bellek de kompozisyonun parçasıdır. Sanatçının 2026’da verdiği bir söyleşide kendi üretimini açıklarken doğup büyüdüğü Çankırı’nın gelenekleri, mimarisi ve toplumsal hayatıyla birlikte savaş, göç, deprem ve çocuk gelinler gibi farklı toplumsal meseleleri de resminin konusu sayması, onun figüratif tavrının yalnız biçimsel bir tercih olmadığını gösterir. Pekmezci açık biçimde kendisini temel olarak figüratif yorumdan yana konumlandırmaktadır.
Bu nedenle Şükran Pekmezci’nin sanatını anlamanın anahtarlarından biri, gözlem ile bellek arasındaki ilişkiyi görebilmektir. Resimleri geçmişin folklorik bir kaydını çıkarmaktan çok, yaşanmış veya gözlenmiş insan durumlarını bugünün bakışıyla yeniden kurar. Düğün, çocuk, kadın, köy, kent, kar, doğa ya da topluluk onun resminde yalnız konu başlığı değildir; insanın birlikte yaşama biçimlerini görünür kılan araçlardır.
Çankırı’dan başlayan görsel hafıza
Şükran Pekmezci 1946 yılında Çankırı’da doğdu. İlkokulun ardından Çankırı Merkez Ortaokulu’nda öğrenim gördü. Sanata ilgisinin çocukluk yıllarında başladığını anlatan kaynaklarda, aile içinde resim ve müziğe duyarlılık gösteren kişilerin bulunduğu; özellikle ortaokuldaki resim öğretmeni Hüsnü Tekin’in yönlendirmesinin belirleyici olduğu aktarılır. Pekmezci de 2026 tarihli söyleşisinde, ilkokul yıllarında öğretmeninin sınıf grafiklerini ve mevsim şeritlerini kendisine yaptırdığını, kara tahtada renkli tebeşirlerle dersler ve özel günler üzerine resimler çizdiğini; resme bilinçli yönelişinde ise Hüsnü Tekin’in etkisini özellikle belirtir.
Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü burada sanat eğitimi yalnız akademik bir eğitim kurumunda başlayan sonradan edinilmiş bir uzmanlık değildir. Görsel anlatım, çocuklukta gündelik hayatın ve okul deneyiminin bir parçası olarak başlamıştır. Şükran Pekmezci’nin daha sonraki resimlerinde çocukların, mahallelerin, mevsimlerin, törenlerin ve gündelik insan ilişkilerinin sürekli geri dönmesi, bu erken görsel hafızayla birlikte düşünülebilir. Bununla birlikte böylesi bir bağlantıyı tek yönlü bir nedenselliğe indirgemek doğru olmaz. Çocukluk deneyimleri onun konu dünyasının kaynaklarından biridir; sanat dili ise sonraki eğitimin, öğretmenliğin, gözlemin ve uzun üretim yıllarının içinden oluşmuştur.
1962’de ortaokulu bitirdikten sonra Konya Kız Öğretmen Okulu sınavını kazandı. Okuldaki resim öğretmenleri yeteneğini fark ederek onu İstanbul’daki Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri sınavlarına yönlendirdi. Pekmezci, sanat eğitimi ağırlıklı bu ortamda İlhami Demirci, Selahattin Taran, Hidayet Gülen ve Enver Naci Gökşen gibi sanatçı-eğitimcilerin öğrencisi oldu ve 1965’te mezun oldu.
Çapa Resim Semineri, yalnız Şükran Pekmezci’nin biyografisinin bir okul adı değildir. Cumhuriyet döneminde yetenekli öğretmen okulu öğrencilerini resim ve müzik alanlarında özel eğitimden geçiren seçici bir modeldi. Bu çevrenin eğitim anlayışında desen, gözlem, sürekli çalışma ve öğretmenin öğrenciyi bireysel yeteneği doğrultusunda yönlendirmesi önemliydi. Aynı kuşağın sanatçılarının anlatılarında öğrencilerin ders dışındaki zamanlarda da eskiz defterleri hazırlaması ve öğretmenlerinden eleştiri alması bu kültürün çalışma disiplinini gösterir.
Şükran Pekmezci açısından Çapa’nın önemi, resme duyulan çocukluk ilgisinin artık sistemli bir sanat eğitimine dönüşmesidir. Burada öğretmenlik ile sanat birbirinden ayrılmış iki gelecek seçeneği olarak değil, birbirini tamamlayan iki alan olarak karşısına çıkmıştır.
Kalfat: öğretmenlik, Anadolu ve hayatın içinden resim
1965’te Çapa’dan mezun olan Pekmezci, Çankırı’nın Orta ilçesine bağlı Kalfat köyünde ilkokul öğretmeni olarak göreve başladı ve burada yaklaşık iki yıl çalıştı. Sanatçının biyografilerinde bu dönem özellikle “önemli bir yaşam deneyimi” olarak tanımlanır. Daha da önemlisi, Pekmezci’nin yakın dönem anlatıları bu iki yılın onun yalnız öğretmenlik tecrübesini değil, sanat dünyasını da biçimlendiren bir gözlem alanı olduğunu ortaya koymaktadır.
Pekmezci, 2026’daki söyleşisinde Çankırı köylerinde geçen bu dönemin kendisine Anadolu’yu tanıma ve sanat üzerine “ne nedir, ne değildir” sorularını düşünme olanağı verdiğini söyler. Hasan Pekmezci’nin bir başka söyleşide aktardığına göre de Şükran Pekmezci, köylerde yaşadığı iki yılın kendisine Anadolu’yu içeriden tanıma fırsatı sağladığını ve bunun kültüründe ve resminde etkili olduğunu yıllar boyunca dile getirmiştir.
Bu bağ, Şükran Pekmezci’nin sanatını anlamak açısından önemlidir. Onun Anadolu ilgisi sonradan keşfedilmiş bir “yerellik” arayışına dayanmaz. Anadolu insanı, yaşam biçimleri, köyler, küçük kentler, gelenekler ve gündelik hayat, genç bir öğretmenin doğrudan içinde yaşadığı toplumsal dünyadır. Daha sonraki resimlerinde görülen düğünler, kadınlar, çocuklar, evler, kar altındaki mahalleler, ortak eğlenceler ve ritüeller bu nedenle turistik bir Anadolu imgesine indirgenemez.
