Bazı tanışmaların güzel bir hikâyesi vardır. Daha önce hiç karşılaşmadığınız bir insanı ortak tanıdıklarınızın vesilesiyle tanırsınız. Bir akşamlık sohbet, sizi hiç bilmediğiniz hayatlara, hatıralara götürür. Geçtiğimiz günlerde Ankara'da, Gönül Hatay Eren Hanımefendi'nin evinde geçirdiğimiz akşam da benim için böyle bir buluşma oldu.
Değerli ressam ve eğitimcilerimiz Prof. Hasan Pekmezci ve Şükran Pekmezci hocalarımız, Gönül Hanım'ın yakın arkadaşı Fatma Tuna, Seda ve ben, Gönül Hanım'ın konuğuyduk.
Bu tanışmanın kendine özgü, dokunaklı bir hikâyesi var. Birkaç hafta önce Şükran Hocam beni aramış ve yakın zamanda oğlunu kaybeden Gönül Hanım'dan söz etmişti. Oğlunun gitarını ve müzik kitaplarını güvenle emanet edebileceği birini arıyordu. Hasan hocamla Şükran hocamın aklına ben gelmişim. Böylece Gönül Hanım'la tanışmamıza vesile olan ilk bağ müzik oldu.

Bahçe katındaki evine girdiğimizde bizi sıcak bir yaşam ortamı karşıladı. Her şey yerli yerindeydi. Duvarlardaki resimler, özenle seçilmiş eşyalar, kitaplar ve yılların hatıraları... Evin penceresinden şirin bahçesi ve kış bahçesi olarak kullanılan güzel bir bölüm görünüyordu. İnsanın içinde uzun yıllar yaşadığı, sevdiği, emek verdiği bir evin kendine özgü havası vardır. Gönül Hanım'ın evinde bunu hissediyordunuz.

Bizi büyük bir içtenlikle ağırladı. Yedik, içtik, konuştuk. Geçmişin güzel günlerini andık, kimi zaman güldük, kimi zaman hüzünlendik. Söyledikleri şarkılara Seda'yla birlikte keman ve gitarımızla eşlik ettik. Sohbetimiz müzikle, müziğimiz sohbetle devam etti.
Bir ara Gönül Hanım içerideki odasına gidip kendi elleriyle ördüğü, rengârenk, çok güzel bir yün şalla döndü. Örgü örmeyi ne kadar sevdiği belliydi. Şalın renkleri, dokusu, insanın içini ısıtan bir güzelliği vardı. Kızı da çok beğenmiş, kendisinden istemiş. Ama Gönül Hanım o kadar seviyormuş ki vermeye kıyamamış. Gülümseyerek anlattığı bu küçük hatırayı çok sevdim.
Sonra kendisini biraz daha yakından tanımak istedim. Yaşamıyla ilgili sorular sormaya başladım. O anlattıkça merakım arttı. Seksen dokuz yıllık bir ömür, Cumhuriyet'in yakın tarihiyle iç içe geçmişti. Türkçeyi kullanışındaki özen, konuşmasındaki zarafet, güçlü hafızası ve Atatürk'e duyduğu sevgi dikkatimi çekti. Bir süre sonra içeriden yaşamını kaleme aldığı notlarını getirdi. Kitaplarından söz etti. Ardından yıllar boyunca yaşadıklarını anlattığı sayfaları benimle paylaştı.
O akşam Gönül Hanım'ı daha iyi tanımak, hikâyesini öğrenmek istedim.
Bir ismin ardındaki Cumhuriyet sevgisi
Gönül Hatay Eren, 5 Ocak 1937'de Konya Ereğlisi'nde dünyaya gelmiş. Üstelik dünyaya gelişi de başlı başına ayrı bir hikâye. Dışarıda kar ve tipi var. Babası, doğum yapmak üzere olan eşi için doktor aramak amacıyla soğuğa aldırmadan yollara düşüyor. Dünyaya gelen bebeğin yaşamasından endişe ediliyor. Annesinin özenli bakımıyla güçleniyor, hayata tutunuyor.