Şükran Pekmezci’nin resmindeki Anadolu, durağan ve değişmez bir folklor dekoru değildir. İnsanlar orada yaşar, konuşur, eğlenir, bekler, düğün yapar, çocuklarını büyütür, çalışır; kimi zaman toplumsal sorunların ve tarihsel değişimin içinde yer alır. Sanatçının kendi sözleriyle savaş, göç, deprem veya çocuk gelin gibi konulara da açık olması, onun geleneksel yaşamı yalnız nostaljik bir huzur alanı olarak resmetmediğini gösterir.
Buca Eğitim Enstitüsü: sanat eğitiminin ikinci büyük eşiği
Köy öğretmenliğinin ardından Şükran Pekmezci yeniden sanat eğitimine yöneldi. 1967 yılında İzmir Buca Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü sınavını birincilikle kazandı. Burada Nejat Akkan, Turgut Pura, Şeref Bigalı ve bazı kaynaklarda Yüksel Uslay’ın da aralarında gösterildiği sanatçı-eğitimcilerden ders aldı. 1970 yılında mezun oldu.
Buca Eğitim Enstitüsü’nün tarihsel konumu da dikkate değerdir. Kurum 1959’da ortaöğretime öğretmen yetiştirmek amacıyla kurulmuş, Resim-İş Bölümü ise 1963’te açılmıştı. Buca’daki modelin gelişiminde Gazi Eğitim Enstitüsü’nün sanat eğitimi deneyimi örnek alınmış; Şeref Bigalı gibi ressam-eğitimciler bölümün kuruluşunda etkili olmuştu. Böylece Pekmezci’nin eğitimi, öğretmen yetiştirme ile modern sanat eğitiminin birbirine yaklaştığı kurumsal bir geleneğin içinde sürdü.
Öğretmenlerinden Nejat Akkan’ın hem özgün baskı hem grafik alanındaki çalışmaları ve Buca Resim Bölümü’nün kuruluş kadrosunda yer alması ayrıca önem taşır. Akkan’ın daha sonra baskıresim alanında sürdürdüğü akademik ve sanatsal çalışmalar, Pekmezci’nin ilerleyen yıllarda Gazi Üniversitesi’nde baskıresim dersleri vermesiyle birlikte düşünüldüğünde, sanat eğitiminin kuşaklar arasındaki devamlılığını gösteren bağlardan biridir.
Şükran Pekmezci’nin Buca yılları yalnız teknik becerilerinin geliştiği bir okul dönemi değildir. Bir yandan öğretmenlik deneyimini yaşamış, diğer yandan sanatçı olma iradesini güçlendirmiş genç bir kadının, sanatı mesleki yaşamının merkezine yerleştirmeye karar verdiği dönemdir. Öğrencilik yıllarında jürili sergilere katılması da bu dönüşümün somut göstergesidir.
1968: sergi alanına erken giriş
Pekmezci henüz Buca Eğitim Enstitüsü öğrencisiyken 1968 DYO Resim Sergisi’ne seçildi. Daha sonraki yıllarda Devlet Resim ve Heykel Sergileri başta olmak üzere jürili sergilere, karma ve grup sergilerine düzenli olarak katıldı. 2010’da hazırlanan Geçmişten İzler sergisi belgelerinde 1970, 1971, 1972, 1973 ve 1974 yıllarında Devlet Resim Sergilerine kabul edildiği belirtilmektedir.
Bu erken katılım, Şükran Pekmezci’nin sanat yaşamını emeklilikten sonra başlayan bir uğraş olarak görmeyi imkânsızlaştırır. Tam tersine öğretmenlik ile profesyonel sanat etkinliği başından itibaren yan yana ilerlemiştir. 1968’den başlayarak sergi jürilerinin karşısına çıkan, kişisel sergiler açan ve sanatçı örgütlerinin etkinliklerine katılan bir ressam söz konusudur.
Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği’nin katalogları, Pekmezci’nin uzun yıllar boyunca derneğin sergilerinde yer aldığını ve 2020’ler boyunca da üretimini sürdürdüğünü gösterir. Yakın dönem BRHD kataloglarında kişisel sergi sayısı “40’a yakın” olarak belirtilirken başka kataloglarda “40’tan fazla” ifadesi kullanılır; bu farklılık, listenin hazırlandığı tarihlere bağlıdır ve güncel kesin toplam ancak sanatçının kişisel arşiviyle oluşturulabilir.
Arifiye: öğretmenliğin bir meslekten fazlasına dönüştüğü yıllar
1970’te Buca’dan mezun olan Şükran Pekmezci, Arifiye Öğretmen Okulu’na resim öğretmeni olarak atandı. 1975 sonuna kadar burada görev yaptı. Arifiye yılları, onun eğitimci kimliğinde özel bir yere sahiptir. Pekmezci yakın tarihli söyleşisinde bu kurumu Köy Enstitüsü geleneğinin devamı olarak gördüğünü, sanat çalışmalarının burada daha fazla anlam kazandığını ve öğrencileriyle ulusal ve uluslararası yarışmalarda çalışmalar yürüttüklerini anlatır.
Arifiye’de öğretmenlik, yalnız ders programının uygulanması anlamına gelmez. Öğretmen okullarının tarihsel işlevi düşünüldüğünde, resim dersi geleceğin öğretmenlerinin estetik duyarlılık, gözlem, el becerisi ve kültür bilgisi kazanmasının araçlarından biridir. Pekmezci’nin resim öğretmenliği bu nedenle kendi sanat üretiminden ayrı düşünülmemelidir. Sanatla karşılaşma imkânı sınırlı öğrenciler için öğretmen, yalnız ders veren kişi değil, müze, sergi, sanatçı ve görsel kültür dünyasına açılan ilk kapılardan biridir.
Bu ilişkinin etkisi yıllar sonra da görülebilmiştir. Haziran 2026’da Kocaeli Üniversitesi ve Point Kültür Sanat’ın gerçekleştirdiği “Sanat ve Bellek” programına, Şükran Pekmezci’nin 1970–1975 yıllarında Arifiye’de öğrencisi olmuş kişiler farklı kentlerden gelerek katılmış; aradan yarım yüzyılı aşan zaman geçmesine rağmen ona “Öğretmenim” diye seslenmeleri programın dikkat çekici anlarından biri olmuştur. Bu buluşma, öğretmenlik ilişkisinin Şükran Pekmezci’nin yaşamında geçici bir meslek evresi olmadığını gösteren yaşayan bir tanıklıktır.