Babası İshak Refet Acaralp, Elazığ'ın Hoğu, bugünkü adıyla Yurtbaşı köyünde yetişmiş bir öğretmen. Annesi Şeref Gigin'in ailesi ise Batum'dan Artvin'e uzanıyor. Gönül Hanım'ın anlatımında anne ve babasının kişilikleri, aile hayatları ve birbirlerine duydukları sevgi önemli yer tutuyor.
Babası şiir yazan, güzel konuşan, öğrencileri tarafından sevilen, Atatürk'e büyük hayranlık duyan bir Cumhuriyet öğretmeni. Hatay'ın Türkiye'ye katılması mücadelesini büyük bir heyecanla takip ediyor. Kızına verdiği Gönül Hatay adı da bu sevginin bir hatırası.
1938'de askerlik görevi nedeniyle Hatay'a gidiyor. Atatürk'ün vefatını büyük bir üzüntüyle karşılıyor. Ardından Hatay'ın Türkiye'ye katılmasının sevincini yaşıyor. Gönül Hanım bu yıllara ilişkin babasından dinlediği hatıraları hâlâ canlı biçimde anlatıyor.
İnsanın adıyla yaşamı arasında her zaman böyle anlamlı bir bağ kurulmaz. Gönül Hanım'ın adı, daha çocukluğundan Cumhuriyet tarihinin önemli bir hatırasını taşıyor.
Çocukluğu Antakya'nın sokaklarında, bahçelerinde, okullarında geçmiş. Kimi zaman Kırıkhan'da, kimi zaman Antakya'da yaşanan günler... Arkadaşları, öğretmenleri, evlerinin bahçesi, Asi Nehri, ağaçlar, hayvanlar ve çocukluk oyunları hafızasında yaşamaya devam ediyor.
Hayvanlara duyduğu sevgi de o yıllardan kalma. Kırıkhan'da çocukken ilgilendiği bir kedinin ölümüne ilişkin hatırasını yıllar sonra bile üzüntüyle anlatıyor. Annesinin kendisine gösterdiği sevgi ve anlayışı da hiç unutmamış.
Konya'da akrabalarının yanında geçirdiği günlerden söz ederken halkevindeki klasik müzik konserlerini hatırlıyor. İlk kez dinlediği eserleri, kendisini etkileyen o kültür ortamını anlatıyor. Yıllar sonra evindeki müzikli sohbetimiz sırasında çocukluğunun bu hatıralarını öğrenmek bizim için ayrıca güzeldi.
Antakya'ya duyduğu sevgi ise bambaşka. 2010 yılında kaleme aldığı Özlediğim Şehir başlıklı yazısında çocukluğunun geçtiği sokakları, bahçeleri ve eski evleri arıyor. Tarihî yapıların yok olmasından, şehrin geçmişine yeterince sahip çıkılmamasından yakınıyor. Bir şehrin belleğinin korunmasını, gelecek kuşaklara bırakılmasını istiyor.
Onun satırlarını okurken insanın doğduğu ve büyüdüğü yerlere duyduğu bağlılığın yıllar geçse de nasıl devam ettiğini anlıyorsunuz.
Edebiyatla geçen bir ömür
Gönül Hanım, Antakya Lisesi'ni 1956 yılında bitirmiş. Ardından Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde Türkoloji öğrenimi görmüş ve 1962'de mezun olmuş.
Cumhuriyet'in bilim ve kültür yaşamında önemli yeri bulunan bu köklü kurumda Türk dili ve edebiyatı üzerine eğitim almış. İlk öğretmenlik görevine de mezun olduğu Antakya Lisesi'nde başlamış. Daha sonra Kırıkhan Ortaokulu, Erzurum Yapı Sanat Okulu, Ankara İmam Hatip Okulu ve Keçiören Lisesi'nde görev yapmış. Meslek hayatının en uzun dönemi ise 1974'ten emekli olduğu 1999 yılına kadar çalıştığı Ankara Çankaya Lisesi'nde geçmiş.