Çankırı’dan Ankara’ya uzun öğretmenlik çizgisi
Şükran Pekmezci 1975–1978 arasında kendi öğrencilik yıllarını geçirdiği Çankırı Ortaokulu’nda, 1978–1986 arasında Ankara Yeşilevler Ortaokulu’nda, 1986–1994 arasında ise Ankara Namık Kemal Ortaokulu’nda resim öğretmeni olarak görev yaptı. 1994’te örgün eğitimdeki görevinden emekli oldu.
Bazı resmî kataloglarda Pekmezci’nin 1986 yılında Gazi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nde lisans tamamlama eğitimini bitirdiği bilgisi de yer alır. Böylece onun eğitimcilik yaşamının kendisini yenileyen akademik bir süreçle desteklendiği görülür.
Emeklilik öğretmenliğinin sona ermesi anlamına gelmedi. 1994–2000 arasında Gazi Üniversitesi Mesleki ve Yaygın Eğitim Fakültesi’nde baskıresim dersleri verdi. İlkokul öğretmenliğinden ortaokula, öğretmen okulundan üniversiteye uzanan yaklaşık otuz beş yıllık eğitim çizgisi, Türkiye’nin farklı eğitim kademelerini doğrudan deneyimlemiş bir sanat eğitimcisi portresi ortaya çıkarır.
Bu süreklilik, onun sanatla eğitimi iki ayrı faaliyet alanı olarak görmediğini düşündürür. Öğrencilikten itibaren sergilerde yer alırken öğretmenliğini sürdürmüş; öğretmenlikten emekli olduktan sonra ise hem yükseköğretimde ders vermeye hem de resim üretmeye devam etmiştir.
Öğretmek ve resmetmek
Şükran Pekmezci’nin yaşamında öğretmenlik ile ressamlığın birbirine temas ettiği en güçlü nokta görmeyi öğretmek ile gördüğünü resmetmek arasındaki ilişkidir.
Sanat eğitiminin temel meselelerinden biri insanın yalnız bakması değil, görmeyi öğrenmesidir. Biçimi, rengi, mekânı, hareketi, oranı, karakteri ve insan ilişkilerini seçebilmek; görünür dünyanın içinden anlamlı olanı ayıklayabilmek gerekir. Pekmezci’nin uzun öğretmenlik yaşamında öğrencilerine aktardığı görsel dikkat, onun kendi resminde de belirgindir. Kalabalık bir düğün sahnesinde onlarca figürü birbirinden ayırmak, bir kış mahallesinde evlerin ve ağaçların mekânsal ritmini kurmak ya da topluluk içindeki gelini tek bir beyaz lekeyle odak noktasına taşımak, bakmanın ötesinde görsel örgütleme gerektirir.
Öğretmenliğin sanatına olan etkisi doğrudan ve mekanik biçimde ölçülemez. Bununla birlikte Şükran Pekmezci’nin çocuklara, topluluklara ve gündelik hayata gösterdiği sürekli ilgi; sanatın toplumdan kopuk bir uzmanlık alanına dönüşmesine mesafeli tavrı; ders kitaplarından televizyon programlarına kadar farklı mecralarda çocukların görsel eğitimine yönelmesi, eğitimciliğin onun sanat anlayışının etik zeminlerinden biri olduğunu gösterir.
Şükran Pekmezci’nin resim dünyası
Şükran Pekmezci kendisini figüratif bir ressam olarak tanımlar. Ancak onun figüratifliği, görünen dünyayı fotoğrafik doğrulukla aktarma isteğinden çok, insanın yaşadığı toplumsal ve duygusal durumu resim yoluyla yeniden kurmaya dayanır. Figür, onun resminde anlatının taşıyıcısıdır.
Sanatçının resimlerinde insan çoğu zaman yalnız değildir. Düğünlerde, şenliklerde, çocuk oyunlarında, sokaklarda, köylerde ya da ortak bir olay çevresinde kümelenmiş figürler vardır. Kompozisyonun hareketi bu insan gruplarının ilişkileri üzerinden oluşur. Tek tek yüzlerin bireyselliği korunurken figürler aynı zamanda daha büyük bir topluluğun parçalarıdır.
Bu yönüyle Şükran Pekmezci’nin resmi toplumsal figüratif anlatı olarak okunabilir. Ancak burada “toplumsal” sözcüğü propaganda ya da doğrudan siyasal söylem anlamına gelmez. Toplumsallık, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde, birlikte eğlenmelerinde, beklemelerinde, hareket etmelerinde, bir töreni paylaşmalarında ve aynı mekânda bulunmalarında ortaya çıkar.
Haziran 2026’da Point Kültür Sanat’ta açılan seçkide de Şükran Pekmezci’nin eserlerinin figüratif, anlatısal ve bellek taşıyan niteliği öne çıkmış; insan yüzleri, kalabalık sahneler, çocukluk izleri ve Anadolu duyarlığı sanatçının resim dünyasının belirgin unsurları olarak değerlendirilmiştir.
Düğün: topluluğun resmi
Şükran Pekmezci’nin üretiminde düğün, süreklilik gösteren önemli temalardan biridir. Düğün, Çankırı’da Düğün, Kale Kapısında Düğün gibi eserleri bu temanın farklı yıllarda yeniden işlendiğini gösterir. Türk resminde düğün teması üzerine yapılan akademik araştırmalarda da Pekmezci’nin eserleri ayrı bir örnek grubu olarak ele alınmıştır.
2010 tarihli Çankırı’da Düğün adlı yağlıboyada, renkli giysiler içindeki topluluğun ortasında beyaz gelinlikli figür kompozisyonun odağı hâline gelir. Pekmezci’nin düğün resimlerinde beyaz gelin figürünün çevresindeki kırmızı ve sıcak renk lekeleriyle öne çıkarıldığı belirtilir. Böylece renk yalnız yüzeyi güzelleştiren bir unsur değil, anlatının hiyerarşisini kuran araçtır.
Sanatçı düğünlere ilgisini, onların toplumsal dayanışma ve ortak eğlence işlevleriyle ilişkilendirmiştir. Bu açıklama, düğün temasını salt geleneksel kıyafetleri ve folklorik unsurları resmetme isteğinden ayırır. Düğün, Pekmezci için insanları aynı mekânda bir araya getiren toplumsal bir olaydır.