Yaklaşık kırk yıl boyunca farklı kuşaklardan öğrenciler yetiştirmiş. Onlara Türkçeyi, edebiyatı, kitapları sevdirmeye çalışmış. Düşünmelerini, araştırmalarını, soru sormalarını ve kendilerini özgürce ifade etmelerini önemsemiş.
Hatıratında öğretmenlik yaşamına geniş yer ayırıyor. Öğrencileriyle birlikte yaptığı kültür ve sanat çalışmalarını, kitaplar üzerine konuşmalarını, onları müzelere ve tiyatroya götürme çabalarını anlatıyor. Okulun çocuklara ders kitaplarından daha fazlasını kazandırması gerektiğine inanıyor.
Kendisine öğretmenlik yıllarından unutamadığı bir öğrenci hatırasını sordum. Keçiören Lisesi'nde yaşadığı bir olayı anlattı.
Okul yeni açılmış, sınıflar kalabalık. Seksen kişilik bir sınıfta ders anlatmak kolay değil. Öğrenciler çok zeki, espri yapmayı ve yaramazlık etmeyi seviyorlar. Bir gün sınıfın gürültüsünden iyice yorulmuş. Çocuklara ne kadar yorulduğunu, eve gittiğinde konuşacak hâlinin kalmadığını söylemiş.
Tam o sırada arka sıralardan bir öğrencisi seslenmiş:
“Hocam, aile saadetinize bize borçlusunuz.”
Gönül Hanım kendisini gülmekten alamamış. Ders de o gün gülüşmeler arasında kaynamış.
Hatırasını anlatırken, “Bu tatlı çocuklarımı nasıl unuturum?” diyor.
Bir öğretmenin öğrencileriyle kurduğu ilişkiyi bazen tek bir olay ne güzel anlatıyor. Aradan bunca yıl geçmiş, o öğrencinin adını hatırlamıyor ama söylediği sözü ve birlikte güldükleri günü unutmamış.
Öğrencileri arasında ressamlar, hekimler, milletvekilliği yapmış kişiler ve çeşitli mesleklerde önemli görevler üstlenen insanlar olduğunu söylüyor. Ancak adlarını vermek istemiyor. Onların başarılarıyla gurur duyduğunu belirtmekle yetiniyor.
Bence bu da güzel bir öğretmen tavrı. Yetiştirdiği öğrencileri unvanlarıyla sıralamaktan çok, hepsini sevgiyle hatırlamayı tercih ediyor.
Meslek yaşamı boyunca eğitimde yanlış bulduğu uygulamalar karşısında düşüncelerini açıklamaktan çekinmemiş. Bu tutumu zaman zaman güçlüklerle karşılaşmasına yol açmış. Yaşam notlarında bu dönemlere geniş yer ayırıyor. Fakat bunca yılın ardından geriye dönüp baktığında söyledikleri kısa ve kesin:
“Korkmadım. Pişman değilim.”
Kendi doğrularına bağlı kalmış bir öğretmenin yıllar sonra kurduğu bu iki cümle, kişiliği hakkında çok şey anlatıyor.
Nevzat Eren'le ortak bir yaşam
Gönül Hanım'ın yaşamında eşi Prof. Dr. Nevzat Eren'in ayrı bir yeri var.
Nevzat Eren, Türkiye'de toplum hekimliği ve halk sağlığı alanında önemli çalışmalar yapmış bir bilim insanı. Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmış, Ankara Tabip Odası Başkanlığı görevini üstlenmiş, sağlık hizmetlerinin toplumun her kesimine ulaşması için çalışmış, çok sayıda bilimsel eser vermiş.
Gönül Hanım'a Nevzat Bey'in özellikle hangi özelliğinin hatırlanmasını istediğini sordum.
Yanıtı onun hekimlik anlayışını çok güzel anlatıyordu. Nevzat Bey, doktorların yalnızca hastalanan insanları tedavi etmesiyle yetinmemeleri, toplumun hastalanmasını önlemek için de çalışmaları gerektiğine inanıyormuş.
1965'te Erzurum'da bulundukları sırada Prof. Dr. Nusret Fişek'in öncülüğünde yürütülen sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi çalışmalarını yakından takip etmişler. Genç doktorların köylere giderek halkın yanında görev yapmalarından büyük mutluluk duyuyormuş. Gönül Hanım onun sevincini hâlâ hatırlıyor.
Nevzat Bey'in Çubuk Sağlık Araştırma Bölgesinin kurulmasına katkılarından, bilimsel yayınlarından ve halk sağlığına verdiği emekten de söz etti.
Gönül ve Nevzat Eren'in ortak yaşamında eğitim, bilim, kültür ve toplumsal sorumluluk önemli yer tutmuş. Çocukları Alpagut ve Gizem'i yetiştirmişler. Bir süre Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşamışlar.
Gönül Hanım, New Orleans günlerini anlatırken çocuklarının yeni okullarına ve İngilizceye alışmalarını, ailece çıktıkları gezileri, karşılaştıkları insanları ayrıntılarıyla hatırlıyor. Kızı Gizem'in bir gün arkadaşıyla İngilizce konuştuğunu duyduğunda yaşadığı sevinç bugün bile anlatmaya değer bulduğu hatıralarından.
Amerika'da gördüğü eğitim uygulamalarını da ilgiyle incelemiş. Çocukların araştırmaya ve düşünmeye yöneltilmesini önemsemiş. Türkiye'ye döndükten sonra kendi öğrencileri için de benzer çalışmalar yapmaya gayret etmiş.
Nevzat Bey'in bilimsel mücadelesini yakından izlemiş ve desteklemiş. Eşinin vefatının ardından onun anısını, eserlerini ve bilimsel çalışmalarını yaşatmak için de emek vermiş. Nevzat Eren adına düzenlenen halk sağlığı sempozyumları bugün de devam ediyor.
Gönül Hanım'ın eşinin isteğiyle hazırladığı anı kitabında, birlikte yaşadıkları yılları ve Nevzat Bey'in çalışmalarını anlatması, onun bilimsel ve insani mirasına gösterdiği bağlılığın değerli bir örneği.
Alpagut Eren'in hatırası
Gönül Hanım'la tanışmamıza vesile olan o gitarın sahibi, oğlu Alpagut Eren'in de kendine özgü, çok yönlü bir yaşamı var.
1963 yılında Antakya'da doğmuş. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesinde okumuş, peyzaj mimarlığı alanında yüksek lisans yapmış. Türkiye'de ve yurt dışında, özellikle Rusya'da ve Amerika'da mimarlık çalışmaları yürütmüş.
Fakat Alpagut'un ilgisi mimarlıkla sınırlı kalmamış. Şiir yazmış, resim ve karikatür çizmiş, gitar çalmış, müzikle ilgilenmiş, tiyatroda ve televizyonda çalışmış.
1987 yılında Duvara Astığım Pencere adlı şiir kitabını yayımlamış. Aynı yıllarda Levent Kırca'nın ekibine katılmış. Bir dönemin çok sevilen mizah programı Olacak O Kadar için metinler yazmış, oyunculuk yapmış. Levent Kırca Tiyatrosunda da çeşitli görevler üstlenmiş. Mimarlıkla sanat arasında gidip gelen üretken bir yaşam sürmüş.
2019 yılında verdiği bir söyleşide, gençlik yıllarında Levent Kırca'nın metin yazarı aradığını öğrendiğini ve böylece tiyatroyla tanıştığını anlatmış. İlk kez sahneye çıktığında duyduğu heyecanı yıllar sonra bile unutmamış.
Bir annenin böylesine farklı alanlarda üretmiş evladıyla gurur duyması ne kadar doğal. Gönül Hanım'ın oğlunun ardından sakladığı gitarı ve kitapları güvenle emanet etmek istemesinde de bu sevginin inceliği var.