Bu nedenle onun düğünlerinde asıl kahraman bazen gelin kadar topluluğun kendisidir. Oynayanlar, izleyenler, konuşanlar, çocuklar, kadınlar ve erkekler aynı sahnenin farklı ritimlerini oluşturur. Figürlerin oluşturduğu dairesel ya da kümelenmiş hareket, düğünün toplumsal enerjisini resmin yüzeyine taşır.
2024 tarihli BRHD 54. Yıl Büyük Sergisi kataloğunda yer alan Düğün adlı 100 × 120 cm yağlıboya da temanın sanatçının ileri üretim döneminde devam ettiğini gösterir.
Renk: anlatının taşıyıcısı
Şükran Pekmezci’nin resminde renk güçlüdür; fakat yalnız dekoratif değildir. Figürler arasındaki ilişkileri kurar, mekânı parçalar, gözün hareket edeceği yönleri belirler ve resmin duygusal iklimini oluşturur.
Düğün resimlerinde kırmızılar, maviler, yeşiller ve beyazlar arasındaki karşıtlık, kalabalık içindeki hareketin okunmasını kolaylaştırır. Kış resimlerinde ise karın geniş beyaz alanı ile evlerin, giysilerin ve pencerelerin sıcak renkleri arasında kurulan karşıtlık, soğuk bir doğa ortamının içinde insan varlığının sıcaklığını belirginleştirir.
1997 tarihli Çankırı’da Kış, sanatçının bu yaklaşımını gösteren örneklerden biridir. 100 × 100 cm boyutundaki yağlıboyada karla kaplı Çankırı evleri, çıplak ağaçlar ve birbirine yaslanan mimari kütleler resmin yüzeyini oluşturur. Kış yalnız atmosfer değildir; kent belleğinin, mimarinin ve yaşanmış mekânın taşıyıcısıdır. Eserin arkasındaki sergi etiketi, tablonun 1998’de Anatolia Sanat Galerisi’ndeki sergiyle ilişkisini de belgelemektedir.
Kar, çocukluk ve yaşanan mekân
Kar ve kış, Şükran Pekmezci’nin resminde dikkat çekici biçimde tekrar eder. Bunun en açık nedenlerinden biri Çankırı’nın sanatçının görsel hafızasındaki yeridir. Kar altında ahşap evler, sokaklar, ağaçlar ve çocuklar, yalnız bir mevsimin görsel özelliklerini taşımaz; geçmişle bugünü birbirine bağlayan bellek mekânları hâline gelir.
2022 tarihli Karda Oyun adlı küçük boyutlu çalışmada karla çevrili evlerin arasında çocukların ve yetişkinlerin bulunduğu hareketli bir mahalle düzeni görülür. Karın beyazlığı figürlerin giysi renklerini kuvvetlendirirken, mimari elemanların kahverengi ve sıcak tonları insanın yaşadığı mekânı doğadan ayırır. Burada çocukluk belleği, mimari ve topluluk aynı görüntünün içinde birleşir.
Bu resimlerde kış çoğu zaman yalnızlık üretmez. Tersine insanlar birbirine yaklaşır. Bir kapının önünde, sokakta ya da oyun alanında oluşan küçük kümeler, karın sessizliğine karşı toplumsal hayatı görünür kılar. Şükran Pekmezci’nin insan merkezli resminin karakteristik özelliklerinden biri burada belirginleşir: doğa, insanın yokluğunu değil, insanla kurduğu ilişkiyi anlatır.
Mimari ve bellek
Pekmezci’nin resimlerinde özellikle Çankırı ve Anadolu yerleşimleri bağlamında mimari, dekor işlevinden fazlasını taşır. Geleneksel evler, çatılar, sokak aralıkları, merdivenler ve avlular yaşanmış hayatların mekânsal izleridir.
Mimari ayrıntıların resimdeki işlevi belgesel doğruluk değildir. Sanatçı perspektifi ve mekânı, figürlerin ve anlatının ihtiyaçlarına göre sıkıştırabilir, genişletebilir ya da yüzeye yaklaştırabilir. Bu yaklaşım, özellikle kalabalık sahnelerde izleyicinin aynı anda hem mekânı hem insanları okuyabilmesini sağlar.
Bu nedenle Şükran Pekmezci’nin kent ve köy görünümlerini klasik anlamda “manzara resmi” olarak tanımlamak eksik kalır. Bu yapılar, insanlar kadar toplumsal belleğin parçalarıdır.
Gündelik hayatın görünür kılınması
Şükran Pekmezci’nin resminin önemli özelliklerinden biri, sanat tarihinde “büyük olay” sayılmayabilecek gündelik insan hâllerine dikkat göstermesidir. Çocukların oyunu, mahalledeki karşılaşma, kadınların bir araya gelişi, düğündeki bekleyiş, bir ağacın çevresinde toplanma ya da gece yürüyüşü onun için resmedilmeye değer durumlara dönüşebilir.
2020 tarihli Gece Gezmesi, Karantinadayız ve Kızılda Adak Ağacı adlı eserlerin aynı yıl içinde ortaya çıkması, sanatçının hem güncel deneyime hem kültürel belleğe açık konu dünyasını gösterir. Üçü de tuval üzerine yağlıboyadır; Gece Gezmesi ve Kızılda Adak Ağacı 60 × 70 cm, Karantinadayız ise 70 × 60 cm ölçülerindedir.
Karantinadayız, pandemi deneyimini sanatçının konu dünyasına doğrudan dahil ettiğinin açık örneğidir. Şükran Pekmezci 2021’de yayımlanan söyleşisinde pandeminin ilk döneminde üretmekte zorlandığını, daha sonra yaşadığı günleri tuvale aktarmaya başladığını; aynı süreçte endemik bitkiler üzerine desenler yaptığını ve mitoloji okumalarını yoğunlaştırdığını anlatır.
Bu tavır onun sanatının yalnız geçmişe yönelmediğini gösterir. Bellek önemlidir; fakat sanatçı bugünün yaşanan dünyasını da resmin konusu hâline getirir.
Toplumsal duyarlılık
Şükran Pekmezci’nin 2026 tarihli kapsamlı söyleşisinde kullandığı en açıklayıcı kavramlardan biri toplumsal duyarlılıktır. Sanatçı, düğün kadar savaşla, göçle, depremle veya çocuk yaşta evliliklerle de ilgilenebileceğini; “bu benim tarzım değil” diyerek hayatın meselelerinden uzak durmayı benimsemediğini söyler.
Bu yaklaşım, Şükran Pekmezci’nin resminde konu çeşitliliğini anlamaya yardımcı olur. Figüratif tutum sabit kalırken içerik değişebilir. Bir resim Çankırı’daki düğünü anlatırken bir başkası pandemi günlerini, özgürlüğü, bir toplumsal problemi veya mitolojik anlatıyı konu edinebilir.
Ey Özgürlük adlı büyük boyutlu çalışmasının uluslararası davetli bir çevrimiçi sergide yer alması da bu konu genişliğinin örneklerinden biridir. Eserde kalabalık figürler, engel ve sınır imgeleriyle birlikte ele alınmış; özgürlük düşüncesi doğrudan toplumsal bir bağlam kazanmıştır.
Pekmezci’nin sanatı bu nedenle yalnız geleneksel yaşamı belgeleyen bir resim anlayışı içine yerleştirilemez. Onun figüratif dünyası hem hatırlayan hem bugüne bakan bir resimdir.
Hıdırellez, ritüel ve ortak hafıza
Sanatçının Hıdırellez gibi geleneksel ortak yaşam ritüellerini ele alan çalışmaları, düğün resimleriyle aynı düşünsel damarın başka bir görünümüdür. Uluslararası Yenigün–Nevruz çevrimiçi sergisinde yer alan Hıdırellez, çok sayıda figürün doğa içinde ortak bir etkinlikte bir araya geldiği canlı kompozisyonuyla bu yaklaşımı temsil eder.
Burada ritüel, etnografik bir gösteri nesnesi değildir. Figürlerin hareketi, renklerin dağılımı ve insan ile doğa arasındaki birliktelik, ritüelin yaşayan toplumsal niteliğini öne çıkarır.
Şükran Pekmezci’nin resminde kültürel bellek çoğu zaman böyle işler: geçmiş, vitrinde korunmuş bir nesne olarak değil; insanlar tarafından hâlâ yaşanan, hatırlanan, değiştirilen ve yeniden anlamlandırılan bir deneyim olarak görünür.
Mitolojiye açılan alan
Şükran Pekmezci’nin son dönem düşünsel ilgilerinden biri mitolojidir. Pandemi sırasında Çamlıdere’de bulunduğu dönemde mitoloji üzerine kapsamlı okumalar yaptığını kendisi anlatır. 2026’da Kocaeli Üniversitesi’ndeki Point Kültür Sanat programında da “Mitoloji ve Sanat” başlıklı bir sunum gerçekleştirmiş; mitolojik anlatılar ile kadın, doğa, dönüşüm, kader, kayıp, direnç ve insanlık durumları arasındaki ilişkileri ele almıştır.
Bu yönelim, sanatçının yalnız geçmiş üretimlerinin temalarını tekrar eden bir ressam olmadığını gösterir. İleri yaşlarında da yeni düşünce alanları araştırmakta, okumakta, sunumlar hazırlamakta ve resimle düşünce arasındaki ilişkiyi genişletmektedir.
Mitoloji ilgisi aynı zamanda Pekmezci’nin toplumsal bellek anlayışının daha geniş bir kültürel belleğe açılmasıdır. Anadolu’nun gündelik yaşamından gelen yerel hikâyeler ile insanlığın eski anlatıları arasında insan, kadın, doğa, ölüm, dönüşüm ve direnç gibi ortak temalar üzerinden bağlar kurulabilir.
Doğa ve bitkiler
Doğa Pekmezci’nin üretiminde başından beri bulunmakla birlikte pandemi yıllarında yeni bir araştırma alanına dönüşmüştür. Çamlıdere’de geçirdiği dönemde çevredeki yerel ve endemik bitkileri inceleyerek çok sayıda desen oluşturduğunu anlatır.
Bu çalışma biçimi sanatçının görsel merakının yalnız insan figürüyle sınırlı olmadığını gösterir. Bitkiyi incelemek, biçimini çözmek, çizmek ve farklı türler arasındaki ayrımı gözlemlemek; eğitimci ressam geleneğinin doğrudan gözleme verdiği önemin de devamıdır.
Dolayısıyla Şükran Pekmezci’nin doğa ilgisi iki düzeyde işler. Bir tarafta insanın yaşadığı çevrenin parçası olan ağaçlar, dağlar, kar ve kırsal mekân vardır; diğer tarafta tek tek bitkilerin biçimlerine yönelen araştırmacı bir çizim pratiği bulunur.
Doğaçlama, figür ve resim alanı
Şükran Pekmezci’nin çalışma yöntemi, sanatının görünüşünden daha özgürdür. 2026 söyleşisinde atölyesini “tam özgürlük alanı” olarak tanımlar. Ayrıntılı ön eskizlerin kendisini sınırladığını; çoğu zaman doğaçlama ilerlemeyi tercih ettiğini söyler.
Bu açıklama, onun kalabalık kompozisyonlarına başka türlü bakmayı sağlar. Figürlerin yerleştirilmesi matematiksel bir şemanın uygulanması değil, resim ilerlerken kurulan canlı bir organizasyon olarak düşünülebilir. Sanatçının ifadesine göre resimdeki figürlerden biri hâline geldiğini hayal etmesi de izleyicinin olayın dışından bakan gözlemci konumunu azaltır.
Pekmezci’nin resmi bu nedenle uzaktan gözlenen bir folklor sahnesinden çok, sanatçının zihinsel olarak içine girdiği bir yaşantı alanıdır.
Doğaçlamaya dayalı bu çalışma biçimi disiplinsizlik anlamına gelmez. Aksine yıllarca süren sanat eğitiminin, öğretmenliğin ve kesintisiz üretimin kazandırdığı görsel birikimin hızla karar verebilme yeteneğine dönüşmesidir. Renk armonisi, figürlerin ağırlığı, odak noktası ve yüzey dengesi sanatçının uzun pratiğinin içinde içselleşmiş kararlardır.
Çocuklar ve görsel eğitim
Şükran Pekmezci’nin kültürel katkısının önemli bir bölümü galeri ve sergi salonlarının dışında gerçekleşmiştir. Çocuk kitapları resimlemiş, ders kitaplarının görsel tasarımına katkıda bulunmuş ve TRT’de çocuklara yönelik sanat programlarında hazırlayıcı ve sunucu olarak görev yapmıştır. TRT programlarının adları ile resimlediği çocuk kitaplarının tam bibliyografik listesi güncel açık arşivlerde henüz yeterince belirlenebilir değildir. Bu nedenle bu başlıkların sanatçının kişisel arşivi, MEB ve TRT kayıtları üzerinden ayrıca kataloglanması gerekir.