Onun gitarıyla başlayan tanışmamızın, yıllar sonra birlikte müzik yaptığımız o güzel akşama vesile olması benim için ayrıca anlamlı. Alpagut Eren'i, yaptığı çalışmalarla ve ardında bıraktığı güzel hatıralarla saygıyla anıyorum.
Harput'tan bugüne uzanan edebiyat mirası
Gönül Hanım'ın aile geçmişinde edebiyatın ayrıca önemli bir yeri var.
On dokuzuncu yüzyıl divan şairlerinden Rahmî-i Harputî, babaannesinin dedesi. Gönül Hanım çocukluğunda babasının kendisine eski yazılı divanı gösterdiğini hatırlıyor. Babası şairin gazellerini okuyor, anlamlarını açıklıyormuş. O yaşlarda eski yazıyı bilmediği için pek anlayamasa da babasının anlattıkları hafızasında kalmış.
Türkoloji öğrenimini tamamlayıp edebiyat öğretmeni olduktan sonra bu divanı araştırmak istemiş. Yıllarca aramış, bulamamış. Sonunda kardeşinin kitapları arasında aileden kalan elyazması esere ulaşmış. Ancak eski yazıyla hazırlanmış bu metni çözmek ve yayıma hazırlamak kolay değil.
Önce Türk edebiyatı alanındaki öğretmenlerinden yardım istemiş. Ardından Halil Erdoğan Cengiz'le tanışmış. Cengiz'in divan edebiyatına ilişkin çalışmalarını bildiğinden, elindeki eseri kendisine anlatmış. O da ilgilenmiş ve birlikte çalışmaya başlamışlar.
Gönül Hanım'ın ifadesiyle, okuyamadığı yerleri Halil Erdoğan Cengiz tamamlamış, pek çok açıklamayı da o hazırlamış. Böylece yıllar önce babasının kendisine gösterdiği divan, yayımlanabilecek bir metin hâline gelmiş.
1989 yılında çalışmalarına hız vermişler. Ne yazık ki Halil Erdoğan Cengiz 1993 yılında vefat etmiş ve emek verdiği kitabın basıldığını görememiş.
Rahmî-i Harputî Divanı, 1996 yılında Kültür Bakanlığı tarafından Ankara'da yayımlanmış. Hazırlayanlar arasında Gönül Hatay Eren ile Halil Erdoğan Cengiz'in adları bulunuyor.
Bu hikâyeyi özellikle sevdim. Çocukken babasının elinde gördüğü bir kitap, yıllar sonra kendi emeğiyle okurlara ulaşmış. Aileden kalan bir edebiyat mirasına sahip çıkmanın bundan daha güzel bir örneği olabilir mi?
Bir Cumhuriyet kadını
Gönül Hanım'ı dinlerken en çok etkilendiğim konulardan biri, Atatürk'e ve Cumhuriyet'e duyduğu bağlılıktı.
Bu sevgiyi yalnızca sözlerinden anlamıyorsunuz. Aile hayatına, aldığı eğitime, öğretmenliğine, düşüncelerine ve yaşamı boyunca yaptığı tercihlere bakınca da görüyorsunuz.
Kendisine Atatürk ve Cumhuriyet sevgisinin yaşamındaki yerini sorduğumda, kırk yıl boyunca öğrencilerine Atatürk'ü, Cumhuriyet'i ve vatan sevgisini anlatmaya çalıştığını söyledi.
Yanıtında özellikle üzerinde durduğu bir düşünce vardı. Atatürk'ü sevmenin yeterli olmadığını, onun eserlerini incelemek, düşüncelerini öğrenmek ve anlamak gerektiğini anlatıyordu. Atatürk'ün eğitime, gençlere, kadın haklarına, bilime ve çağdaşlaşmaya verdiği önemi hatırlatıyordu.
Gönül Hanım, Cumhuriyet'i kendisine sunulmuş büyük bir kazanım olarak görüyor. Ona duyduğu minnettarlığın gelecek kuşaklarda da yaşamasını istiyor.
Bu sözleri söylerken sesindeki kararlılığı unutamam.
Bir Cumhuriyet öğretmeninin kızı olarak yetişmiş, Cumhuriyet'in eğitim kurumlarında okumuş, üniversite öğrenimi görmüş, kendi mesleğini seçmiş ve yaklaşık kırk yıl öğretmenlik yapmış. Çocuklarını yetiştirmiş, edebiyatla, bilimle ve sanatla bağını korumuş. Kendi düşüncelerini açıkça ifade etmekten çekinmemiş.
Geriye dönüp baktığında en çok neyle gurur duyduğunu sordum. Kimseye boyun eğmediğini, yanlış bulduğu uygulamalar karşısında susmadığını, gerektiğinde konuştuğunu ve yazdığını anlattı.

Gençlere, özellikle genç kadınlara ne söylemek istediğini sorduğumda da yine aynı kararlılıkla yanıt verdi:
“Gençlere de cesur olmalarını, meslek yaşamlarında kendilerini ezdirmemelerini öneririm. Özellikle kadınların cesur olmalarını öneriyorum.”
Seksen dokuz yıllık bir yaşamın ardından gelen bu sözler, Gönül Hanım'ın kişiliğini tanımak bakımından ayrıca değerli.
Bir akşamdan geriye kalanlar
Şimdi yeniden Gönül Hanım'ın evindeki o güzel akşama dönüyorum.
Penceresinden bahçesi görünen, duvarlarında resimler, odalarında yılların hatıraları bulunan o sıcak evde ne çok şey konuştuk. Çocukluktan öğretmenlik yıllarına, aile hatıralarından kitaplara, müzikten Cumhuriyet'e kadar uzanan bir sohbetti.
Gönül Hanım'ın güzel Türkçesi, sözcüklerini seçerken gösterdiği özen, hafızası, zarafeti ve konukseverliği hepimizi etkiledi. Kendi elleriyle ördüğü renkli şalını gösterirken duyduğu sevinç, öğrencisinin yıllar önce yaptığı şakayı anlatırken gülümsemesi, babasından söz ederken gösterdiği sevgi, Atatürk'ü anlatırken sesindeki kararlılık... Hepsi o akşamdan hafızamda kalan güzel ayrıntılar.
Ziyaretimizden sonra kendisine birkaç soru daha gönderdim. Hiç üşenmeden, yanıtlarını kendi el yazısıyla hazırlayıp bana iletti. Sayfaları okurken sohbetimizin devam ettiğini hissettim. Hele öğrencileriyle ilgili hatırasının sonunda yazdığı “Bu tatlı çocuklarımı nasıl unuturum?” cümlesini okuduğumda yüzündeki gülümsemeyi yeniden hatırladım.
Gönül Hanım'ın yaşamı bana bir kez daha, öğretmenliğin insan hayatında ne kadar önemli bir yer tuttuğunu düşündürdü. Aradan yıllar geçiyor, okullar değişiyor, öğrenciler büyüyor, herkes başka yerlere gidiyor. Fakat iyi bir öğretmenden öğrenilenler ve onunla yaşanan güzel hatıralar kolay kolay unutulmuyor.

Şükran ve Hasan Pekmezci hocalarımıza, Fatma Tuna'ya ve Seda'ya bu güzel birliktelik için; Gönül Hanım'a ise bizi evinde ağırladığı, yaşamından anıları ve aile hatıralarını bizimle paylaştığı için gönülden teşekkür ediyorum.
O akşam anılar heybemize güzel bir gün daha ekledik.

Ve ben, Gönül Hatay Eren'i tanımanın mutluluğuyla, Cumhuriyet'in yetiştirdiği değerli bir edebiyat öğretmeninin hikâyesini sizlerle paylaşmak istedim.