Bu çalışmaların önemi yalnız sayısal değildir. Bir sanatçının yapıtının galeride görülmesiyle, bir çocuğun resimlenmiş ders kitabıyla her gün karşılaşması aynı kültürel etkiyi yaratmaz. Ders kitabındaki resim çocuk için çoğu zaman sanatla bilinçli biçimde karşılaşmadan önceki ilk görsel deneyimlerden biridir.
Şükran Pekmezci’nin eğitimci yönü burada ressamlığından ayrılmaz. Görsel anlatım, yalnız sanat çevresine değil, okul çağındaki çocuklara kadar uzanır.
1981 Türkçe ders kitapları
Bu çalışmalar arasında en somut ve geniş etkili örneklerden biri, 1981 yılında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen Temel Eğitim Okulları Türkçe ders kitaplarının hazırlanması ve resimlenmesi yarışmasıdır. Şükran Pekmezci, dil eğitimcisi ve yazar Beşir Göğüş ile ressam ve eğitimci Hasan Pekmezci’nin yer aldığı ekipte görsel üretime katıldı. Kaynaklara göre yarışmaya 14 yazar–ressam ekibi katıldı ve Pekmezci–Göğüş ekibi birinciliği kazandı. Hazırlanan beş kitap Türkiye’de ilkokullarda kullanıldı.
Beş kitabın ülke çapında kullanılması, Şükran Pekmezci’nin görsel kültür alanındaki etkisini sergi izleyicisinin çok ötesine taşır. Point Kültür Sanat’ın 2026 tarihli değerlendirmesinde de bu yön özellikle vurgulanmış; sanatçının ders kitapları ve eğitim yayınları aracılığıyla geniş öğrenci kuşaklarının görsel hafızasına ulaştığı belirtilmiştir.
Bu katkı, Şükran Pekmezci’nin sanat tarihindeki yerini değerlendirirken yalnız tuval resimleri üzerinden düşünmemek gerektiğini açıkça gösterir.
TRT ve sanatın evlere ulaşması
Televizyon, özellikle 1970’ler ve 1980’ler Türkiye’sinde milyonlarca çocuk açısından okul dışındaki en güçlü görsel eğitim araçlarından biriydi. Pekmezci’nin TRT’de çocuklara yönelik sanat programlarını hazırlaması ve sunması, öğretmenlik deneyiminin kitle iletişim alanına taşındığı önemli bir evredir.
Burada dikkat çekici olan, Pekmezci’nin sanatla ilişkisinin hiçbir zaman yalnız kendi eserinin üretimine kapanmamasıdır. Öğretmek, kitap resimlemek, televizyon üzerinden çocuklarla buluşmak ve baskıresim dersleri vermek aynı kültürel tavrın farklı biçimleri olarak okunabilir.
Kadın, sanatçı ve kendi kimliğinin takipçisi
Şükran Pekmezci’nin yaşamı, Türkiye’de kadınların eğitim ve meslek alanlarında giderek daha görünür hâle geldiği fakat aile ve toplumsal rollerin güçlü biçimde sürdüğü 1960’lardan günümüze uzanır. Onun öğretmenlik, annelik, sanat üretimi ve sergi yaşamını birlikte sürdürmesi bu tarihsel bağlam içinde önem taşır; ancak yaşamını yalnız “kadın olmanın zorlukları” üzerinden okumak sanatçı kimliğini daraltır.
Pekmezci’nin bu mesele konusundaki kendi yaklaşımı daha açıklayıcıdır. 2026 söyleşisinde güzel sanatlar okullarındaki kız öğrenci oranı yüksek olmasına rağmen sanat hayatında kalıcı biçimde varlık gösteren kadınların sayısının düşüklüğüne dikkat çeker ve kişinin kendi kimliğinin takipçisi olması gerektiğini savunur. Onun ifadesiyle, “ben bir kimliğim” diyebilmek temel bir dirençtir.
Bu düşünce, Şükran Pekmezci’nin biyografisini başka bir sanatçının gölgesinde okumayı özellikle sorunlu hâle getirir. Kendi sanat anlayışı, kendi konu dünyası, kendi sergi geçmişi, kendi öğrencileri ve kendi uzun üretim çizgisi olan bağımsız bir sanatçı kişiliğidir.
Hasan Pekmezci ile ortak yaşam: iki ayrı sanatçı kimliği
Şükran Pekmezci ile Hasan Pekmezci’nin ilişkisi Türkiye sanat ortamındaki uzun soluklu sanatçı birlikteliklerinden biridir. Aynı kuşağın öğretmen okulu geleneğinden yetişmiş, Çapa Resim Semineri’nde sınıf arkadaşlığı yapmış ve yaşamlarını sanat ve eğitim çevresinde birlikte sürdürmüşlerdir.
Ancak bu ortaklık, Şükran Pekmezci’nin sanatını açıklamak için bir bağımlılık ilişkisi olarak ele alınamaz. Nitekim sanatçının kendi anlatısı bunu açık biçimde ortaya koyar. Pekmezci, 2026’da iki ayrı kimliğin birbirine saygı duyması gerektiğini vurgular; resim üzerinde birbirlerinin fırçasının bulunmadığını, sanatsal üretimin kişisel alanını koruduklarını, buna karşılık düşünsel ve teorik tartışmalar yaptıklarını belirtir.
Bu ayrım eserlerde de açıktır. Point Kültür Sanat’ın 2026 sergisinde Hasan Pekmezci’nin renk, leke, iz ve soyutlama çevresinde gelişen dili ile Şükran Pekmezci’nin insan, anlatı ve bellek merkezli figüratif dünyası iki farklı sanatsal kimlik olarak yan yana izlenmiştir.
Dolayısıyla ortak yaşamın değeri benzer resimler üretmelerinde değil; birbirlerinin bağımsız sanatçı kimliklerini koruyarak aynı kültürel çevreyi paylaşabilmelerindedir.
Elli yılı aşan sergi yaşamı
Şükran Pekmezci’nin sergi yaşamı 1960’ların sonlarından günümüze uzanır. DYO ve Devlet Resim ve Heykel Sergileriyle başlayan jürili sergi deneyiminin ardından Ankara, İzmir, İstanbul, Çankırı, Zonguldak Ereğli, Mersin, Muğla, Bolu ve başka kentlerde kişisel sergiler açmış; BRHD sergileri ve çeşitli karma sergilere katılmıştır. Kurumsal kataloglar ayrıca Avusturya, Uganda, Cezayir ve Azerbaycan gibi ülkelerde gerçekleştirilen sergilere eser gönderdiğini kaydeder.
19 Ekim–7 Kasım 2007 tarihleri arasında Galeri Soyut’ta kişisel sergisi düzenlendi. 7 Aralık 2010–1 Ocak 2011 arasında Helikon’da “Geçmişten İzler” başlıklı sergi açıldı. 2019’da Ankara Zülfü Livaneli Kültür Merkezi’nde Hasan Pekmezci ile birlikte sanat yaşamlarının 50’nci yılı dolayısıyla “Doğanın ve Hayatın İçinden Resimler” sergisi gerçekleştirildi.
2020’de Galeri Soyut’un CoronArt 19 – Pandemi Günlükleri sergisine Gece Gezmesi, Karantinadayız ve Kızılda Adak Ağacı gibi eserleriyle katıldı.
2022’de Gazi Üniversitesi’nin Resim-İş Eğitimi Anabilim Dalının 90’ıncı kuruluş yılı etkinlikleri kapsamında düzenlenen Gazi Resim Çalıştayı’na katılan sanatçılar arasında yer aldı. Üniversitenin Resim ve Heykel Müzesi koleksiyonunda da Şükran Pekmezci adına kayıtlı eser bulunmaktadır.
Haziran 2026’da ise Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ile Point Kültür Sanat’ın programında sanat yaşamı üzerine kapsamlı söyleşiye katıldı; ertesi gün eserleri Hasan ve Şükran Pekmezci Karma Resim Sergisi kapsamında Point Kültür Sanat’ta izleyiciyle buluştu. Bu sergi, onun figüratif ve belleğe dayalı resim dünyasının güncel seçkilerinden biri oldu.
Bu kronoloji, Şükran Pekmezci’nin sanat üretimindeki en belirgin özelliklerden birinin süreklilik olduğunu gösterir. Öğrencilik yıllarında başlayan sergi etkinliği, öğretmenlik, aile yaşamı ve emeklilik dönemleri boyunca kesintiye uğramamış; 80 yaşına yaklaşan sanatçı 2020’lerde de sergilerde, çalıştaylarda, söyleşilerde ve kültür-sanat etkinliklerinde üretken biçimde yer almaya devam etmiştir.
Müze gezileri ve sanatın sürekli öğrenme alanı olması
Şükran Pekmezci’nin biyografilerinde dikkat çeken başka bir özellik de yıllar boyunca farklı ülkelerde müze ve sanat merkezlerini ziyaret etmeye özel önem vermesidir. Güncel kataloglar, birçok ülkede yüze yakın veya yüzü aşkın müze ve sanat merkezi ziyaretinden söz eder.
Bu geziler bir sanatçı özgeçmişindeki turistik şehir listesi olarak görülmemelidir. Öğretmen okulundan itibaren sanatı eğitim, gözlem ve sürekli çalışma üzerinden öğrenmiş bir ressam için müze doğrudan bir eğitim alanıdır. Sanat tarihinin farklı dönemlerini özgün eserler üzerinden incelemek, malzemeyi, boyutu, yüzey etkisini ve kompozisyonu reproduksiyonların ötesinde görmek, ressamın görsel kültürünü sürekli yenileyen deneyimlerdir.
Pekmezci’nin ileri yaşlarında da mitoloji çalışması, bitki desenleri çizmesi, konferans hazırlaması ve sanat merkezlerini takip etmesi, öğrenme ile üretme arasındaki ilişkiyi yaşam boyu sürdürdüğünü gösterir.
Sanatın merkezindeki insan
Şükran Pekmezci’nin farklı dönem ve konu grupları birlikte düşünüldüğünde, resimlerinin merkezinde belirgin bir insan ilgisi olduğu görülür.
Ancak bu insan, modern sanatın yalnızlaşmış, çevresinden kopmuş bireyi olmak zorunda değildir. Pekmezci’nin figürleri sıklıkla bir topluluğun içindedir. İnsanı başkalarıyla birlikte resmeder. Düğündeki gelin ancak çevresindeki insanlarla; oynayan çocuk sokak ve mahalleyle; köylü doğa ve başka köylülerle; insan figürü ev, ağaç, kar ve gelenekle birlikte anlam kazanır.
Bu nedenle Şükran Pekmezci’nin resimleri bir bakıma ilişkiler resmidir.
Birey ile topluluk, insan ile mekân, geçmiş ile bugün, doğa ile kültür, gelenek ile değişim arasında sürekli bağlar kurulur. Bu ilişkisel yapı, onun resimlerinin anlatısal niteliğinin de temelidir.
Bellek ama nostalji değil
Şükran Pekmezci’nin sanatını “nostaljik Anadolu resimleri” biçiminde sınıflandırmak kolay fakat yanıltıcı olur.
Çankırı’nın evleri, eski düğün gelenekleri, kar altındaki mahalleler ya da Hıdırellez gibi konular elbette belleğe yaslanır. Fakat aynı sanatçı Karantinadayız ile çağının küresel salgınını; Ey Özgürlük ile toplumsal bir kavramı; savaş, göç, deprem ve çocuk yaşta evlilik gibi meseleleri de resminin olası konuları arasında sayar. Mitolojiye ve endemik bitkilere yönelir.
Demek ki burada geçmişe kapanan bir nostalji değil, geçmiş ile bugün arasında çalışan bir bellek bilinci vardır.
Pekmezci’nin resminde gelenek, korunmuş ve değişmeden bugüne gelmiş bir folklor müzesi değildir. İnsanların yaşadığı, değiştirdiği, kimi zaman kaybettiği, kimi zaman yeniden hatırladığı toplumsal deneyimdir.
Şükran Pekmezci’nin Türk resim ve sanat eğitimi içindeki yeri
Şükran Pekmezci’nin sanat tarihindeki yerini değerlendirirken yalnız ödül sayıları, kişisel sergi toplamları veya belirli kurumlara kabul edilmiş olmak yeterli değildir. Asıl değer, birbirini tamamlayan birkaç uzun süreli emeğin aynı yaşamda buluşmasındadır.
Birincisi, 1960’ların başındaki öğretmen okulu sanat eğitimi geleneğinden günümüze uzanan kesintisiz bir ressamlık pratiğine sahiptir. Çapa Resim Semineri ve Buca Eğitim Enstitüsü gibi Cumhuriyet dönemi sanat eğitiminde özel yeri bulunan kurumlardan geçmiş, öğrencilik yıllarından başlayarak resim üretmiş ve 2020’lerde de sergilemeyi sürdürmüştür.
İkincisi, öğretmenlik sanat yaşamının yanında yürütülmüş geçici bir geçim mesleği değildir. Köy ilkokulundan ortaokula, öğretmen okulundan üniversiteye kadar farklı eğitim kademelerinde çalışmış; yaşamının önemli bölümünü sanat eğitiminin toplumsal yaygınlaşmasına vermiştir.
Üçüncüsü, sanatının konusu ile yaşam deneyimi arasında belirgin bir bağ vardır. Çankırı, köyler, öğretmenlik, çocuklar, düğünler, kar, mahalle, kadınlar, toplumsal karşılaşmalar ve ortak ritüeller sonradan edinilmiş tematik repertuvar değil, büyük ölçüde sanatçının doğrudan yaşadığı ya da gözlemlediği dünyanın parçalarıdır.
Dördüncüsü, görsel üretimini yalnız sanat galerisi sistemiyle sınırlandırmamıştır. Ders kitapları, çocuk kitapları ve televizyon programları aracılığıyla sanat eğitimini çok daha geniş bir toplumsal alana taşımıştır.
Beşincisi, Şükran Pekmezci’nin figüratif resmi basit bir gözlem gerçekçiliği değildir. Kompozisyon, renk ve anlatı yoluyla insanı topluluk içinde kuran; bireysel hafızayı toplumsal bellekle buluşturan kendine ait bir anlatı dünyası geliştirmiştir.
Bu nedenlerle onun Türk sanatındaki yeri, yalnız “Anadolu konulu resimler yapan ressam” tanımına sığmaz. Şükran Pekmezci sanatı öğretmek, üretmek ve toplumla paylaşmak arasında süreklilik kurmuş bir ressam-eğitimci kuşağının yaşayan temsilcilerinden biridir.
Seçilmiş eserler
| Eser | Tarih | Teknik / ölçü | Not |
|---|---|---|---|
| Çankırı’da Kış | 1997 | Tuval üzerine yağlıboya, 100 × 100 cm | Çankırı’nın geleneksel mimarisi ve kış belleği |
| Çankırı’da Düğün | 2010 | Tuval üzerine yağlıboya, 40 × 50 cm | Türk resminde düğün teması üzerine akademik çalışmalarda ele alınmıştır |
| Gece Gezmesi | 2020 | Tuval üzerine yağlıboya, 60 × 70 cm | CoronArt 19 dönemi |
| Karantinadayız | 2020 | Tuval üzerine yağlıboya, 70 × 60 cm | Pandemi deneyimini doğrudan konu alan çalışma |
| Kızılda Adak Ağacı | 2020 | Tuval üzerine yağlıboya, 60 × 70 cm | Ritüel, doğa ve kültürel bellek ekseni |
| Ey Özgürlük | 2020’ler | 110 × 130 cm | Uluslararası davetli çevrimiçi sergide yer aldı |
| Hıdırellez | 2020’ler | Tuval üzerine yağlıboya | Ortak ritüel ve topluluk teması |
| Kale Kapısında Düğün | 2022’de sergilendi | Tuval üzerine akrilik ve yağlıboya, 100 × 120 cm | Başkent Kültür Yolu Festivali’nde yer aldı |
| Karda Oyun | 2022 | MDF üzerine akrilik, 30 × 30 cm | Çocuk, mahalle ve kış teması |
| Düğün | 2024 kataloğunda | Tuval üzerine yağlıboya, 100 × 120 cm | BRHD 54. Yıl Büyük Sergisi |
Bir yaşam çizgisinin anlamı
Şükran Pekmezci’nin yaşam öyküsünü yalnız tarihleri yan yana getirerek okumak mümkündür: Çankırı, Çapa, Kalfat, Buca, Arifiye, Ankara, Gazi Üniversitesi; DYO, Devlet Resim Sergileri, kişisel sergiler, kitaplar, TRT, BRHD ve günümüze ulaşan sergi etkinliği.
Fakat bu sıralama, sanatçıyı tam olarak anlatmaz.
Daha anlamlı olan, bu duraklar arasında kurulabilen sürekliliktir.
Çankırı’da renkli tebeşirlerle kara tahtaya resim yapan çocuk, Çapa’da sanat eğitimine seçilen genç öğrenciye; Kalfat’ta köy hayatını doğrudan yaşayan öğretmen, Buca’daki ressam adayına; Arifiye’de öğrencilerine resim öğreten eğitimci, DYO ve Devlet sergilerine yapıt gönderen sanatçıya; çocuk kitaplarını ve Türkçe ders kitaplarını resimleyen öğretmen, televizyon aracılığıyla çocuklara sanat anlatan eğitimciye; tüm bunlar da yarım yüzyılı aşan üretimi boyunca insanı, topluluğu ve belleği resmeden Şükran Pekmezci’ye dönüşür.
Buradaki temel süreklilik görmek, öğrenmek, öğretmek ve üretmektir.
Onun resimleri Anadolu’yu dışarıdan seyreden bir gözün değil, o hayatın içinde bulunmuş bir insanın belleğini taşır. Fakat geçmişe kapanmaz. Salgınla, göçle, özgürlükle, kadınla, doğayla ve mitolojiyle ilgilenmeye devam eder. Seksen yaşına yaklaşırken dahi yeni konular okuyan, sunum hazırlayan ve sergiye katılan bir sanatçı olması bu sürekliliğin belki de en açıklayıcı göstergesidir.
Şükran Pekmezci’nin Türk kültür ve sanatındaki değeri de tam burada belirginleşir: sanatı yalnız eser üretmek olarak değil, insanla kurulan uzun süreli bir ilişki olarak yaşamıştır.
Öğrencisiyle sınıfta, çocukla kitap sayfasında, izleyiciyle sergide, televizyon karşısındaki çocukla ekranda ve bugün hâlâ tuvalin başında aynı temel düşünce sürmektedir.
Sanat, insanın hayatından ayrı değildir.
Ve Şükran Pekmezci’nin resminde, hayat çoğu zaman birlikte yaşayan insanların hikâyesidir.




